in ,

Aynadaki Gölge

“Sub conservatione formae specificae salva anima”

“Yaşamının ruhunun varlığını sürdürmesi, sahip olduğu bedeni korumasına bağlıdır.”

–Raymond Lully.

Resim galerisinin açılış saati yaklaşırken Saye perdenin arkasından dışarıdaki kuyruğa gizlice göz attı. Kalabalığı görünce kalbi ve zihni aynı anda durdu sanki. Ressam olarak kariyerindeki ilk önemli adımı bu akşam atacaktı. Bunu da Ercüment hocasına borçluydu. Güzel sanatlar bölümüne girdiğinden beri onu destekleyen, yol gösteren ve en önemlisi onun bir ressam olarak potansiyeline inanan ilk kişi o olmuştu. Arkasını dönüp çoktan ona bakmakta olan hocasına minnet dolu bir gülümseme yolladı.

Dizlerinin hemen üstünde biten kırmızı renkteki gece kıyafetini son kez aşağı doğru çekiştirip diğer öğrencilerin yanına gitti. Aralarında sadece onun tablosu sergi için seçildiğinden hafif bir gerginlik sezince en iyisinin hocasının yanında durmak olduğunu düşündü.

“Kapıların açılmasına son beş dakika kaldı hocam. Son bir tavsiyeniz var mı?”

Ercüment Çelik, biçimli kırlaşmış saçlarına ve sakalına aynada son dokunuşları yaparken hafif sırıttı. “Sadece yanımdan ayrılma yeter. Gelenler arasında önemli birçok kişi olacak. Seni tanıştıracağım hepsiyle. Ve bolca gülümse.”

Yapmış olduğu tablodan daha çok kendisinin inceleneceğini anlayınca daha da gerildi. Ancak hocasını hayal kırıklığına uğratmak istemediğinden yüzünü gülümseme ile maskeledi. Kapıların şimdi açılacağı duyurusu yapıldı. İlk girenlerin çoğu bölümden arkadaşları ve diğer hocalarıydı. Hiçbiri ile bir iki dakikadan fazla süren konuşma yapamamıştı. Ercüment hocası birinden diğerine o kadar hızlı geçiyordu ki artık kiminle konuştuğunu karıştırmaya başlamıştı.

İlerleyen dakikalarda assolist tarzında önemli kişiler de gelmişti. Kapıdan girince bir alkış tufanı beklercesine bir  iki saniye durup öyle devam etmişlerdi. Hocası hemen onların yanına gitti ve Saye’yi tanıştırmaya başladı. Aralarından sadece biri Saye’yi huzursuzlandırmıştı. Gözlerini kısarak onu baştan aşağı süzüp Ercüment hocasına dönerek hırıltı gibi çıkan sesiyle şunları demişti:

“Demek yeni bulduğun hazine bu ha…Şanslı adamsın valla Ercüment.” Sonra da eliyle Ercüment Çelik’in omzuna takdir edercesine hafifçe vurmuştu.

Bu küçük olayın dışında her şey sorunsuzca ve masal tadında ilerlemiş, prensesin prensle dans ettiği balolar gibi ışıltılı ve zarafetli olan bu serginin kapanış saati hızla gelip çatmıştı. Soluklanmak için ilk buluğu fırsatta bir köşeye çekildi ve onu buralara getiren anılar silsilesi içinde kayboldu.    

Saye kendisini bildi bileli eline kalem değil fırça almıştı. Gördüğü güzellikleri resmetme dürtüsü odasının duvarlarına, parke zeminine kadar yansımış, erişebildiği her yeri daha da süslendirmişti. Babasının boyacı olması ise onun için dünyadaki en büyük şanstı. Babasının malzemelerini yürüterek okula götürüp sırasını can ve nefes verircesine renklendirmişti. Tabii bunun için ceza almıştı ama babasının hoşuna gittiğini görünce disiplin cezası canını sıkmamıştı.

