YALNIZ

Günboyu gürültü ve her karışında insan dolu olan şehrin merkezinde gün akşama dönmeye başlayınca herkes kıblesini bulmuş gibi hızlıca uzaklaşırken geride bıraktıkları; ayak izleri ve yorgun bir şehir kalıyordu. Gece siyah örtüsünü üzerini örtünce, kocaman şehir yaşadığı yorgunluğu atmak yeniden, yine aynı şeyleri yaşamak için uykuya gömülmüştü. 

Şehrin merkezi heptende yalnız değildi, kendi gibi yalnız olanlarla paylaşıyordu geceyi. Üzerinde pörsümüş ceketi, saçı sakalı birbirine girmiş, elleri cebinde, kocaman şehrin, kocaman meydanında yalnız başına sağına soluna bakmadan yürüyen… 

“Hiç sevmiyorum bu geceleri! Sessizlik, derin bir sessizlik oluyor.” Durdu. ” Olmuyor, yine olmuyor. Yalnızlığım çıkıyor karşıma, her bi köşeden. Ne yapayım ulan! Yalnızım işte. Ne bu sürekli karşıma dikiliyorsun? Bunu sadece ben istemedimki. Hep beraber yalnız bıraktık beni. Ben kabullendim, sen de rahat bırak beni artık.”Dedi ve ellerini kırış kırış olmuş, rengi solmuş, pantolunun cebine sokarak yürümeye devam etti. 

“Şuna bak, bütün tezgahlar kapalı. Kaldırımlar bomboş, karşıdan gelen kimsede yok. Bütün ışıklar yeşile dönmüş, sağa sola bakmaya da gerek yok. İstediğin kadar git gel. Şu otobüs duraklarının haline bak bekleyen bir Allah’ın kulu yok. Ne bu şimdi? Vefasızlar! İşiniz bitince bırakıp gidiyorsunuz işte. Kaldırımları, tezgahların önünü, otobüs duraklarını… İşinize geldiğinde kıyısından ayrılmadığınız yerlere, eviniz çağırınca kaçıp gidiyorsunuz, yalnız bırakıyorsunuz bizi.” Dedi. Yüzünü ekşitip, nefretle bakarak yoluna devam etti. 

” Şuna bak(?) her yer tükürük izi. Ulan ayıp be! Ayıp! Hem kendinize hizmet ettiriyorsunuz, yetmiyor bir de tükürüyorsunuz. İnsan mısınız siz be!? Söz de cezalar var.” İki eli ayası yukarı bakar halde  tükürük izi dolu asfaltı göstererek “Hani? Nerde? Bir güne bir gün, şu yere tüküren mahluklardan birinin kulağından tutup; yala lan şurayı! Denildi mi? Yok. Yoksa al sana bok. Rezil herifler!” Tükürük izleri ile dolu asfaltı ezerek yoluna devam etti. 

“Şimdi ne yapıyordur acaba bu millet evinde? Bu da sorumu şimdi, uyuyorlardır, ne yapacaklar.” 

Günlerdir şurda burda yatmaktan ağrıyan sırtına sanki şiddetli bir sancı girmişcesine, yüzünde acı bir ifadeyle “Üff be, sıcacıktır şimdi evleri. Yumuşacık yatak. Ohh ne güzel.” 

Kendine kızdı.

” Ne diyorum ben be” diye düşündü. Sonra kendinden emin ve daha güçlü bir şekilde 

“Ne var yani, biz de yattık canım o yataklarda. Çok matah bir şey mi şimdi bu(?) Uykuya dalınca ruh çıkıp gidiyor zaten. Ha yumuşak yatak, ha kaldırım taşı ne yani. (omzunu silkerek)

“İnsanlar olmayınca hiç bir kıymeti yok lan bu yerlerin, şuna bak. Kulak duyacak ses arıyor. Göz süzecek insan arıyor. Yürek bile şöyle güzel kadın görmek istiyor be! Ulan amma yaptın ha, sen değil miydin sabahtan akşama bunlara sayıp söven, türlü türlü kusur bulan? He ya, bendim. Öyleler ama. Kaybolunca bi kıymetli oluyorlar napıyim. Belki de çok fazla olduklarından öyle düşünüyorumdur. Ama olsun bazıları için gündüz ne diyorsam gece de o, değişen bir şey yok. Safi döl israfı namussuzlar, olmasalarmış daha iyi.” 

