Bir Anadolu Vasiyeti – Kısa Öykü

Yassı bir çınar ağacının yanında odundan ve taştan yapılmış küçük bahçeli bir evde yaşardık o zamanlar. Hergün kardeşimle beraber çitten etrafı örülmüş bahçemizde, üzüm asmasının altında oyunlar oynardık. Babam, her sabah ezandan önce kalkar, abdestini alır, camın kenarına oturur ve gökyüzüne bakarak sanki kendine cennetten bir yer ayırtmış gibi sevinç ve huzurla saba makamında okunan ezanı dinlerdi. Annem ise aynı vakitlerde uyanır, taş fırına ekmek hamurunu atardı. Her sabah 07.00’da kahvaltımızı yapardık ve kahvaltıdan sonra sofrayı toplar, işlerimize koyulurduk. Ben babamla küçük baş hayvanlarımızı gütmek için dağlara çıkardım, kardeşim annemin kasnak işlerine yardım ederdi. Bu şekilde geçimimizi sağlardık. En çok da okula gitmek isterdim fakat ailemin gücü bana kalem, defter almaya yetmeyeceği için sesimi çıkarmazdım. İçten içe büyüyünce babam gibi çoban olacağıma üzülüyordum.

Bir salı sabahı babam yanıma geldi, “Hadi kalk oğul. Bayrama az kaldı koyunlarımızı beslemeye gidelim,” diye seslendi. Yarım yamalak gözümü açtım. Yavaşça elimi tahta yer zeminin üzerinde gezdirerek gözlüğümü alıp taktım. Şöyle uzunca bir gerindim. Gün aşırı yer yatağında yatmaktan sırtlarıma bir yük binmiş gibi uyanıyordum artık. Kardeşimle benim odamda bir tane yatak olduğu için bir gün kardeşim bir gün ben yatakta yatabiliyorduk. Yer yatağını güzelce topladıktan sonra üzerimi değiştirip mutfağa gittim. Kahvaltı çoktan hazırdı. Evin her yerini yine mis gibi ekmek kokusu sarmıştı. Babam bana dönerek “Bugün yorucu bir gün olacak oğul. Kahvaltını yap da gidelim,” dedi. Hevesli görünmeye çalışarak babama gülümsedim ve kahvaltıya oturdum. Annem beni takdir edercesine saçımı okşadı. O da anlamıştı artık çobanlıktan sıkıldığımı ama bunu babama yansıtmadığım için benimle gurur duyuyor gibiydi.

Yine düştük dağların yoluna. Bir yanda koyunlar bir yanda siyah çoban köpeğimiz, “Gece”. Ellerimizde tahta sopalar. Babam bir yandan “aslan koyunlarım yiyin! Hadi kurban olduklarım!” diyerek koyunlarımızın beslenmesine manevi destek sağlıyor bir yandan da arada ağzıyla ıslık çalarak ortamı şenlendirmeye çalışıyordu. Ben sıkılmış bir vaziyette bir taşın üzerinde oturmuş uzaklara bakarak hayallere dalıyordum. Birden Gece’nin yanımdan hızlı bir şekilde babama doğru koşmasıyla irkildim. Babam kalbini tutmuş nefes almakta zorlanıyor gibiydi. Birden yere yığıldı. Etrafta kimseler yoktu. Ne yapacağımı bilemedim. Gece’ye, “Koş Gece koş! Çabuk yardım getir,” dedim. Gece, dili dışarıda bir hışımla koşarak köye doğru indi. Babamın boynunda asılı duran düdüğü alıp öttürmeye başladım. Fakat nafile. Aradan saatler geçti ne gelen vardı ne giden. Babam hiç tepki vermeden yerde öylece gözleri açık yatıyordu. Okuma yazma bilseydim belki babamı nasıl kurtaracağımı da bilebilirdim diye düşündüm kendi kendime. Akşam oldu. Ortada ne çoban kaldı ne de koyunlar. Hepsi ayrı ayrı yerlere dağıldılar. Gözlerimi ayırmadan babamı izliyordum. Omzuma bir el dokundu. Annem!

“Ana çabuk babam ölüyor,” dedim yerimden kalkıp. Annem bir babama baktı öylece, bir de bana. Sakince babamın yanına diz çöktü ve elini tuttu. “O artık cennetteki yerinde oğul” dedi babamın gözlerini eliyle kapatarak. Ağlayamadım o an. Gözlerimi yumdum ve o artık cennette huzurlu diye teselli ettim kendimi.

Cenaze Çarşamba günü öğlen namazına müteakip defnedilecekti köyümüzün mezarlığına. Önce selası verildi babamın, ardından mezarlığa götürdük. Dualar edildi. Ağıtlar yakıldı. Annem, kardeşim perişan oldular. Orada kendi kendime okuyup doktor olacağım, hem ailemi geçindireceğim hem de insanlara yardım edeceğim diye söz verdim.