Boya kokusunun içinde büyüyünce kaçınılmaz olarak boya da Saye’nin doğal kokusu haline gelmişti en sonunda. İnsan küçük bir yerde yaşadığı zaman düşüncelerinin ve dünyasının da küçük olacağını düşünürdü. Bu nedenle, Saye farklı çevrelerin sunduğu zenginliği tatmak istemiş, annesi gibi azla yetinen biri olmak yerine riskleri göze alan bir maceraperest olmayı hedeflemişti. Lise çağına geldiğinde ise annesinin bağrışlarına ve itirazlarına rağmen ressam olma hayaline sıkı sıkıya sarılmıştı.

Güzel sanatlar lisesine girince sanatın en büyük besin kaynaklarından biri olan mitler ile tanışmıştı. Mitler, hayal gücünün eşsiz kudretini gösteren ilk örneklerden biri olduğu için hayal gücü geniş olan Saye’yi daha güçlü bir şekilde etkisi altına almıştı. Hatta bir gün tıpkı İngiliz şair ve ressam Willam Blake gibi kendi mitolojisini yaratıp hikayelerini resmetmek istiyordu. Özellikle Antik Mısır Tanrıçalarından biri olan ve daha çok “İki Hakikat” olarak anılan Ma’at’ ı büyüleyici buluyordu. Belki de bu yüzden resim galerisi için adaletin, ahlakın ve en önemlisi gerçeğin Tanrıça’sını çizmişti. İnsanların öldükten sonra vicdan hafifliğini ölçmek için tartının bir tarafına ölünün yüreğini diğer tarafına ise deve kuşu tüyüne dönüşmüş Ma’at’ın olduğu tablo Ercüment hocasını ilk görüşte etkilemiş ve diğer öğrenciler arasından Saye’nin resmini Galeri’de sergilemek için seçmesinin yegane nedeni olmuştu. Tabii Saye’nin bu mitolojik karakteri tercih etmesinin gizli bir nedeni de vardı. Babası mutluluk hissini hep tüy gibi hafif olmaya benzettiği için ilk başarısının babası ile ilişkilendirebileceği bir şey olmasını istemişti. Eğer babası ölmeseydi bu tablonun onu oldukça gururlandıracağını biliyordu.  

Birisinin ona seslendiğini duyunca geçmişten şimdiye geri dönmüştü.

“Gece daha bitmedi Saye. Galerinin açılışını kutlamak için evimde küçük bir suare vereceğim. Biliyorum içkili ortamları sevmezsin ama seni de orada görmek isterim. Bu yaşlı adamı böyle bir günde geri çevirmek istemezsin değil mi?”

Ne kadar yorgun olursa olsun hocasını kırmak istemediği için başıyla onayladı. “Gidip diğer arkadaşlara da haber edeyim o zaman”. Tam arkasını dönmüşken Ercüment Bey omzundan onu sımsıkı tuttu ve bir adım daha atmasını engelledi.

“Ben diğerlerine haber ettim. Hatta biraz önce çıktılar. Bir tek ikimiz kaldık. Acele etsek iyi olur. Kendi partime geç kalmak istemem doğrusu. Hadi gel benle, benim arabamla onlardan önce varmış oluruz.”

Etrafına bakınınca hocasının haklı oluğunu fark etti. Çalışanlar dışında herkes gitmişti. Siyah paltosunu giydi ve çoktan çıkış kapısına doğru ilerleyen hocasını takip etti. Yol boyunca galerinin başarısından ve satılan resimlerin sayısından bahsettiler. Fakat bir yandan da arada bir sol uyluğuna temas eden eli görmezden gelmeye çalışmış ve bu hareketin samimi sohbetlerin getirilerine yormuştu. Belki bu kıyafetin içinde olmasaydım bu kadar rahatsız hissetmezdim diye düşündü.  

