Bilge Nur Saltık: Geleneksel Zanaatı Yeni Malzemelerle Buluşturan Endüstriyel Ürün Tasarımcısı

İstanbul Tasarım Bienali’nin 2019’dan bu yana sürdürdüğü Tasarım Sohbetleri, tasarım ve mimarlığa temas eden birçok farklı alanda çalışan isimlerle yapılan röportajlara yer verdi. Bu kapsamda yeni konuğumuz; çalışmalarında eski/yeni gibi ikilikleri sorgulayan, geleneksel zanaatı yeni malzemelerle buluşturan endüstriyel ürün tasarımcısı Bilge Nur Saltık.

Röportaj: Berk İlhan


Sevgili Nur, öncelikle konuğumuz olduğun için çok teşekkürler, bizi çok mutlu ettin. Seninle Paşabahçe’nin Omnia 2017 koleksiyonu lansmanında İstanbul’da tanışmıştık, o zamandan beri de sıkı takipçinim. Bana çok ilham veren, severek takip ettiğim bir tasarımcısın. Yalnızca tasarımlarını değil, tasarımı aşkla yapmanı, projelerindeki keşif süreçlerini, merakını, markanı her geçen gün daha da değerli hâle getirmeni çok ilham verici buluyorum. O yüzden seni biraz konuşturmak istiyorum.

2013’te Londra’da Royal College of Art’ın (RCA) Ürün Tasarımı Programı’nda yüksek lisansını tamamladın. Dünyanın en iyi tasarım okullarından biri kabul edilen bu okuldan mezun olduktan sonra Nur’da nasıl farklılıklar oldu? Hem tasarım anlamında hem de kişisel anlamda soruyorum.

Türkiye’de Endüstri Ürünleri Tasarımı ve Grafik Tasarım eğitimi aldım. Bir süre çalıştıktan sonra kendimi geliştirmek için yüksek lisans yapmaya karar verdim. İyi ki de yapmışım, konfor alanımdan uzaklaşmamı ve kabuğumu kırmamı sağladı. Okul tasarıma bakış açımı değiştirdi, daha iyi bir gözlemci oldum diyebilirim. Aklımdaki fikri hayata geçirmem için ihtiyacım olan zanaat yeteneklerini bana kazandırdı ve yeni alışkanlıklar edindirdi. RCA’e gitmek hayatımda aldığım en iyi kararlardan biriydi. Okul aynı zamanda beni küresel tasarım ağına tanıttı.

Okuduğum iki senenin ilk altı ayında RCA’deki eğitim kültürüne alışmakta zorlandım. Türkiye’de puanlar ve sürekli birini geçme üzerine kurulu sisteme aşina olduğum için RCA’deki notsuz, puansız, proje başarısı üzerine kurulu düzene alışamadım. Başarı ölçütü değişken olunca yarış atı benliğimiz şaşıp kalıyor doğrusu.

Bence Londra’ya giden Nur ile Londra’dan dönen Nur arasında çok büyük farklar var. Bu süre içinde tasarımcı olarak kalemimin gücünü, tasarladığım objelerin insan hayatındaki yerini keşfetme fırsatım oldu. Endüstri ürünleri tasarımının büyük ölçekteki üretimlerine ek olarak daha küçük ölçekli üretimleri anlamaya ve değerlendirmeye başladım. Projeleri hayata geçirmeye dair sonsuz bir enerji geldi. Mezun olduğumda kendi işimi yapmaya, bu çaba çemberine girmeye tamamen hazırdım.

Biraz Studio Bilge Nur Saltık’tan bahsedebilir misin? Stüdyoyu kurarken neler düşünüyordun? O zaman nerede yaşıyordun, nerelerde yaşadın, şimdi neredesin? 

Kendi stüdyomu mezun olmadan kurmaya karar vermiştim. Mezuniyetimin ardından da Studio Bilge Nur Saltık olarak faaliyetlere başladım. Mezuniyet sergisinde tasarımlarıma ciddi bir ilgi olduğunu gördüm. Okulda bir yarışmanın parçası olarak bir iş planı yazmıştım. Tabii biraz naif bir planmış, ama yine de hızlı bir başlangıç yapmama yardımcı oldu.

Studio Bilge Nur Saltık Londra’da başladı, oturma iznim suyunu çekince İstanbul’a döndüm. Çok uzun süre sürekli seyahatle geçti, İngiltere, Amerika ve İstanbul arasında gidip geldim. Daha sonra eşimle Amerika’nın fırsatlarını değerlendirmeye karar verdik. 5 senelik git-gelin ardından iki senedir Amerika’da, Detroit şehrinde yaşıyorum.