Bir sene geçti babamın yokluğundan bu yana. Durumumuz iyice kötüye gidiyordu. Ekmek yapacak unumuz, evimizi ısıtacak odunumuz tükenmişti. Son çare dedemin evine gidip onların kuralları ile yaşamaktı. Pılımızı pırtımızı topladık. Gece’yi de komşuya verip dedemin köyüne gittik. Annem yaşlı gözlerle dedemin tahta kapısını tıklattı. Kapıyı annemin abi diye hitap bir adam açtı. İlk defa karşılaşmıştım dayımla. Annem o zaman anladı dedemin öldüğünü. Yıllar önce dedem annemi üç kuruşluk başlık parası için bir köy ağasının oğluna vermeye kalkınca annem babama kaçmış. O gün bu gündür ne dedem annemi görmüş ne de annem dedemi. Dayı diyordum şimdi hiç tanımadığım birine. Evde benim yaşımda bir oğlan çocuğu daha vardı. Annem ve dayım uzun uzadıya konuştular ve bir süre orada kalmamız için annem dayımı ikna etmeye çalıştı. Kulak misafiri oldum o an konuşmalarına.

“Ne olur abi, ne olur! Bu yavrucakların hatırına sadece bir yıl!”

“Ama Hatice! Biliyorsun. Bizim de durumumuz o kadar iç açıcı değil. Fadime gebe. Doyuracak üç boğaz daha var. Bir de siz eklenince… Bilemiyorum.” Dayım bir yandan kafasını kaşıyor, bir yandan da derin düşüncelerle yerdeki dokuma kilimin desenlerine bakıyordu.

“Söz veriyorum dikiş nakış yaparım eve ekmek getiririm. Yeter ki şu yavrucaklar dışarıda kalmasın. Bir tas çorba yaparım size, evi temizlerim. Fadimeye yardım ederim.”

“Hele bir Fadime ile konuşayım da bir çare bulunur elbet.” Dayım son sözünü söyledi ve masadan kalktı. O an annemin beni farkettiğini anladım. Yanına gidip yüzünü okşadım anacığımın.

“Merak etme ana. Ben okuyup size bakacağım.”

“Nasıl okuyacaksın oğul. Baksana meteliğe kurşun atıyoruz. Ahh ahh! Baban yaşasaydı da bu sıkıntıları çekmeseydik.”

“İş buldum ana. Köşedeki bakkal yanına çırak arıyormuş. Yarın gel başla dedi. Hem çalışırım hem okula giderim.”

“Aman oğul sen de dikkat et kendine. Bir sen kaldın dayanağımız. Ben çalışırım. Sen yeter ki oku.”

“Kardeşimle sana ben bakacağım ana. Üzülme bundan gayrı.”

Annem o beyaz, pamuk gibi elleriyle saçlarımı okşadı ve bana gülümsedi. O sırada Fadime yengem içeriden anneme seslendi. Annem bana hüzünlü bir bakış atarak Fadime yengemin yanına gitti.

“Gel otur şöyle Hatice. Sana diyeceklerim var.” Annem, Fadime yengemin yanındaki meşe ağacından yapılmış tabureye oturdu.

“Hasan ile konuştuk. Bir süre daha burada kalabilirsiniz. Biliyorsun ben de gebeyim. Yanımda bir yardımcım olursa değmeyin keyfime.”

“Öyle ya! Elimden her türlü iş gelir. Yemek, el işi, bulaşık, temizlik. Sen ne istersen.”

“He şöyle Hatice. Güzel dedin bak onu. Ne istersem yapacaksın o zaman. E madem öyle. Bundan böyle bana hanımım de.” Annem, yengemin söylediklerine şaşırıp kalmıştı ama seçecek başka bir seçeneği yoktu. Ya bir süre kabul edecek ya da bize sokaklarda bakmak zorunda kalacaktı. Yengemin tüm söylediklerini kabul etti o an. Artık hep beraber dedemin evinde yaşayacaktık.

Aradan aylar geçti. Annemin ağzı var dili yoktu. Her dediklerine boyun eğerek sırf bizim için katlanıyordu onlara. Büyüdükçe daha da farkında varıyordum durumun. Bize sanki köle gibi davranıyorlardı. Annemin yanına gittim.

“Ana söyleyeceklerim var sana.”

“Hele deyiver oğul. Görüyorsun iş yapıyorum.”

“Bizim odamıza gel de söyleyeceğim.” Bize sadece evin girişinde sağda bulunan küçük beyaz sıvalı odayı vermişlerdi. Annemle birlikte odaya girdik.

“Hadi oğul. Fadime yengen gelmeden de ne diyeceksen.” Annemin gözlerinin içine baktım ve gülümsedim. Dolabın arkasından beyaz ve mavi şeritleri olan mendilimi çıkardım.

“Bu nedir oğul?” Annem elimdeki mendile gözlerini dikmiş ne olduğunu merak ediyordu. Mendili annemin eline verdim “artık burada kalmamıza gerek yok ana” dedim. Annem mendili açınca gözleri de fal taşı gibi açılmıştı. Sevineceğini düşünerek anneme sarılmak istedim. Bana baktı ve bir tokat attı.