Havuzlu villaya varınca park edilmiş hiçbir araba görmedi. Demek ki onlardan önce gelebilmişlerdi gerçekten de. Villanın büyüklüğü kendisini saraydaymış gibi hissettirmişti. Bursu ve part-time işinden kazandığı para sayesinde 1 odalı bir ev tutabilmişti. İkisini kıyaslayınca hocasının kaldığı yere ev demek hiç de doğru gelmiyordu.

“Saye, diğer konuklar gelmeden evvel sana atölyemi göstermek istiyorum. Eminim çok seveceksin.”

Ercüment Çelik, yurtdışında bile ün kazanmış birkaç ressam yetiştirerek bu sektörde adını duyurmuştu. Bölümdeki her öğrenci hocayı etkilemek için uğraşıyordu. Söylenenlere göre seçtiği öğrencileri kendi atölyesinde özel olarak eğitip finansal olarak da destekliyormuş. Bir yatırım gibi. Saye o şanslı öğrencilerden biri olduğunu biliyordu.

Atölye villanın üst katında özel bir mimari ile yapılmıştı. Bu geniş odanın duvarları insanın içini ferah tutan açık mavi ile boyalıydı. Villanın etrafı ağaçlarla kaplı olmasına rağmen pencereden güneşin doğuşunu açık bir şekilde görebilecek kadar yüksekteydi. En sevdiği koku odanın her tarafına yayılmış, tablolar kah yerde kah şövalenin üstünde duruyordu. Bir duvarı boydan boya kaplayan bir ayna da vardı. Dağınık bir düzen hakimdi. Atölyenin sağ köşesinde küçük bir bar vardı. Ercüment hocası Avrupalı beyefendiler gibi davranmayı severdi. Arada bir pipo tüttürdüğünü bile görmüştü.

“Ee, nasıl buldun burayı?” Ercüment hocasına doğru kafasını çevirdiğinde elinde bir viski bardağı olduğunu gördü.

“Cidden beğendim atölyenizi hocam. Saatlerce bu odada kalıp resim yapası geliyor insanın.” Hayranlığını dile getirirken gözüne ilk çarpan tabloda elini gezdirdi. Fırça darbelerini parmak uçlarında hissetmeyi severdi.

Birden elinin üstünde bir el daha hissetti. Tabloya o kadar dalmıştı ki hocasının arkasından yaklaştığını fark edememişti. Ne olduğunu anlayamadı ama hızla elini çekti ve gergince gülümsedi. Biraz geri çekilip aradaki mesafeyi korumak istedi. Ancak Ercüment buna izin vermedi. Saye’nin ellerini tekrardan tuttu, hatta o kadar sıkı tuttu ki canı acıdı.

“Ho–cam ne…ne yapıyorsunuz? Bırakın lütfen.” Acıdan bağırmamak için dişlerini sıktı. Kanın bileklerinde toplandığını hissetti.

“Bunca zamandır beklediğim ödülümü alıyorum. Tüm gün bunun hayalini kurdum. Anlamazlıktan gelme. Naz yapmak senin gibi güzel ve akıllı kızlara hiç yakışmıyor.” Saye’nin yüzüne çarpan viski kokusu yüzünden midesi bulandı. Yüzünü ekşitti. Hocası böyle bir şeyi nasıl düşünebilirdi! Anlayamıyordu! Ona güvenmişti! Bunun olmaması gerekirdi.

“Neyden bahsettiğinizi bilmiyorum. Sanırım beni yanlış anlamışsınız. Lütfen bırakın gideyim. Lütfen.” Olayın şokunu hala üstünden atamayan Saye ne yapacağını, bu durumdan nasıl kurtulacağını bilemiyordu. Sanki beyni durmuş gibiydi. Korku vücudunu sardıkça hareket etmek de o kadar zorlaşıyordu.

“Numara yapma be! Aylardan beri peşimden koştuğunu herkes biliyor. Hem sergiye senin tablonu seçtiğim için bana minnettar olmalısın ve ne kadar minnettar olduğunu göstermelisin.”

