Sürekli "BEN"

   Sizin de çevrenizde “sürekli ben” diyen birileri varsa bu yazıyla birlikte hayatınızda o insanı veya insanları düşünmeniz için kısacık da olsa vaktiniz olacak. Bu yazımı sürekli dikkat çekmeye çalışan bireylerin varlığının hiç de azımsanamayacak kadar çok olduğuna ve bazen sohbet ortamlarını ıstıraba döndüren bireylerin varlığına ithafen yazıyorum.

   Her insan başkalarının nazarını celbetmek ister. İster ama nasıl yapar? Öncelikle toplumda dikkat çekmeye çalışan insanları anlamak için kısa bir tanımlama ile işe başlamak gerektiğini düşünüyorum. Dikkat çekmek “Göze batmak, fark edilmek.” anlamlarında kullanılan ağzımızda yer edinmiş bir sözcük tamlaması, bir eylemdir. İstemeden de olsa insanda doğuştan gelen bir dikkat çekme çabası zaten mevcut. Dolayısıyla dikkat çekme çabası herkeste bilinçli olarak ortaya çıkmamakta… İnsan doğası gereği sürekli ilgi odağı olmak ister ve bu aşırı derecede hoşuna gider. Hatta bireyler sırf bunun için sivil toplum örgütlerine, siyasi partilere veya okullardaki sosyal faaliyetlere katılmak isterler. Bireylerin bu davranışları kötü değil aksine iyi bir şey.  Anlaşıldığı üzere dikkat çekme çabasının olumlu dönütleri de var. Yapıcı bir eleştiride bulunduğuma siz de katılırsınız zannediyorum.

    Ancak bir de bunun sağlıklı olmayan türü var ki; işte, sohbetleri ve aktiviteleri ıstıraba dönüştürmeye yetecek olan çeşidi de bu davranışları kapsıyor. Bu davranışları sergileyen bireyleri gözlemlediğimiz vakit karşımıza iki tür insan çıkıyor.

   Bunlardan birincisi: “Reklamın iyisi kötüsü olmaz.” mantalitesiyle ilerleyen ve dikkat çekme potansiyelini arkadaş çevresinde popülaritesini artırmak veya karşı cinsten birisini etkilemek için kullananlardır. İşin aslı insanların kendisine yokmuş gibi davranmalarını hiçbir birey kaldıramaz. Nitekim “Birine yapabileceğiniz en büyük işkence onu yok saymak, görmezden gelmektir.” der ünlü düşünürlerden birisi. Yok sayılmak mı yoksa fiziksel işkence çekmek mi? Şöyle bir düşünün. Bu iki seçenekten birini seçmek zorunda kalsak eminim hepimiz ikinci seçeneğe uzanırız.

   İkincisi: Kendi ruhu ve karakterine güvenmeyen, karşısındaki bireyleri etkilemek için farklı davranışlarda bulunabilen kişilerdir. Bu bireyler bize Alfred Adler’in “üstünlük ve aşağılık kompleksi” kavramlarını hatırlatırlar. Adler üstünlük kompleksini, aşağılık olma hissinin aşırı telafisi olarak tanımlamıştır. Üstünlük kompleksine sahip kişide düşük benlik saygısı ile birlikte aşağılık ve yetersizlik duyguları mevcuttur. Birey kendisinde mevcut olan aşağılık duygusunu örtmek ve maskelemek için üstünlük duygusunu kullanır. İşin özeti, bu tür dikkat çekmeye çalışan bireyler aşağılık duygusunu yoğun yaşayan ve bu duyguyu nasıl kullanacaklarını bilemeyen kişilerdir.

   Dikkat çekmeye çalışan bireylerin sosyal hayatta neler yaptığından da kısaca söz edelim. Dikkat çekmeye meyilli kişiler yukarıda bahsettiğim dernek veya sivil toplum örgütlerine girdiklerinde bütün odağı kendi üzerlerinde görmek isteyeceklerinden dolayı yapılacak herhangi bir grupsal faaliyeti grup arkadaşlarına zehir ederler. Çünkü onlar için yapılacak işten çok kendilerinin ön plana çıkmaları önemlidir. Varmak istedikleri sonuç işin sonunda kendilerine alacakları övgüden ibarettir. Süreç anlamında gerçekleştirilen faaliyetlerin hiçbir önemi yoktur ve olmayacaktır da. Bu insanları arkadaşlarıyla birlikteyken dikkat kesilerek izleyecek olursak; arkadaş ortamında yaptığı güzel bir işle takdir edilen birini gördüklerinde onun sözlerine karşı çıkıp dikkati kendi üzerine çekmeye çalıştığını görürüz. Takdir edilen birey belki de neye uğradığını şaşırır ve karşısındakinin eylemlerini anlamsız bulabilir. Ama bu tip davranışların “aşağılık kompleksi” kavramı ile samimi ve açık bir dille izah edildiğine inanıyorum.