Seninle İstanbul’da tanışmamızdan kısa süre sonra New York’ta Cooper Hewitt Müzesi’ni gezerken Share.Food projeni görmüştüm. New York’un en önemli tasarım müzelerinden birinde senin tasarımlarınla karşılaşmak benim için çok güzel bir sürpriz olmuştu. Bu projenden bahsedebilir misin? Hikâyesi nedir ve nasıl Cooper Hewitt’e uzandı?

Share.Food koleksiyonunu Londra’da yaşarken tasarlamıştım. O kadar farklı kültürün bir araya geldiği kozmopolit şehirlerde görgü kuralları, özellikle yemek masası etrafındaki iletişim her zaman dikkatimi çekmişti. Biz çok paylaşımcı bir kültürden geliyoruz. Hâlbuki Londra’da bunun çok garip karşılandığı ortamlarda bulundum.

Share.Food koleksiyonu altları açılı tabak ve bardaklardan oluşan bir yemek takımı. Hedefim insanların tabaklarını başka açılarda dengelemek, tabakları başkalarına açmalarını sağlamaktı. Tabağını fiziki olarak başkasına açmak küçük bir jest olsa da yeni bir dostluğun başlangıcı için büyük bir adım. Tabii tabakların hepsini size doğru çevirip hiç paylaşmaya bilirsiniz de, seçim sizin. Pandeminin ardından bu ürünün hâlâ aynı toplumsal değerini koruduğunu görüyorum. Belki artık paylaşmak değil, daha çok kendine döndürmek üzerine… Tasarımın uzun süre yaşadığını ve uyum sağladığını görmek gerçekten çok keyifli.

Share.Food koleksiyonu önce Cooper Hewitt Müzesi’ndeki The Senses sergisinde, bu sene de Londra’da bulunan Victoria & Albert Müzesi’ndeki Food – Bigger Than Your Plate sergisinde yer aldı. Bence yemek kültürü her şey gibi değişen ve gelişen bir olgu. Müzeler de bunun üzerine odaklanan tasarımcılara yer veriyor. Cooper Hewitt Müzesi ve Victoria & Albert Müzesi’ne ürün sergilemek üzere davet edilmek benim için çok onur vericiydi.

Uniqka için Bellis, Posta ve Dot adlı ürünler tasarladın. Bu seride başta deri olmak üzere seramik, metal ve cam gibi malzemeleri kullanan, çok zarif, sıradışı güzellikte ürünlerin var. Bir malzemeyle yeni bir şeyler denerken nasıl bir süreç izliyorsun? Sevdiğin, keyif aldığın kısımlar kadar seni yoran ve bunaltan kısımlar da var mı? 

Uniqka ile keyifli ve düzenli bir iş ilişkimiz var. Tasarımcılar için onların işlerini anlayan ve değer katabildikleri markalarla çalışabilmek önemli. Onlarla 2018 yılında çalışmaya başladık ve işbirliklerimizden çok keyif alıyorum. Hatta şu sıralar onlar için yeni bir ürün koleksiyonu üzerine çalışıyorum.

Ben markalardan gelen malzeme kısıtlamalarını seviyorum doğrusu, beni yeni şeyler denemem için zorluyor. Uniqka deri odaklı bir ev dekor markası. Onlar için ilk defa deriyle çalışmaya başladım ve bu yaşayan, doğal materyalin bana öğrettiklerini seviyorum. Deri ve ahşap gibi değişmeye devam eden materyallerde tasarımın üretildikten sonra kullanılırken yaşlanacağını da göz önüne almanız gerekiyor, bu gizem de bana keyif veriyor.

Tasarım süreci zaten sıkılmadan, yorulmadan geçmez. Her yeni ürünün kendi sıkıntıları oluyor. Yıllar içinde zaten en çok bu süreci sevdiğimi fark ettim. Genelde üretime gitmeden kâğıttan, köpük ve süngerden modellerini yapıyorum. Elimdeki malzeme cam ise reçine döküp etkisini deniyorum. Bu yaptığım modeller boyut ve fonksiyonu anlamamıza yardımcı oluyor. Yeni bir materyal deniyorsak biraz daha elde yapabileceğim işleme yöntemleriyle test ediyorum. Tabii ki üretime geçerken istediğiniz sonucu alabilmek için uğraş vermek gerekiyor. İlk denemede genelde olmaz zaten, özellikle cam gibi nazlı madenlerle çalışıyorsak zaman alıyor. Hepsi sürecin parçası.