Ercüment, elini kızın bacağına doğru götürüp elbisenin içine soktu ve tükürürcesine konuştu: “Bu kıyafeti sırf beni tahrik etmek için giydiğini biliyorum. Evime kadar gelip hiçbir şeyin olmayacağını mı zannediyorsun! Senin nazın da fazla uzadı ama. Ben seni susturmasını bilirim.” Ercüment, Saye’yi cansız bir nesneyi fırlatır gibi zemine attı ve hemen üstüne çıktı.

Saye, elbisesi omuzlarından aşağıya doğru sertçe çekilirken bağırmaya çalıştı: ‘Hayır. Hayır. Lütfen Dur! HAYIR!’ Bu sözcüklerin hiçbiri zihninden ağzına ulaşmadı. Görünmez zincirlerle sarmalanmış gibi kımıldayamıyordu. Odadaki boya kokusu bile midesini bulandırmaya başlamıştı. Boya, artık onun için dünyanın en zehirli kokusuna dönüşmüştü.

Üstündeki adama bakmama adına elinde kalan son gücüyle kafasını yana çevirdi ve odadaki büyük aynaya gözlerini dikti. Fakat aynada odanın diğer tarafının yansıması yerine başka bir şey vardı. Kara bir sis gibi. Bir gölge gibi. ‘Evet, evet bu bir insanın gölgesine benziyor.’      

Saye, aynadaki gölgenin de kendisine baktığını hissetti. Tuhaf bir transın altına girmişçesine gözünü ondan çekemiyordu. Sanki bir anda üstündeki ağırlık kaybolmuş, soğuk ve sert zemin yerine boşlukta süzülüyormuş gibi hafiflemişti. Sonra daha da şaşırtıcı bir şey oldu: Gölgenin kara eli davetkar bir şekilde ona doğru uzandı. Saye de o an için mucizevi bir şekilde kolunu kaldırıp o eli sımsıkı tuttu. Ve hemen sonrasında aynadan bembeyaz bir ışık yayılıp gözlerini kör etti.

Kendine geldiğinde vücudunun ölü ağırlığı geri gelmişti. Fakat gözlerini açtığında ilk gördüğü kişi kendisiydi. Direkt olarak karşısında kendi bedeni vardı! Bulanık bir suyun yansımasından kendi bedenine dışarıdan bakmak gibiydi ama biliyordu ki o bedeni kontrol eden kişi kendisi değil Gölge idi. Aynanın içine hapsedilmiş bir şekilde o adamın kendi bedenine tecavüz etmesini izlemek zorunda kaldı. Hareketsiz bedeninden gözlerini çekemiyordu. Gölgenin kontrol ettiği vücut ruhsuz kalmıştı. Vaziyetin vahimliği yüzüne vurunca elinden geldiği kadar yüksek bir sesle haykırdı. Yardım istedi, durması için yalvardı. Fakat hiçbir şey olmadı. Artık Gölgenin yerini kendisi almış, görünmez olmuştu.

Adam hiçbir şey olmamış gibi usulca salona doğru ilerlemeden önce Gölge’ye bir şeyler fısıldadı ama Saye ne dediğini duyamadı. Gölge hiçbir tepki vermediği için ne gibi bir şey dediğini de çıkaramayınca bir an için Gölge’nin hiç evden ayrılmayacağını sandı ve adamın geri gelip tekrar saldıracağından ölesiye korktu. Aynanın içinden duyulmayan bir feryat kopardı. Gölge’yi elleriyle sarsmak istedi ama hiçbir şey yapamadı. Saye çaresizlik ve dehşet içinde kendi bedenini izlemek zorunda kaldı tekrardan. Gölge, bir süre daha zeminde aynı hareketsizlik içinde yattıktan sonra omuzlarından aşağı sıyrılmış kıyafetini bile düzeltmeden öylece atölyeden dışarı çıktı. Saye ise karanlıkta kaldı.  

