yetişmekteydik elbet?!

uzunca bir süredir kendimi düşünmekten alıkoyamadığım zaman kavramı hakkında yazarak düşünmek istiyorum. yetişilir mi zamana?

 zamanın, insan egosundan kaynaklı küçümsenildiğini dürüstçe söylemeliyim. yani kendimizi zamanın içinde o denli görüyoruz ki, bilmiyorum belki içindeyizdir, gerçekten ona hükmedebileceğimiz yanılgısına düşüyoruz. ki zamanın bizi yanıltması da öyle aylar falan sürmüyor, kaldı ki günler de sürmüyor, insanoğlu zaten buna alışıktır. hepimize, aniden gelen isteği salt eylemin sonucunu düşünerek yüz adım atıp bir adım ilerleyebildiğimiz durumda kaldığımız olmuştur. sonrasında bir adımı fark etiğimizde biliriz o derin hüznü. bu kaçınılmazdır. ve akıllanmayız da her seferinde kendimizi aşmak adı altında sürekli ama sürekli yeni yeni uğraşlar buluruz bize uygunluğunu değerlendirmeden. zaman da durur mu hemen tokat gibi vurur yüzümüze. tabi bu durumun aksi de zamanın acımasızlığına kurban gitmek demektir. aksi derken ne mi demek istiyorum, şunu demek istiyorum: gerisinde de kalmamak lazım gelir zamanın. ikisi de mutsuzluk. belki mutluluğun değeri mutsuzlukla anlaşılıyordur, bilemiyorum. belki hep belirttiğim gibi mutsuzluk mutluluğun içi boş hâlidir, bilemiyorum. bildiğim tek şey ,çoğu insanın tersine, hayata ne hüküm ne de kılıf giydirmemektir. 

konuyu fiziği de kullanarak şöyle açıklamak istiyorum: hepimiz nehirde yüzen teknenin içindeki insanlarız ve herkesin teknesi farklı. birininkine ötekinin değmemesi gerektiğine her ne kadar inansam da bazen kazalar çıkabiliyor, en insancasındaN! akıntıya karşı yüzenler de var akıntıyla sürüklenenler de. teknenin içinde koşuşturup dururken kıyıdan tekneleri izleyen birinin teknenin aldığı yol kadar gittiğimizi görmesi gibi bi yerde zamanın otoritesi de. 

böyle işte.. şimdiki düşüncelerimin seyrettiği limanlar enteresan.   :))

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.