   Dikkat çekme dürtüsü bazı davranış bozukluklarından da kaynaklanıyor olabilir. Bu davranış bozukluklarından bahsetmenin de faydalı olacağını düşünüyorum. Histrionik kişilik bozukluğu bu davranış bozukluklarından bir tanesidir. Histrionik kelimesi Latince tiyatro oyunlarındaki aktörleri temsilen kullanılan “histrione” kelimesinden türetilmiştir. Bu bozukluğun belirtilerini gösteren bireyler herkes tarafından ilgi odağı olmayı isterler ve herkes tarafından takdir edilmeleri gerekiyormuş gibi bir inançları vardır. Bu sebepten ötürü gösterdikleri davranışlar da aynı doğrultuda olacaktır. Yani başkalarının dikkati ve odağı sürekli kendi üzerlerinde olmalıdır. Histrionik bireyler genelde yakın ilişkilerin içerisinde bulunmak isterler ve bunun için aşırı bir çaba gösterirler, ancak diğer insanlarla kurdukları ilişkiler yüzeysel ve çıkarcı olur. İçerisine girdikleri ortamda ilgi odağı olmanın en önemli yolu; bulunulan ortama uyum sağlamaktır ve bunun için ortamın gerektirdiği koşulları yerine getirmekten çekinmezler.

   Histrionik kişilik bozukluğunun özelliklerini gösteren kişiler genellikle enerjileri yüksek bireylerdir. Duygularını ifade ederken aşırılaştırırlar bu da dikkatleri üzerlerine çekecek bir diğer etken olur. Herhangi bir amaç doğrultusunda ilerleyecekleri vakit harekete geçme noktasında pek sıkıntı yaşamazlar, fakat işi bitirmeye pek hevesli olmadıkları görülür. Çünkü başladıkları işten çabuk sıkılırlar.

   Histrionik bireyler dış görünüşlerine fazla önem verirler. Tahmin edersiniz ki toplumun yargıları fiziki görünümümüzden başlar. Etkileyici görünebilmek için para ve zamanlarını aşırı derecede harcayabilirler. Onlar için para ve zamandan daha değerli olan bir amaç vardır çünkü: Takdir ve beğeni toplamak. Bundan dolayı da belirli marka takıntıları da boy gösterebilir.

   Bu bireyler bencildirler ve fiziki anlamda çekiciliğe aşırı düşkün tutumlar sergilemekten geri durmazlar. Eğer bir sosyal ortamda odak noktası kendileri olmazlarsa huzursuz olurlar. Cinsel anlamda da uygunsuz olabilecek tarzda baştan çıkarıcı olabilirler ve kendileri de başkalarından kolayca etkilenebilirler.

   Dünyadaki hatta evrendeki her şeyin merkezine kendilerini koymak isterler, ancak bu sizin de tahmin edeceğiniz üzere pek mümkün değildir. Bu sebepten ötürü histrionik kişilikler büyük bir hayal kırıklığı yaşarlar ve mutsuzluk duygusunu kendilerinde yeterince hissederler.

   Kısaca histrionik kişilik bozukluğu tanısı almış bireyler ilgi odağı olmak isterler ve bu amaç uğruna gerekli olan eylemleri gerçekleştirirler. Okurken “Acaba ben histrionik bir kişilik miyim?” diye düşünenler olabilir. Bu sorunun cevabını buradan ne ben size verebilirim ne de siz kesin olarak kendinize bu tanıyı koyabilirsiniz. 😊

   Bahsedebileceğim bir diğer davranış bozukluğu ise “narsistik kişilik bozukluğu”dur. Narsist kişilik bozukluğunun adının nereden geldiğinden başlayalım. Narsisizm kelimesinin kökeni Yunan mitolojisinde yer alan “Narkissos” isminde bir avcıdan gelmektedir. Bu avcı su içmek için bir nehrin dibine iner ve suda kendi yansımasını görür. Ardından kendi yansımasına aşık olur. İşte kelime kökeninin kısa bahsi böyle.

