AĞLAYAN ELMALAR

Bir kelimeyle başlar her şey. Ya ağzından ya da gözünden çıkan bir kelimeyle, ya ilk adımı ya da son adımı atar insan.  Bir kelimeyle sonlanan bir şey bile bir diğerinin başlangıcıdır aslında. Peki bir kelimeyle başlayıp bir kelimeyle son bulan bir hayatın varlığı bize bizim kadar yakın olabilir mi? Ya da cesaret edilebilir mi yeni bir hayat için bir kelime etmeye? İlkan edebilmiş miydi? Babası gibi cesaretli mi yoksa annesi gibi merhametli mi olacaktı İlkan? Anlattı İlkan. Oturdu camın kenarına, her yağan kar tanesine bakıp gözleriyle anlattı. Belki de kışın en soğuk gecesini her yağan kar tanesini alev tanelerine dönüştürüp yaktı. Hem geceyi hem de kendini yaktı İlkan. Oturup kendine, kendini saatlerce anlattı İlkan.

Öncesinde bir çay suyu koyalım canlar. Zira çay muhabbetin dostudur. Sıcak sıcak yudumlarken muhabbeti de arttırır, insana, insanı da insanlığı da anlatır.

Çay hazır, sizde hazırsanız başlayalım canlar.

BİRİNCİ BÖLÜM

Bir yuva gerek insana. Önce bir çatı sonra bir kapı, ardından kapının her açılışında iyi günde kötü günde aile olmanın gerekliliklerini barındıran bir yuva.

Önce üstünde irice bir tokmak olan büyük bir kapı karşılıyor insanı. Sağında ve solunda yükselen ve yükseldiği yerde dikenli demirlerin olduğu duvarlar. Kapıyı geçince bir bahçe, bahçenin her yeri ağaçlarla, ağaçlar ise elmalar ile süslü. Atılan her adım bahçenin derinliklerine götürüyor sonunu görmek insanı heyecanlandırıyordu. Bahçenin derinliklerinde bir köşk. Üzerine nakşedilen her ahşap tahta tarih kokulu. Her odasında ayrı bir hayat yaşanan ve yaşanacak olan bir yuva. Bu yuvanın kalın ahşap ve üzerinde biri küçük diğeri büyük olmak üzere iki tokmak. Kapının üzerinde köşkün ikinci katının balkonu, balkonun gördüğü tek manzara elmalarla süslü ağaçlar.

Güneşli bir gün. Bahçedeki kuşların cıvıltısı bugünlerde dinlenecek en güzel şarkı oluyor. Eşlik edilemeyen ama dinledikçe günün güzelliğine güzellik katan bir şarkı. Bir anda sustu kuşlar, susup dört bir yana kaçışmaya başladılar. Köşkten yükselen bir çığlık her şeyi ve herkesi susturuyor. Köşkün her yanını bir telaş sarıyor. Köşkün beyi Hikmet Bey balkonda oturup kahvesini yudumlarken duyduğu bu çığlıkla hem korkuyor hem heyecanlanıyordu. Sultanım dediği evin hanımı olan Halime Sultan ‘ın yanına gidebilmek için koşabildiği kadar hızlı koşuyordu. Aynı evin içinde iki farklı oda ne kadar uzak olabilirdi ki birbirine? Attığı her adımda uzaklaşıyordu sanki. Odaya vardığında çığlık çığlığa Halime Sultan. Ardından oda bir anda kalabalıklaştı. Üç kadın girdi odaya. Biri Hikmet Bey’i apar topar dışarı çıkardı ve:

-Merak etme ağabey, sen şimdi içeri girme. Hiçbir şey olmayacak her şey yolunda gidecek ben sana haber vereceğim.

Dedi. Sadece başını yukarı aşağı sallayıp durumu kabullendi Hikmet Bey. Ve Elif gerisin geri içeri girdi Hikmet Bey ise beklemeye başladı.