Studio Bilge Nur Saltık’ın işlerine baktığımda istikrarlı bir çizgi görüyorum, bu tasarımlarının ayrıntılarında, malzeme seçiminde, kullandığın renklerden ürünlerin fotoğraflarındaki kreatif direktörlüğe kadar her şeyde kendini gösteriyor. Bunların ne kadarı planlayarak oluyor ve ne kadarı kendiliğinden çıkıyor, bunu merak ediyorum. 

Genelde ilk eskizden ürün fotoğraflarına ve paketine kadar her şeyini kendim tasarlıyorum. Stüdyomu kurduğumdan beri geçen 8 yılda öğrendiğim çok şey oldu. Sürekli kendimi geliştirdiğim bir süreç diyebilirim. Planlamadan hiçbir şey olmuyor tabii ki, ama birçoğu da artık stüdyonun oturan kimliğinin ürünü. Doğal gelişen bir renk skalamız ve stilimiz var. Genelde beraber çalıştığımız ekiplerle de bizi yansıtan anahtar kelimeleri ve görsel öğelerimizi paylaşıyoruz.

Malzemelere gelince, aslında ben farklı materyallerle çalışmaya daha meraklıyım. Fakat kariyerinin başında insanlar işlerini görüp uzman olduğun materyallerde projeler getiriyorlar. O döngüyü kırmak biraz zaman aldı. Materyal ne olursa olsun üründen beklediğim bir hissiyat var, onu sabit tutarken oyuncu, canlı tasarımlar yapmaya özen gösteriyorum.

Bağımsız bir tasarımcı olarak ürünlerini kendi web sitenden ve Instagram hesabından direkt satışa da sunuyorsun. Bu güzel eserlere sahip olmak isteyenler için kolaylık sağlıyor, fakat senin için ne kadar zorlayıcı olduğunu merak ediyorum. Ürünlerinin üretimi, depolanması, sipariş takibi, kargolama ve müşteri hizmetleri gibi konularda yardım alıyor musun, yoksa her şeyi sen mi yapıyorsun? İşin perde arkasından da bahsedebilir misin?

Tasarımlarımın %50’si kendi üretimim, satışını da kendim gerçekleştiriyorum. Aslında bu bambaşka bir iş, tam zamanlı enerji ve dikkat istiyor. Doğru satış kanallarını bulmak için epey mesai harcamak gerekiyor. Benim katıldığım fuarlardan oluşturduğum bir satış noktası portföyüm var. Naçizane klasik hâline geldiğini söyleyebileceğim bazı ürünlerimiz dışında ürün kataloğumuzu geliştirip satış kalanlarını aktif tutmaya çalışıyorum. Müşteri e-postalarına cevap veren de, paketleyip gönderen de çoğu zaman benim. Müşterilerimiz bire bir ilişkinin ve küçük işletmenin getirdiği samimiyeti duygusunu tam anlamıyla yaşıyor. Ürünlerimi insanlara bizzat ulaştırmaktan ve kullanıcı tepkilerini ölçmekten keyif alıyorum, o yüzden bu satış modelini aktif tutacağımı tahmin ediyorum.

Ürünlerimi genelde Türkiye’de üretiyorum. Bu operasyonu yönetmeme yardımcı olan küçük bir ekibim var İstanbul’da. Üretim ağından depoya, kargo ve sipariş takibine dek bana yardımcı oluyorlar. Uzaktan yönetmek çok kolay değil, ama güvendiğim bir ekip kurduktan sonra biraz daha kolay ilerlemeye başladı. Siparişe göre üretiyor, özenle paketleyip yolluyoruz.

Tasarım işlerinin yanı sıra bir de Tasarlayanlar ve Form&Seek girişimlerin var. Biraz bu projelerin sana ne kattığından ve bu kapsamdaki çalışmalarından bahsedebilir misin?

Form&Seek’i hem kendi işlerimi gösterebileceğim hem de diğer tasarımcı arkadaşlarıma açık bir platform olması için kurdum. Zaman içinde Studio Bilge Nur Saltık’la birleşip katmanlandı. İkisi de benim tasarımlarımı taşıyor, hatta küresel çapta Form&Seek daha çok biliniyor. Nitekim 2013’ten beri faaliyetlerini sürdüren Form&Seek, artık küratörlüğünü üstlendiğimiz sergilerin yanı sıra tasarım ofisi olarak da hizmet veriyor. Tasarlayan, üreten ve küratörlük yapan bir tasarım ofisi olarak tanımlayabilirim. Şimdiye kadar yaptığımız sergilerde 25 ülkeden 100’ün üstünde tasarımcıyla çalıştık.

