BİR YAŞANTININ DERİNLİĞİ: ÖLÜM TANIMI

Büyük bir ağırlık hissettirir vücuda bu kelime, zihnin düşünce izlerinin ardı arkası kesilmeyen düğümlerinin her parçasının nedenidir bu kelime. Düşünceler arasında kaybolursun bazen bu kelimeyi ararken bazen de kayboluşluğunun düşüncesinin resmini getirir gözlerinin önüne. Gelecek ile geçmiş arasında kurulan köprünün izlerini taşır. Bazen geçmişin getirdiği umutsuzluk ve pişmanlıkların arasında kaybolup gider, yaşamayı diler, bazen de geleceğinin belirsizliğini içine hapsederek suskunluğa gömer, yok olmayı diler. Geçmiş ile gelecek işte bu yüzden tek benzerliklerini korur kendi arasında. O benzerlik bu kelimenin ağırlığını her iki tarafta da derinliğiyle hissettirir: Ölüm. 

Sana göre ölümün tanımı nedir? Mesela ölümün tanımı onlarca yazar, sayısız şair ve birçok insan tarafından farklı olarak dile getirilir. Bir yazara sorsan ölümü, romanın karakterlerinin duygularını anlatır sana. Bir şaire sorsan bu tanımı, dizelerini bırakır gözler önüne, her bir kelimenin dizeler arasında kayboluşluğu ile açıklar sana bunu. Bir aşığa sorsan bu tanımı, gözlerinde hayal kırıklıklarının verdiği ışığı gösterir sana. Suskunluğu aslında onun ölümünün çoktan gerçekleştiğinin bir kanıtıdır. Belki umudu ölümle kavuşmuştur belki de sevgisi onun en büyük ölümü olmuştur. Bir yaşlıya sorsan ölüm tanımını dudaklarına yayılan tebessüm ile gözlerine yerleşen ifadenin zıtlığını görürsün. Bunun anlamı ise ölümün ona ne kadar yakın olduğunun resmidir. 

Bazen ise ölüm tanımı nasıl açıklanacağı belirsiz bir tonlama ile karşılık verir. Mesela bir çocuğa sorsan ölümü, cevapların asılı kaldığını, söylenecek onlarca şey varken karşılık bulduğu sadece koca bir suskunluk ile sınırlı olduğunu görürsün. Çünkü ölüm ona sonu belli olmayan uzun bir yoldan farksız gelir. Başlangıçlar vardır onun için. Yeni ve uzun başlangıçlar… Cevaplanması  gereken bir tanım bazen koca bir cevapsızlık ile sınırlı kalabilir mi? 

Zihin ile kalpte varlığını defalarca kez hatırlatan ölüm zıtlıkların bir tablosu, gelecek ile geçmiş arasında uzun bir köprüdür.

Ölüm tanımı birçok yolla aktarılmıştır zihinlere. Bazen kimisi için bir kurtuluş yolu olarak görülmüş kimisi için de en büyük korkunun sebebi olarak dile getirilmiştir. Cahit Sıtkı bir şiirinin dizelerinde ölüm tanımını şöyle dile getirmiştir;
“Şaşırdım kaldım nasıl atsam adım;
Gün kasvet gece kasvet.
Bulutlar, sisler içinde bunaldım;
Gök mavisine hasret.
Kalmadı ümidin soluk ve cılız
Işığında bereket.
Ve ölüm, kapımda kişner, sabırsız
Bir at oldu nihayet.”

Bazı yazarlar ise bu tanımın yazılarında hayat bulmasını sağlamıştır. Bu yazarlar arasından etkileyici üslubu ve dönemin ilk modernist Türk yazarları arasında yerini alan Yusuf Atılgan ölüm tanımını şu şekilde açıklamıştır;
“Yorumlar, nedenler önemsizdi; kesin değildi. Önemli olan insanın edimleriydi. Değişmez tek bir kesinlik vardı insan için: Ölüm.”

Ölüm kadar korkulacak başka bir düşünce de ölüm korkusudur aslında. Bu korku her anda vardır insan için. Her anın içinde kendine bir yer edinir ve kendini hatırlatmaktan vazgeçmez. Bu gerçekliğin düşüncesi yaşantının en büyük derinliğindedir. Ölüm korkusunun düşüncesi bazen zorundalıklarla bile elde edilebilir. Ölüm korkusunun en biçimli tanımını Victor Hugo, ‘Bir İdam Mahkûmunun Son Günü’ adlı kitabında başkarakterimizin düşünceleri arasında gezinirken vermiştir;
“Ölüm kararı verilene kadar soluk aldığımı, hareket ettiğimi, diğer insanlarla aynı ortamda yaşadığımı hissetmiştim; şimdi dünyayla benim aramda bir sınır olduğunu kesin bir şekilde kavrıyordum. Bu ışıklı geniş pencereler, bu güzel güneş, bu mavi gökyüzü, bu güzel çiçek artık bir kefenin rengi gibi beyaz ve solgundu.”
Bu cümleler ölüm korkusunun getirdiği çaresizliğin birer esiriydi başkarakterimizin dünyasında. Ölüm korkusu kişinin dünyasında rengârenk olan her bir güzelliğin karanlığa gömülerek kaybolmasının sonucudur.

Ölüm derinlikler içerisinde kendi varlığını koruyan bir tanımdır. Bu tanım farklı dünyalarda onlarca tanım ile ifade edilir. Kimi zaman kurtuluşun çığlığını, suskunluk içerisindeki çağrışımları yansıtır kimi zaman da düşüncelerde saf korkunun tek tanımıdır. Nedir bu derinliğin tanımı? Bazı anlar içerisinde kaybolup varlığını hissedebilmek mi, yoksa varlığını yok sayıp anlar içerisinde sonsuzluğa tutunmak mı? 

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.