Kendi bedenini gördüğü bir sonraki sefer ise evinin banyo aynasında oldu. Gür kıvırcık saçları birbirine girmiş, asi bir şekilde uçları sivrilmişti. Hatta o kadar kıvrılmışlardı ki her bir saç lülesi yılana benzemişti. Gözleri yaşlanmıştı ama ağlamıyordu. Buraya gelirken ağlamış olmalıydı. Ağzı bir şey söylemek istiyormuş ama söyleyemeden dondurulmuş gibi hafif açık duruyordu. Boş bakışları ise aynaya bir duvar gibi çarpıyor, Saye’yi görmüyordu. Ve tam da bu anda hatırladı bu bakışları daha önce de gördüğünü. Geçen sene bölümü bırakan Buse de son zamanlarda böyle görünüyordu. Yoksa o da mı?

Sergide tanıştığı o önemli insanları düşündü. Onlar o alçak adamın arkasında iken asla ama asla Saye’ye inanmazlardı. O önemsiz biriydi. Annesi dışında kimsesi olmayan biriydi. Fakat o adamı koruyacak bir sürü yetki sahibi kişi vardı. Hatta aralarından biri milletvekiliydi. Saye’yi rahatsız eden yorumu yapan kişi o oydu. ‘Hayır, hayır bu olaydan kimseye bahsedemem.’ Buse gibi o da görmezden gelinecek, yerine başka kızlar geçecekti. Zaten Gölge onun bedenini kontrol ederken yapabileceği bir şey yoktu. Saye dış dünyada artık yaşamıyordu.    

Bir yansıma iken zamanın akışını da algılamakta zorlanıyordu. Bazen bir ayna, bazen bir cam, bazen ise bir su ona Gölge’nin hayatına bir bakış sunuyordu. Kısa ama endişe verici. Günlerin haftalara, haftaların aylara dönüşmesine rağmen Saye’ye göre sonsuzluğun içinde zaman durmuştu. Hem üniversitedeki arkadaşları ile ilişiği kesmiş hem de derslere gitmeyi bırakmıştı. Ne yediğinin ne giydiğinin de bir önemi kalmamıştı. Bu son derece olağan bir sonuçtu. Gölge boş bir kılıftan ibaretti. Sadece vardı.

Yağmurlu bir Eylül gecesinde, uzun süreden beri ilk defa, değişik bir şey olmuştu. Yerlerdeki su birikintilerinden gördüğü kadarıyla Gölge dışarı çıkmış bir yerlere doğru gidiyordu. Bir süre sonra taksiye bindiğini dikiz aynasından içinde hiçbir renk barındırmayan gözlerini yakaladığı zaman anlamıştı. Nereye vardıklarını ise Gölge pencereden dışarı nadiren baktığı için son anda fark edebilmişti. Kor ateş rengine bürünmüş Boğaz Köprüsü tüm ihtişamıyla karşısında duruyordu. Buraya gelmek kendisinin etkisiyle mi yoksa Gölge’nin isteği ile mi olmuştu bilemiyordu. Belki de ikisi birdendir.

Taksiden indiğini görüşünü kaybedince anladı. Fakat Gölge’nin ne yapacağını bildiği için artık görmesine gerek kalmamıştı. Sadece son bir kez rüzgarı yüzünde hissetmek istiyordu o kadar. Bu arzusunu sezinlemiş gibi birden bedenin sıcaklığını ve demirlere gevşekçe tutunan ellerini duyumsadı. Sanırım Gölge bunu birlikte yapmak istiyordu. Başını geceleyin kara bir deliğe dönüşen denize doğru eğdi ve zihninin derinlerinde uzun süre sıkışmış sözleri sesli bir şekilde dile getirdi: ‘Hiç hareket etmesem, dünya beni görmeyi bırakır mı? Hiçbir şey söylemesem, yine de yanlış anlaşılır mıyım? Peki ya, gözlerimi sımsıkı yumsam, dünya da benimle birlikte kararır mı? Düşüncelerimi saklasam kendimden, bir sessiz boşluk olsa onun yerine, yine de boğulur muyum kendi içimde?’