Onu dışarı çıkıp teselli eden kendinden bile çok sevdiği, beraber büyüdüğü, acısıyla tatlısıyla her şeyi onunla yaşadığı kız kardeşiydi. Kız kardeşi Elif dolu dolu baktığı kahverengi gözleriyle, gözkapaklarının ucundaki kirpiklerinin uzunluğuyla, incecik kaşlarıyla, simsiyah uzun saçlarıyla, beyaz teniyle ve narin kalbiyle her şeyiyle bir tanesi ve annesinin ona bıraktığı yegane şeydi. Çok sevdiği insanın en çok nefret ettiği babasına benzemesi de Hikmet Bey’in hayatının bir parçasıydı. Oysa Hikmet Bey babasına hiç benzemezdi. Hayatı boyunca da benzemek istemedi. Annesinden aldığı yeşil gözleriyle, kahverengiye çalan kızıl saçlarını kalınca bir bıyıkla süslüyordu. Kız kardeşi Elif’in narin ve bir o kadar kalbe nakşeden keman tellerinin sesi misali ses tonundan ziyade daha gür ve dediğim dedik bir ses tonu vardı.

Diğer iki kadın kasabadan getirilen misafirlerdi. Kasabanın en ünlü ebe kadın ve yardımcısı. Halime Sultan’ın karnı burnundaydı ve zaman kaybı yaşamamak için Hikmet Bey onları önceden misafir etmeye başlamıştı. Hayatta “Sultanım” dediği kaç insan vardı ki. Elbette onun için her şeyi önceden görüp her şeyi önceden yapacaktı. Ve Hikmet Bey ilk kez baba olacaktı.

Balkona geçti tekrar Hikmet Bey. Balkon korkuluğuna kollarını üst üste koydu. Kollarının üzerine de çenesini dayayıp oturuyordu. Gözleri bahçedeydi. Bahçedeki ağaçların üzerindeki elmalara bakıp tek tek elmaları saymaya başladı. Birinci ağaçtaki elmaları saydı ama henüz içeriden haber gelmemişti. Derken ikinci ağaç, üçüncü ağaç, dördüncü ağaç… Sayacak çok elma vardı ama Hikmet Bey’in sabrının yerini endişe alıyordu. Endişelendikçe daha hızlı sayıyordu Hikmet Bey.

Ve içerden yaklaşan bir ses:

– Ağabey, ağabey, ağabey, gözümüz aydın ağabey. Ben hala oldum. Ben hala oldum .

– Söyle iyiler mi?

-İyiler ağabey ikisi de iyi.

– Baba mıyım ben şimdi.

– Evet ağabey hem de çok güzel bir erkek çocuğunun babası. Hadi gir odaya gir de kendin gör.

Ve adımlar ağırlaştı. Nasıl davranacaktı , ne yapacaktı Hikmet Bey. Kapı açıldı ve ebe kadınla yardımcısı çıktılar. Ebe kadın Hikmet Bey’e “ Buyurun beyim içeri girebilirsiniz. Karınız da oğlunuzda maşallah çok iyiler “dedi. Hikmet Bey’in yüzünde tebessüm, tebessümün ardında merak vardı. Odaya girdiğinde Halime Sultan yatağında kucağında oğluyla uzanıyordu. Önce sultanının ela gözlerine baktı. Elleriyle kumral saçlarını okşadı. Yağmur sonrası toprak kokusunun verdiği huzur gibi kokladı saçlarını . gözleri doldu koca yürekli insanın. Artık oğluna bakmalıydı. Ağır ağır kalkan gözlerini ağır ağır oğluna çevirdi. Gözlerine veda eden birkaç damla gözyaşı.

Bir süre izledi Hikmet Bey. Tek kelime edemeden. Daha sonra Halime Sultan’a “ İstediğin bir şey var mı ? “ diye sordu. Halime Sultan’ın dudaklarından dökülen tek bir kelime: “ Elma.”

Bir elma bu kadar sevilebilir miydi? Sevilmişti. Zaten bu yüzden bahçenin her köşesini elma ağaçlarıyla süslemişti Hikmet Bey. Hemen hızlı adımlarla en yakın ağaca gitti ve ellerine sığacağı kadar elma alıp sultanına getirdi. Bir elma uzattı önce ve “ Gelcem “ dedi sonra. Hızlı adımlarla çıktı köşkten. Karısı yeni doğum yapmışken nereye gidiyorsun diye soramadı kimse. Atını alıp dört nala koşturmaya başladı.  Önce bahçeyi , sonra bahçe kapısını geçti. Gözlerinden nefret, yüreğinde intikam hırsıyla atını koşturuyordu.

