İnsan mutsuz anında geçmişe sığınmayı huzur biliyor. Oysaki sığındığı o geçmişte de acı çekiyordu. O zaman daha mı az oluyordu acı yoksa şimdi o yükleri taşımaktan güçsüz mü düşmüştü?
Bilinmezlerden ibaret olan geleceğe kaygı duyulurken her bir acısı ince ince binbir emekle işlenerek sıkça hatırlandığı için ezberlenen geçmiş, tanıdık olduğundan yine kaçıp ona sığınırız.
‘Zehrin panzehri yine zehirdir’ misali…
Sonsuz huzura özlem çeken kalp yalnızca huzursuzlukta rahat eder. Bundandır kedere sımsıkı sarılmak. Bundandır acı verenle vedalaşamamak.
Bir yerlerde umut var mı gerçekten… Umudumuzu ilk yitirdiğimiz an ne zamandı hatırlamaya çalıştıkça daha bir umutsuz oluyorum. Bu satırlar beynimin ve kalbimin kusması gibi… Birikenler daha fazla duramadı kovandan uçuşan arılar gibi sersemlemiş ve nereye uçtuğunu bilmeden oradan oraya çarpıyor sonra bana geri dönüyor.
Sahi bu acı ne? Acılarla dolu bir odadan çıkıp gidememek neden? Karanlığa alışan gözlerin güneşi reddetmesi misali sakinliği huzuru reddediyorum. Bile isteye acıya daha sımsıkı tutunuyorum. Jiletli tellerin kesiği gibi kan revan içinde kalsam da bırakamıyorum.
Nasılda ağdalı arabesk laflar… Dedim ya beynim ve kalbim kusuyor. Kelimeler biriktikçe hazmetmesi zorlaştı. Ve sonuç bu işte.
‘Hayat… Hayat keşke bu kadar etobur olmasaydı’
Suçu yine hayata atmak kolay geliyor. Her günü bize armağan ederken elimizin tersiyle iten bizken suçlu neden hayat oluyor?
Sorular birikiyor şimdi de!
Kalbi iflas etmek üzere olan bir hasta yaşamak için nasıl çabalıyorsa acıları hissetmek için öyle çabalıyorum. Prangalar bileklerimden açıldıkça ben daha sağlam bağlıyorum bileklerime…
Karanlık ve aydınlığın ortasında tarafımı seçmek için beklerken akıl tutulmasıyla karşı karşıyayım. Tünelin sonundaki ışığı takip edince ölüme giden hasta gibi karanlığımdaki o cılız umutsuz ışığı seçmek sonum olacak biliyorum. Bilmeme rağmen güneş ışığı yerine o cılız yapay ışığı seçmek üzereyim.
Artık durmalıyım…