Cevabını asla öğrenemeyeceği sorular ile beraber sırtüstü atladı. Bir karanlıktan diğer bir karanlığa doğru düşerken kendisine doğru uçmakta olan bir kuş gördü ama bunun bir kuş olamayacak kadar devasa ve gök mavisi kanatlara sahip olduğunu fark etti. Melek kanatları olan bu şey yaklaştıkça diğer özellikleri de seçebildi: dalgalanan altın saçlar, kanatlarıyla aynı renkte olan gözler, kefen beyazı kıyafet ve herhangi bir insana ait olamayacak kadar olan devasa bir vücut. Belki de gerçekten de melektir. Düşüşü çoktan tamamlayıp soğuk denizde boğularak ya da donarak ölmüş ve bu Melek’te onu öteki dünyaya götürmeye gelmiş olmalı diye düşündü Saye.

Tıpkı Gölge’nin o zaman yaptığı gibi Melek’te ona elini uzattı. Fakat bu sefer farklıydı. Şimdi özgürlüğe tutunurcasına sarılmıştı o ele. Melek hızlı ama yumuşak bir şekilde onu kucağına aldı ve kanatları ile rüzgarı sertçe döverek köprünün hemen altında havada asılı durdu.

“Sen…Melek’sin. Değil mi?” diye şaşkınlıkla karışık bir hayranlıkla fısıldadı. Melek ise bu soruya güldü. Bu Saye’nin uzun süreden beri duyduğu ilk kahkahaydı. Ne kadar da yabancı gelmişti o ses şimdi.

“Hayır çocuğum. Sizin halkınız arasında Medusa diye bilinirim.”

“Ne?…ama…Medusa…yılan saçlar…hayır siz o olamazsın…hem gözlerinize bakmama rağmen—“ Panik içerisinde elleri ile gözlerini kapattı hemen.

Medusa olduğunu ileri süren şey zarif bir hareketle Saye’nin ellerini gözlerinden çekti. “…taşa dönüşmen gerekirdi değil mi? Ah hayır çocuğum. Sadece art niyetle bakanlar yılanları görür, lanetlenirler.”

Saye durumun gerçek dışılığını hiç garipsemeden elinden geldiğince mantıklı sorular sormaya çalıştı. “Ancak bize anlatılan hikayede sizin öyle olmanız gerekirdi. Binyıllardır herkes bu hikayelerle büyüdü. Yani…size yalancı demiyorum tabii ama yani…ben anlayamıyorum. Bu nasıl mümkün olabilir? Hem Medusa’nın ölmüş olması lazım. Perseus kafasını kesti.”

Aylardan sonra ilk defa bu kadar uzun cümle kurmuştu. Merakı dilsizliğini yenmiş, zihnini canlandırmıştı.

“Tarihte gerçekliğe gölge düşüren çok hikaye var, benim güzel çocuğum. Mesela, sizin hikayeleriniz Athena’nın beni lanetlediği söylüyor. Fakat benim hikayem hiç de anlatıldığı gibi değil. En iyisi sana baştan anlatayım. Dinle beni yavrucum!”

Tam o sırada denizde büyük bir dalgalanma fark etti. Çok yüksekte olduğu için ne olduğunu tam olarak seçemedi ama kulaklarına kadar ulaşan eşsiz müzik Saye’nin başını döndürdü.

“Bu…bu harika müzik nereden geliyor? Ne oluyor aşağıda?”

“Ahh onlar mı? Onları tanıyorsun aslında. Sirenler.” Hala Medusa olduğuna inanmakta güçlük çektiği şey de en az Saye kadar müziğe kendisini kaptırmış gözüküyordu. Bu yüzden Saye’nin hem hayretle hem de soru sorarcasına kalkmış kaşlarını görmedi.

“Büyüleyici sesleri ile denizcileri çıldırtıp gemiden atlatan Sirenler mi?”