Tasarlayanlar ise 2.5 yıl önce, Türkiye’de tasarım kültürünü geliştirmek için Türkçe içerik üretmek adına başlattığım bir online yayın. Geçtiğimiz yıllar içinde gönüllü birçok katılımcı sayesinde büyüdü, büyümeye de devam ediyor. Şimdilerde yayının editörlüğünü Betül Fındık devraldı, ben de içerik üretmek için destek olmaya devam ediyorum.

Bunların dışında Lawrence Teknoloji Üniversitesi’nin Endüstri Ürünleri Tasarımı bölümünün başkanlığını yapıyorum. Seyahatlerimden hocalığa hiç sıra gelmemişti. Detroit’e yerleşmemizin ardından bunun doğru bir adım olduğunu düşündüm. İki senedir bu pozisyondayım ve yeni jenerasyon meslektaşlarımla iletişimde olmayı çok besleyici buluyorum.

Bu uzun listeden anlayacağın gibi gün içinde tasarımcılıktan hocalığa ve küratörlüğe dek birçok şapka giyiyorum. Hepsinin ayrı noktalardan tasarımcı kimliğimi ve iletişim kapasitemi genişlettiğine, beni beslediğine inanıyorum.

Amerika’da yaşayan bir tasarımcı olarak COVID-19 seni nasıl etkiledi? Devam eden bu süreçte tasarım çalışmaların, sanatçı-tasarımcı topluluğuyla iletişimin ve müşterilerinle işbirliklerin etkilendi mi? 2021’de bu yeni ve değişen, belirsiz şartlar ışığında çalışmaların nasıl devam edecek? Sohbeti bitirirken her şeye rağmen sana umut veren, seni hayata bağlayan şeyleri de duymak isteriz. 

Pandemi başladığından beri her alan gibi tasarım sektöründe de işler duruldu. O zaman tamamladığımız projeleri rafa kaldırırken kendimi bir durgunlukta buluverdim. Kendi işini yapanlar bilir, biz çalışmazsak çark dönmez maalesef, öyle kendiliğinden getirisi olan bir sistem değil. Dolayısıyla böyle durgunluklara hazırlıklı olup hemen değer yaratmaya ve üretmeye geri dönmemiz lazım.

Pandeminin ne demek olduğunu ve etkilerini anladıktan sonra hemen harekete geçip açılacak fuarlar için planlar yapmaya başladım. Fuarların çoğu iptal oldu, ama burada, Detroit’te nasıl bir değer yaratabileceğini düşünen birçok tasarımcı ve sanatkâr vardı. Hemen Never Normal adlı bir sergi için çalışmaya başladık. Bu aslında biraz tünelin sonundaki ışık oldu herkes için. Never Normal 17 Eylül – 12 Aralık arasında Wasserman Projects’te sergilendi. Form&Seek ekibi olarak küratörlüğünü üstlendiğimiz bu sergide 20 yerel tasarımcının yanı sıra benim de “Asla normal değil” ana fikrine cevap olarak tasarladığım yeni bir mobilya serisi yer alıyordu.

Ben tasarımcı olarak dünyanın farklı yerlerindeki müşterilerle görüntülü konuşma üzerinden iş yürütmeye çok alışkınım. Ekibimle bu işi senelerdir bu şekilde yürütüyoruz. Bizim dışımızda bu yeni düzenin iş dünyasını silkelediğini ve yeni alışkanlıklar yaratmaya açık hâle geldiğini görüyorum, bence bu büyük bir fırsat.

Tasarımcı olarak bir diğer heyecanlandığım durum ise alışkanlıklarımızın, kültürümüzün, görgü kurallarımızın, yaşam biçimlerimizin değişme potansiyeli. Bu tasarımcılar için keşfedecek ve yeni deneyimler ya da ürünler tasarlayacak ortamı yaratıyor. Bence heyecanlı bir dönem başlıyor bizim için. Son dönemde çok kullanılan “yeni normal” için deneyimleri bizler tasarlayacağız.

yazar

Yazar: İKSV

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV), kültür ve sanatın gelişimi için çalışan bağımsız bir kurumdur. Kâr amacı gütmez, farklı kaynaklar yaratarak sağladığı tüm gelirini faaliyetleri için harcar. 1973’ten bu yana Türkiye’nin kültür-sanat yaşamında birçok ilki gerçekleştiren İKSV, 47 yıldır koruduğu öncü konumu, yurtiçi ve yurtdışında sahip olduğu kuvvetli işbirliği ağıyla dünya çapında tanınan, saygın bir vakıftır.

İKSV klasik ve güncel müzik, sinema, tiyatro, güncel sanat, tasarım gibi alanlarda uluslararası festivaller, bienaller ve yıla yayılan etkinlikler düzenler.

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.