BİR DAMLA SUDA BOĞULAN KARINCALAR GİBİYİZ

Zaman herşeyin ilacıydı. Fakat zaman ilerledikçe başımız beledan kurtulmaz oldu. Yaklaşık olarak son on yıldır eşi benzeri görülmemiş felaketlerle mücadele ediyoruz. Kuş giribi, domuz gribi, korona, çekirge istilası, yangınlar, zelzeleler, depremler, seller, tusunamiler. Ve şimdi üçüncü dünya savaşı ve arkasından nükleer savaş çıkma ihtimali var. Virüsten kurtulmayı dört gözle beklerken savaş alarmı başladı. Oysa ki bizler tarih kitaplarından veya romanlardan okuyup, savaş filmleri izleyip geçmişte kaldığını düşünmüştük. Çıkmayacağının garantisi var mıydı ki? Günümüzde ülkelerin içinde yaşadığı durumu şöyle özetleyebiliriz.

“Normalde iki kişi anlaşmalığa düştüğünde bazen yumruk kavgasına girerler. Kişi diğerinin üstesinden gelemeyeceğini gördüğünde ona karşı bir bıçak alır. Diğeri onun bıçağı olduğunu gördüğünde tabancayı alır ve diğeri tabancayı gördüğünde tüfek alır. Ta ki diğeri makineli tüfek alana kadar. Eğer kişi bir makineli tüfeğe sahipse diğeri de bir tank alır. Ancak birinin bir sopa alıp bununla vurmak istediğini, diğerinin sopayı alanla savaşmak için bir tank aldığını hiç duymadık”.

İnsanlığın bencilliğinin tavan yaptığı dönemde; yaşadığımız acılar, insanın sadece kendisini düşünmesi ve hiçliğinden başka bir şey değildir. Tüm insanlar kendileri için olan alma arzularını kökünden söküp atarak yok etmeye karar verseler ve tek arzuları başkalarına ihsan etmek olsaydı, dünyadaki tüm endişelerin ve tehlikelerin varlığı sona ererdi. Herkes için sağlıklı bir yaşam garanti olurdu. Hepimiz bizi düşünen ve ihtiyaçlarımızı karşılamaya hazır bir dünyaya sahip olurduk.

Bizler sadece kendimiz için alma arzusuna sahibiz, kaçamadığımız tüm endişelerin, ıstırabın, savaşların ve katliamların kaynağı budur. Dünyadaki tüm acılar, bedenimizin kötülüğünü hükümsüz kılmayı sağlamak ve insan olmanın tam formunu kazanmak içindir.

Doğa insanlığa atom ve hidrojen bombası icat edecek teknolojiyi verdi. Eğer insanlara dünyaya getirdikleri yıkım yeterli gelmediyse, o zaman üçüncü hatta dördüncü dünya savaşını bekleyebilirler. Bombalar atıldıktan sonra insanların hem birey, hem de ulus olarak yaşayabilmeleri için, diğerlerinin iyiliği için çalışmaktan başka bir şansları kalmayacak. Çok önceden başarmamız gereken görevimizi iş işten geçtikten sonra yapmaya gönüllü olacağız. Tabi ki halen yaşayan birileri kalırsa.

Oysa ki gerçek savaş, tüm acıların kaynağı olan insanın bencil arzularına karşı olmalıydı. Üstelik bu savaşta güçlü bir karaktere sahip, bir adım bile geri çekilmemeye kararlı, birinci sınıf savaşçı olmak gerekiyor. Kanlarının son damlasına kadar bencillikleriyle savaş ve tek arzuları kendileriyle olan savaşı kazanmak olmalı. Çünkü egomuz o kadar güçlü ki, elbette bununla yapılan savaşta güçlü olmalı.

Savaşın kazananı olmaz denir. İnsanın kendisiyle yaptığı bu savaşı kazanması da pek mümkün değil. Çünkü insanın doğuştan getirdiği özelliği bencildir. Mayamızı değiştiremeyiz. Öyleyse en başından kazanamayağımızı bildiğimiz savaşa niye girelim ki? Aslında bu savaş bencilliğimizle değil, onu aşmak için verilen mücadeleden bahseder. Öncelikle kendimizle olan bu savaşı başlatabilmemiz için hastalığımızın ne olduğunu bilmemiz gerekir.

İnsan hastalığına teşhis konulsun diye doktora gider. Teşhis konulduktan sonra tedavi olma şansı vardır. Hastalığın nedenini bilmeden iyileşmek imkansızdır. Bizim tek yapmamız gereken, başkalarına acı ve göz yaşları getiren gerçek hastalığımıza teşhis koymak. Bencil, egoist doğamızı fark etmek. Tedavisi de onu aşmak aslında iyiliğe dönüştürmek. İkinci bir doğa kazanmak.

Büyümenin başlangıcında meyve acı tat verdiğinde bu meyvenin bir eksikliği olarak kabul edilmez. Hepimiz nedenini biliriz. Meyve henüz gelişimini tamamlamamıştır. Herhangi bir elementi kötü ve zararlı olarak göründüğünde ise bu, sadece o elementin kendini ifadesidir. Hala geçiş ve gelişim sürecindedir. Bu yüzden onun kötü olduğuna karar veremeyiz. Onun eksik olduğunu düşünmek doğru değildir. Gelişimini tamamladığı zaman çok kıymetli bir taşa ya da faydalı bir malzemeye dönüşür.

Düzgün işlemeyen tamire ihtiyacı olan bir makine gibi, insanın bozuk parçalarını çıkarıp iyi parçalarla değiştirebilir miyiz? Tabi ki imkansız. Ama bozuk parçalarımızı kendimiz tamir edeceğiz. İçimizdeki kötülük ve zararlı şeyleri iyi ve faydalı şeylere dönüştüreceğiz. Tıpkı ağaçta olgunlaşmayı bekleyen meyve gibi. Gelişimimizi ne kadar çabuk tamamlarsak, bozuk parçamızı ne kadar çabuk tamir edersek, o kadar çabuk olgunlaşacağız.

İnsanoğlu asırlardır savaşıyor. Savaşlar tarih öncesinde nüfus çok azken de vardı. Tarih sonrası da devam etti. Ülkeler arası, kıtalar arası yapıldı. Dünyanın alanı 510.072.000 km2. Ama bizler bir damla suda boğulan karıncalar gibiyiz. Gelişimimizi bir an evvel tamamlayıp bir damla suda boğulmak yerine, yüzmemiz için bizi bekleyen okyanusu keşfetmek için varız. İnsan olmaya başladığımızda önce patlayan volkanlar sönecek. Sonra kor ateşe dönüşecek. Daha sonra küllenecek. Küller rüzgarda savrulacak. Savrulan küller kanayan yaralara merhem olacak. Başka birisi senin gelişimini tamamlamak için var. Okyanusta yüzerken birlikte kürek çekmek için var. Eğer o yoksa sende yoksun, o varsa sende varsın.

yazar

Yazar: Hlhll

İNSANLIK BİRBİRİNE BAĞLI VE BAĞIMLIDIR

Blog OkurBlog Yazar

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.