“Eğer vaziyet gerçekten de öyle olsaydı şimdiye sende denize atlamış olmaz mıydın?” Medusa gerçekten de haklıydı. Denizden yükselen muazzam müziğe rağmen hiç de kendisini aşağı atası gelmiyordu. Sadece ama sadece dinlemek istiyordu.

“Peki ama niye buradalar?”

“Benim hikayem nasıl anlatılması gerekiyorsa onlarında sesleri duyulmalı. Binyıllardır görmezden gelindik ve susturulduk. Görüntümüz ve sesimiz şeytanileştirildi. Ama artık birlikteyiz. Hikayeme eşlik etmeye geldiler.”

Medusa gülümsedi. Saye de gülümsedi. Dinlemeye hazırdı.

“Medusa olmadan önce başka bir isimle bilinirdim ama o ismin bir önemi kalmadı şimdi; bahsetmeden geçeceğim. Her şey doğduğum kentte çocuk yaşıma rağmen güzelliğimin dillere düşmesiyle başladı. Çok geçmeden komşu kentlere de yayılmış, evimin önü beni görmek isteyenlerle dolmuştu. Babamın beni en zenginine satmadan önce kaçmam gerektiğini anlamıştım. Athena’nın rahibelerinin ne kadar kutsal sayıldığı herkes tarafından bilinirdi. Bende onun rahibelerinden biri olmak için yola düşmüştüm. Tapınağa kabul edilince gençlik yıllarımı inzivada geçirmeye başlamıştım. Ta ki Poseidon beni göresiceye kadar. Bir kere göz koymuştu ve onu vazgeçirecek, engelleyebilecek kimse de yoktu. O bir Tanrı’ydı. İnsanlara göre Tanrı’yı bile baştan çıkartmaya çalışan sadece kendi güzelliğine değer veren biriydim. Başıma geleni hak ettiğimi, güzelliğimi yeteri kadar iyi saklayamadığım için suçun bende olduğunu söylüyorlardı. Hatta Poseidon gibi en güçlü Tanrılardan biri bana baktığı için kendimi şanslı saymam gerektiğini bile söyleyenler vardı. Kederimden saçlarımı yolmaya, bedenimi kesmeye başlamıştım.  Gençliğim, neşem, huzurum ve geleceğim çalınmıştı. Athena’ya dua ettim bana ayakta duracak gücü versin diye. Bana olanları duymuş ama işe karışırsa tanrılar arasında savaşa neden olma ihtimalinden dolayı müdahale edememiş. Çünkü tanrılar arasında savaş ölümlüler üzerinden yapılırdı. Eğer müdahale etseydi birçok insanın ölümüne yol açardı. Fakat Athena boşuna bilgeliğin tanrıçası değildi. Bir plan yapmıştı. Bana yardım ettiğini gizlemek için beni lanetlediği hikayesini halka yaymıştı. Cezalandırılmamı dört gözle bekledikleri için bu hikayeyi sorgulamadan hemencecik inandılar.”

“Yani seni yılan saçlı yapmadı mı gerçekten de?”

“Bir düşün bakalım: eğer beni gören herkes taşa dönüşüyorsa kafamda yılanlar olduğunu anlatan biri kalmış olabilir miydi?”

Bunu hiç akıl etmediği fark eden Saye hafif kızardı. “Aa…şey…doğru ya!”

“Yılan saçlı halimi sadece vicdanen çürümüş ölümlüler görür, anında taşa dönerler. Yoksa normalde tıpkı şimdiki gibi görünüyorum. Athena beni canavara dönüştürmedi yani. Hatta tam tersine bana bir görev verdi: Benim durumumu yaşayanları korumak. Bunun için adımı Medusa koydu. ‘Koruyucu’ demek. ”

Sirenlerin sesleri şimdi o kadar güçlü çıkıyordu ki tüm şehrin bangır bangır titrediğini düşündü. Hikaye ile beraber müzikte efsaneleşiyordu.