“Nereden çaldın bu kadar parayı?”

“Ben çalmadım ana. Ben hırsız değilim.”

“Neyin nesi o zaman bunlar? Ben size böyle mi öğrettim? Ne günah işledim de bunlar geldi başıma Allah’ım? Yemedim yedirdim içmedim içirdim. Sizin için didinip duruyorum.” Annem hem ağlıyor hem feryat figan yakınıyordu. Annemin beni o şekilde bilmeden yargılaması çok gücüme gitmişti ama bunu kanıtlayacaktım.

“Ana dur! Ben çalmadım diyorum. Çalıştım da kazandım.”

“Nerede çalıştın? Bu yaşta sana kim iş verdi de kazandın bu parayı?”

“Hani sana demiştim ya köşedeki bakkal çırak arıyormuş diye. Kızarsın diye sana söyleyemedim. Haftasonları orada çalıştım. Haftaiçi de okuldan sonra bir çobana yardım ettim. İstersen sorabilirsin ana. Ben hırsız değilim. Çalıştım kazandım.” Annem, yanıma geldi ve bana sarıldı. “Neden söylemedin bana? Özür dilerim sözlerim için oğul. Keşke bilmeden söylemeseydim sana bu sözleri. Yanağın acıyor mu?”

“Yok anacığım merak etme sen. Acımıyor. Senin vurduğun yerde gül biter. Sen istemezsin çalışmamı diye söylemedim ana. Hem sürpriz yapmak istedim sana.”

“Bir süre sonra buradan gideceğiz. Ben çalışıp size bakarım. Siz yeter ki okuyun.”

“Tamam anacığım.”

Dedemin evinde tam bir yıl geçirdikten sonra oradan taşınma kararı almıştık artık. Nereye taşınacağımız konusunda bir fikrimiz yoktu. Eşyalarımızı topladık ve oradan ayrıldık. Annem bir arkadaşından İstanbul’da çok fazla iş bulacağını öğrenmişti ve biz de İstanbul’a doğru yola çıktık. Ne yer biliriz ne iz. Otobüse atladık ve kendimizi koskocaman, kalabalık bir şehrin içine bırakıverdik. Topladığımız paralarda kendimize eşyalı bir daire kiraladık. Eski evimiz gibi bahçeli olmasa da başımızı sokabileceğimiz sıcak bir yuvaydı. Annem vakit kaybetmeden beni ve kardeşimi okula yazdırdı. Önce bir sınava soktular beni. Sınavı geçersem kaybettiğim seneler silinecekmiş. Yaşıtlarımla okuluma devam edecekmişim. Heyecanla bekledim sonuçlarını. Sonunda sınavı geçtiğimin haberini verdi öğretmenim. Okullar başladı. Çok çalışkan bir öğrenciydim. Arkadaşlarım da vardı ama şivemle dalga geçiyorlardı sürekli.

Yıllar yılları kovaladı. Artık üniversite sınavlarına hazırlanıyordum. Annem ise canla başla bizi okutmak için senelerdir temizlik işlerine gidiyordu. Tam bir Anadolu kadınıydı annem. Elinden her iş gelen, çocuklarını okutmak için çalışıp didinen, hem baba hem anne olan kadındı benim annem.

Sınav günü geldi çattı. Annem, kardeşim ve ben sınava gireceğim okula gittik. Annemin elinde Kur’an-ı Kerim hiç eksik olmazdı. Açtı ve ben sınavdan çıkana kadar okumaya devam etmişti. Koşa koşa annemlerin yanına gittim.

“Anaaa anaa! Başardım!” Koşarak annemle kardeşime sarıldım.

“Nereden biliyorsun oğul? Sonuçları söylediler mi?”

“Yok ana bilmiyorum. Ama hepsini yaptım. Hep çalıştıklarım çıktı.”

“Ohh çok şükür.” Annem kocaman bir iç çekmişti.

“Tebrikler abicim.”

“Darısı başına Gül. Artık sıra sana geliyor.” Bir abi olarak görevlerimden biri de kardeşimin dersleriyle ilgilenmekti.

“Ben de başaracağım abi.” Kardeşime gülümsedim ve evimizin yolunu tuttuk.

Sonuçlar postacı aracılığıyla evimizin adresine geldi. Artık ben de bir doktor adayıydım. Sevinçle gelen postayı okudum anneme. Annem o akşam en sevdiğimiz yemekleri yaptı kardeşim ile bana. İlk defa annemin zor günlerimiz için biriktirdiği paradan pasta almıştık. Bir kaç yakın komşumuzu da çağırıp birlikte yedik içtik. Unutulmaz ve anlamı olan bir kutlamaydı benim için. O gece mutluluktan uyuyamamıştım. Çok çalışacağım ve insanlara yardım edeceğim diye söz verdim o gece kendime. Keşke babam da olsaydı da bu günlerimizi görebilseydi diye düşünerek uykuya daldım.

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.