TUTUKLULAR ÇEMBERİ

İnsan bazen hiçbir yere ait hissedemiyor kendini, eğreti duruyor!

Bedenen özgür,  ruhen esir bir hayatın mahkûmunu oynuyor. Gittikçe yalnızlaşıyor, yabancılaşıyor…

Bir bakışla, duruşla, kelimelerle ifade edemediği şeylere cevabını, suskunluğu ile veriyor.

Sözüm ona modern bir hayatın keşmekeşinde, öfke sonucu kulağı kesilen Van Gogh gibi anlaşılamamanın öfkesini kendine yöneltiyor.

İnsanın kendi hapishanesindeki mahkûmiyetinin, kanaatimce en güzel örneğini oluşturur Van Gogh’un “Tutuklular Çemberi” tablosu…

Dar bir hapishane avlusunda, aslında insanın kendi hapishanesinde, yaşanan can sıkıntılarının dışavurumudur bu tablo. Eşit acılara sahip olmayanların, birbirlerini yanlış yorumlaması gibi anlaşılmaya muhtaç…

Hayatın sıradanlığını, içindeki esareti, şu daracık alanla ve koyu tonları tercih ederek vurduğu her fırça darbesiyle, ölümünden çok sonraları ulaştırabiliyor bizlere Van Gogh…

Akıl hastanesinde tedavi gördüğü sırada ve Van Gogh’un gayet aklı başında çizdiği bu resimdeki iki büklüm, ruhları bedenlerinden daha yorgun, takatsiz insan topluluğu, değiştirilemeyen şeylerin çaresizliğiyle tanıştırıyor bizi. 

Gün ışığının sızmakta zorlandığı şu yüksek duvarların içinde, kocaman hayaller kurmak nasıl mümkün olabilir bir düşünün! Özgürlüğe kanat çırpan o iki beyaz kelebek, hareket halinde olan ama bir yere gidemeyen mahkûmlardan farksız…

Çemberin ön kısmında, ortada yer alan sarışın kişi için Van Gogh’un kendini resmettiği varsayımında bulunmak mümkün! Ayrıca,  37 yaşında yaşamını sonlandıran ressamın, bu tablosunda yaşı kadar hapis hayatına hükmedilmiş mahkûmun bulunması da tesadüf gibi durmuyor.

Belki bir gün Moskova’da Puşkin Müzesinde bu tabloyu görmek ve sanata tutunarak acılarını hafifletmeye çalışan Van Gogh’u anmak onuruna erişiriz.

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.