“Görevimi başarıyla yerine getirdikçe lanetim de ünlendi. Halk benden korkmaya, beni yenmek için yeni tüylenmiş gençleri cesaretlendirmeye başlamışlardı. Güçlü krallar arasında da avlanması gereken bir sembol olmuştum. İnsanlara göre bir güç gösterisinin parçası, kafası kesilmesi gereken bir canavardım artık. Fakat beni öldürmek isteyenlerin hiçbiri başarı olamadı. Bir kadın-canavar bile olsa- en güçlü savaşçıları bile mağlup edince krallar Zeus’a bu durumun onları alay konusu haline getirdiğini söyleyerek yardım için adak sunmuşlardı. Zeus, yarı tanrı yarı ölümlü olan oğlu Perseus’u bizzat görevlendirdi.”

Saye hikayenin gerisini bildiğini düşünerek heyecanla atıldı. “Ve Hermes ve Athena’da ona yardım etmesi için seçildi. Ölümün kaçınılmaz olmuştu!”

“Dediğin kısmen doğru çocuğum. Athena her zaman benim safımda olmasına rağmen işin içine yine tanrılar girince doğrudan bir müdahalede bulunamazdı. Bu yüzden Perseus’a yardım ediyormuş gibi yaptı. Gerçekte ise yeni ölmüş birinin saçlarını yılanlara çevirip bedenini yatağıma yerleştirmişti. Perseus bile bana bakmaya korktuğu için karşısındakinin çoktan ölü olduğunu bile fark edemeden kafasını kesmiş, zafer simgesi olarak kafayı yanında taşımaya başlamıştı.”

“Gerçekte yaşananlar bize anlatılan hikayeden bile daha acıymış. Gerçekler unutuldu. Erkeklerin dünyasında korkunun timsali haline getirildin. Tecavüze uğradın. Susturuldun. Canavarlaştırıldın. Ve en sonunda görünmez oldun.” Saye yüreğinde biriken ağırlıkla Medusa’ya sımsıkı sarıldı. Onun içindeki ağırlığı da hissetti. Fakat ikisi de ağlamadı. Artık gücü ellerinden alınan mağdur değillerdi. Yalnız değillerdi. Saye şimdi ne yapılması gerektiğini biliyordu.

Medusa onu tekrar köprünün üstüne çıkardı ve veda etmeden önce ona bir hediye verdi. Ucunda yılanların olduğu altın bir kolyeydi.

“Nerede olursan ol, ben hep yanında olacağım çocuğum. Bu kolyeyi takman ve beni düşünmen yeterli.” Medusa tekrar kanatlanıp gökyüzünde kaybolurken Saye hala minnetlerini sunuyordu.

Evine vardığında hemen eline malzemeleri aldı ve çizmeye başladı. Ara bile vermeden kendini resmin içinde kaybederek saatlerce devam etmişti. En sonunda resim tamamlanınca doğruca üniversitenin yolunu tuttu. Gece olduğu için güvenlik dışında neredeyse kimse yoktu. Dikkat çekmeden bölümün atölyesine gitti. Kilitli olduğu için kapıyı kırarak içeri girdi. Atölyenin tam ortasına hayatının eseri olan, onun kim olduğunu en iyi anlatan karakalem çalışmasını koydu.

O ilk gece, evinin banyosunda gördüğü ruhu çalınmış kızı çizmişti. Fakat onu gözlerden saklamak yerine, herkes görsün diye buraya getirip kendisini unutturmayacağını, başına gelenleri dile getireceğini göstermek istemişti. Gözleri ile onu durdurmak isteyen herkese meydan okuyordu. Bakışlarını çekmeyecekti.

“You only have to look at the Medusa straight on to see her. And she’s not deadly. She’s beautiful and she’s laughing. Beauty will no longer be forbidden.”

“Medusa’yı görebilmek için ona sadece direkt olarak bakman gerek. İşte o zaman onun ölümcül olmadığı anlaşılıır. O aslında güzel. O gülüyor. Güzellik artık yasaklanmayacak.”

–Helene Cixous

okur

Yazar: silem-arod

Blog Okur

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.