Bizler çayımızdan bir yudum daha alırken Hikmet Bey babasının mezarına varmıştı. Tam baş ucunda dizlerinin üstüne çöktü. Önce mezar taşını sonra da babasının üzerinde ki toprağı bir süre izledi. Bir kaç damla yaş süzüldü gözünden. Birkaç damla göz yaşı babasının toprağına karıştı. Sonra elini daldırdı toprağa ve konuşmaya başladı Hikmet Bey:

” Bak görüyor musun? Hissediyor musun? Sana dokunuyorum. Sen yaşarken, yani nefes alıyorken ben sana bu kadar yakın olmamıştım. Şimdi nefes almıyorsun ama benim için nefes aldığın günlerden daha güzel günler bunlar. Biliyor musun ben bugün baba oldum. Bir oğlum oldu. Ben bugün baba oldum ama sen dede olamadın. Çünkü dede olmak için önce baba olmayı bilmek gerekiyor ve sen hiçbir zaman baba olamadın. Sana değil, üzerindeki toprağa, o toprağa karışan gözyaşımın üzerine yemin ederim ki ben baba olacağım. Ben senin gibi nefret edilen bir insan olmayacağım. Bu buraya son gelişim. Çünkü ben buraya senin için gelmedim. Ben buraya oğluma baba olmak için geldim. Şimdi sana dokunuyorsam benden olan bir damla göz yaşı senin toprağına karıştığı için. Çünkü sen benim içimdeki sana karşı olan her şeyi aldın zaten. Sen…Sen…Sen benim tek damla gözyaşımı bile hak etmiyorsun.”

Dedi ve avuçladığı toprağı kopardı mezardan. Oğlu geldi aklına. Apar topar atına binip köşkün yolunu tuttu. Nefreti, kini ,kibri, onu kötü gösterecek tüm duyguları babasının mezarının başına bıraktı. Köşke döner dönmez karısının, oğlunun yanına gitti. Halime Sultan görünce kocasının halini bir şeyler olduğunu anlamıştı. Anlamıştı ama soramamıştı. Çünkü Hikmet Bey yalnızca isterse anlatırdı. Eğer isterse zaten sorulmadan anlatırdı. Halime Sultan bir adım bekliyordu kocasından. Bu adım bir kelime bir kelime bir hayat olacaktı. Ve Hikmet Bey aldı oğlunu kucağına. Şimdi bahçedeki ağaçlar, ağaçlardaki elmalar dinlesin Hikmet Bey`i:

“Hoş geldin oğlum. Sen hoş geldin. Hayatta duyabileceğim en güzel koku en güzel ses annenin kokusu, annenin sesi sanırdım. Hayatta içine dolu dolu bakacağım tek gözler anneninkiler sanırdım. Bugün beni ben yapan biri gelmiş bu köşke, bu yuvaya benim ve Halime Sultan’ın ,Sultan’ımın hayatına. Sen hoş geldin oğlum. Benim ikinci kokum, ikinci sesim benim ilk göz ağrım. Beni baba yapanım. Bana baba olma anını ilk tattıranım. İlk anım, İlkan’ım. ”

Hikmet Bey baba olmuştu ve bugün “Babayım” demişti. İlkan dünya ya “Merhaba” demişti. Bir kelimeyle Hikmet Bey’in yeni bir hayatı olmuştu. Bir kelimeyle İlkan’ın hayatı olmuştu. Halime Sultan zaten aylar önce “Anneyim” demişti. Çünkü bir kadının anneliği gebeliğinde başlardı ve Halime Sultan bunu öğrenmişti. Elif ise hala olmuştu. Köşkün heyecanına heyecan katıyordu. Bu yuvadaki aile büyüyor, bu büyümeler insanı büyülüyordu.

Ne dersiniz bir çay daha koyalım mı canlar?

okur

Yazar: Halil-Genc

Blog Okur

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Bir Yorum