İki saattir tek bir insana rast gelmemişti.

“Ne tuhaf, hiç mi evinde kavga eden, kendini dışarı atıp yalnızlığa kucak açan olmaz? Herkes mutlu demek ki(?) Ulan bi yalnız benim demek ha(?)” 

İlkokulda öğretmeninin okuttuğu ve çok sevdiği kitap gelmişti aklına. “Robinson” dedi. (gülerek) “Robinson da böyle yalnızdı. Yalnızdı ama hiç değilse bi Cuma’sı vardı. Aslında öyle olmalı. Bi tane adamakıllı sohbet muhabbet edecek adam olsun yeter. Fazlası zarar. Mesela şu gecelerde bi tane Cuma’da ben bulsam yanıma, gündüzden farkı kalmaz benim için. Yürürüz ordan oraya, muhabbet ederiz. Hem yalnızlık dikilip durmaz karşıma, sorguya çekmez beni. Olur mu ki acep?” Kafasına yatmış, gözleri parlamıştı. Yüzünü gökyüzüne çevirdi “Olsun Allah’ım, yalnız birini yoldaş et bana. Amin.” Dedi. Lakin yeterli görmemişti bunu. Bi camiye gitmeli, öncesinde güzelce bi abdest almak gerekirdi. Sonra heyecanı sönüvermişti. Daha önceden biliyordu. Yatsı namazı kılındı mı kapatıyorlardı camiyi. Sinirlendi. Dudaklarını büküp, kafasını bi sağa  bi sola çevirip söylendi. “Camiyi de kapatıyorlar arkadaş. Bak şimdi gidip bi namaz kılasım geldi. Öyle içten, ardından bi dua. Ahh bi açık olsaydı, duamda kesin kabul olurdu. Hissediyordum. Yarın açılınca ilk işim o olsun. İmama gidip diyeyim ki; açık koyun şu camiyi imam efendi. Allah’ın evi değil mi bura? Kapatıp, açması size mi düştü? İcabında bak gidip namaz kılalım diyoruz kapalı. Niye? Allah’ın evini kulundan koruyoruz şunu bunu çalarlar derse, bırak ona da Allah karar versin derim.” Hızını alamamıştı. Kızmıştı “La Allah’ın evi ora, Allah’ın!” Dedi. 

İleride bi bank gördü “Şuraya oturayım, göğe bakıp dua edeyim, belki öyle de kabul olur. Aa yıldızlara bak(?) hiç dikkat etmemiştim. Çocukken köyde damda yattığımızda bakardık. Oradaki kadar çok değiller ama olsun. Çocukluğum geldi aklıma şimdi, bak sen.” Köy deyince içinde bir şeyler koptu “Ev ne haldedir acep? Anam. Ah ana ah! Bi senin hasretini çekemiyorum, ağır geliyor. Geri yanını boşver. Gerçi sen de bizi boşverdin ya, olsun. Ben sana hiç kızmıyorum. Ahmak, ahmak diye kafama vurduğun günleri bile özlüyorum. Niye biliyon mu? Ellerini hissediyorum. O kadar sıcak geliyor ki. Bak şimdi içimden ılık ılık bir şeyler akıyor. Tüh! Nerden getirdim şimdi aklıma anamı? Nerden düştün aklıma ana? Sen beni istemedin ya(?) ne geliverdin şimdi aklıma? Ben seni istiyorum amma, hep beraber beni yalnız bıraktık ya? 

İçi yanmaya başlamıştı. “Bakmayacaktım gökyüzüne, nerden çıktı şimdi bu. Ha dua edecektim Allah’ıma. İmamaefendi camiyi kilitlemişti ya ondan. Ah imamefendi ahh! Açık bıraksaydın ya şu camiyi, ben de bakmazdım gökyüzüne, düşmezdi anam aklıma. Öff! Ağlamanın sırası mı şimdi? Durun be. Neye akıp gidiyorsunuz. Üff! Yeter diyorum.” Gözyaşlarını durduramayınca, boğazı düğüm düğüm “Tamam be, tamam. Ne haliniz varsa görün.” Hıçkırıklarla ağlamış, rahatlamıştı. Ağlaması bitince gözyaşlarına, kendi gözünün yaşına nazlanırcasına, ona ihanet etmişlercesine “Tamam mı? Bittiniz mi? Ohh. Beni de bitirdiniz ama.” Oturduğu yerde yorulduğunu hissetti. “İçim de üşümeye başladı. Hava mı soğudu ne? Yazın ortasında ne soğuğu olacak. Hep ağlamaktan oldu. Ahh ana ah! Çok yorgunum. Yanında olsam, dizine koysam başımı, sen saçlarını okşasan Hasan’ın(?) öyle korkmadan, düşünmeden uyusam dizinde. Sabah olsa beraber tarlaya gitsek. Bi sen olsan, bi de ben. Ben çalışırım ha. Usanmadan durmadan çalışırım. Ekerim, biçerim, toplarım. Yeter ki sen olsan. Robinson u anlatırım sana Cuma’sından bahsederim. Sen bana Cuma, ben sana Robinson olsam. Ana desem. Başkasına ne hacet.” Sustu. İçi huzurla doldu. Gökyüzüne baktıkça kendini köydeki evin damında gibi hissetti. Oracıkta kıvrılıverdi banka, kendinden geçercesine uyudu.

Sabah olup insanlar, arabalar ortalığı gürültüye boğunca kendine geldi. Haftalarca gezdiği bu yerlerde bir an bile duracak gücü kalmamıştı. Tren garını gözüne kestirdi ve kararlı şekilde yürümeye başladı. Kalabalıklardan kaçarcasına uzaklaştı. 

Epeyce bi yürüdü garın içinde, oradan oraya. Türlü türlü planlar yaptı. Kaçak binsem dedi. Sonra vazgeçti. “Sivas’a gidecek tren için, son 20 dakika” diye anons geçilince, yüreği daha da hızlı atmaya başladı. Ne yapıp edip bu trene binmeliydi. Tren kapısında dikilen babacan tavırlı adama doğru yürüdü, dudaklarını ısırırcasına, utana sıkıla “Amca” dedi. (…) “Amca, şey?” Karşısındaki görevli bir hal olduğunu anlamış, kulaklarını açmış, ne diyeceğini merakla bekliyordu. Hasan konuşamayınca, sordu “Hayırdır evlat bi derdin mi var?” “He ya bi derdim var. Benim bi anam var, Sivas’ta onun yanına gideceğim” “E bu tren işte Sivas treni geç bin. Birazdan kalkacak.” “Öyle, öyle kalkacak biliyorum ama” ” Ne aması evlat bin işte tren bu” “He biliyorum bu amma” “Biletin mi yok” “He  ya biletim yok, amma alacak param da yok.” gözlerine hücum eden yaşlaeı dışarı vurmadan gözçukurunda yakalayıp hızlıca siliverdi ama görevlinin gözünden kaçmamıştı. Cebinden bi 50’lik çıkarıp gişeyi gösterdi. Hasan utana sıkıla parayı alıp gişeye doğru koştu.” Abi Sivas trenine bi bilet, şurdaki tren için ama?” gişedeki görevli kafayı uzatıp trene baktı.

Biletle beraber 10 tl da paraüstü verdi. Hasan hemen tren kapısının önündeki görevlinin yanına koştu. “Amca bileti aldım. Bi 10 tl kaldı. Onunlada kırıntı mırıntı bir şeyler alsam olur mu? Vallahi de, billahi de köye varınca tarlanın mahsülünğ satınca sana parayı ulaştırırım ol az mı?” görevli Hasan’ın bu saf halleri karşısında sadece eliyle tamam işareti yapabilmişti. Biraz sonra elinde öte beriyle çıkageldi.” Amca Allah razı olsun. Birini bin etsin. Acı, keder görme inşaallah…”Ne bereketli paraymış ha al bu da üstü diyerek kalan 2 lirayı görevliye uzatmış o da bunula da biay içiverirsin. İsmin ne senin” Hasan” burdakimin kimsen yok mu? ” ” Yok amca yalnızım ben” dedi. Tren hareket etmeye başlarken Hasan görevlinin eline gitmeye çalışınca elini geri çekti. Hasan bi elinde bileti, diğer elinde kırıntılarıyla trenin içinde kaybolurken görevli 15 dakika önce tanıdığı Hasan’ın ardundan gözyaşı dökerek “Güle güle evkat” diye mırldandı.

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.