   Narsistik kişilik bozukluğu genellikle ergenlikte başlayan bir bozukluktur. Bu kişiler çevrelerindeki insanlar tarafından benmerkezci ve kibirli bireyler olarak tanınırlar. Bu bozukluğa sahip kişilerde göze ilk çarpan belirti sosyal yaşamlarında ilgi odağı olmak ve çevresindeki herkes tarafından kendisine hayranlık duyulmasını aşırı derecede arzulamaktır. Bu istek bireyin muhatap olduğu insanların anlayacağı derecede belirgin ve şiddetlidir.

   Bu kişiler;

-eleştirel bakımdan hassastırlar ve eleştirilerin üzerindedirler,

-asla eleştirilemez davranışları ve tutumları vardır,

-kendileri mükemmel bir hayat sürerler ve eleştiriye maruz kalmayı hak etmediklerini düşünürler,

-Ailesi, arkadaşları hatta hayatta karşılaştıkları diğer bireylere karşı da manipülatif davranışlarda bulunurlar,

-Bireyleri her daim kendi çıkarları için kullanırlar,

-“Eğer bir birey işime yaramıyorsa hayatımda bulunmasına gerek yok.” düsturuna göre hareket etme gibi özelliklere sahiptirler.

   Sosyal anlamda da kendisiyle aynı statüye sahip bireylerle birlikte vakit geçirmek isterler, ancak bu durumda dahi kendilerini ön plana çıkarma isteğine yenik düşerler. Ortamı biraz sezdikten sonra kendilerini haklı çıkaracak bir ortam oluşturup daha sonra ortamda bulunan diğer bireyler tarafından tebrik ve takdir edilmek isterler.

   Narsist bir bireyin gözünden bakacak olursak diğer bireyler daha çirkin, daha güçsüz ve daha başarısızdırlar. Her alanda en iyi kendisidir. Esasen narsist bireyin kendisini içinde bulunduğu toplumdan ayrı bir birey olarak görmesi söz konusu değildir, o da içinde yaşadığı toplumun üyelerinden biridir. Narsist birey için önemli olan ise içerisinde yaşadığı toplumun en özel bireyi olması ve diğer insanların kendisine özel davranmalarıdır.

   Narsist bireylere karşı nasıl davranılması gerektiği hususuna gelecek olursak: Belirli ölçüde duygusal ve davranışsal manipülasyonların farkına varıp bunlara izin verilmemelidir. Narsist bireyi kaybetme korkusu ile yaşanılmamalı eğer bu isteğe karşı çıkılamıyorsa bu istek narsist bireye belli edilmemelidir. Narsist bireyi değiştirme ve düzeltme çabasına gidilmemelidir. (Mümkünse kimse kimseyi düzeltmeye çalışmasın. 😊) Narsistik kişilik bozukluğu olan bireye duygu ve düşüncelerimizi açık bir şekilde ifade etmeliyiz. (Bunu da bütün insanlara karşı yapalım 😊) Narsist bireye karşı bir değersizlik, suçluluk gibi duygularımız varsa kesinlikle belli etmemeliyiz, çünkü bu duyguları ona hissettirmemiz narsist bireyin hoşuna gidecektir ve kendisi bundan tatmin olacaktır. Ona tatmin olacağı bu hissi yaşatmamalıyız.

   Genellikle çocuklukta yaşanılmış değersizlik ve sevgisizlik duygularından kaynaklandığı düşünülen narsisizme ben de yazının en başında belirttiğim gibi yoğun aşağılık duygusunun aşırı telafi çabası olarak bakıyorum. Aşağılık duygusu bireye öylesine şiddetli bir değersizlik hissi yüklüyor olmalı ki, birey kendisini yüceltip değerli olduğuna ve bunun yanında diğer insanların değersiz ve aşağılık olduğuna, kendisinin yanına dahi yaklaşamayacağına inandırıyor. Alfred Adler’in bu konudaki fikirleri çok kıymetli! HER ÜSTÜNLÜK KOMPLEKSİ YANINDA BİR AŞAĞILIK DUYGUSUNU BARINDIRIR. Bundan dolayıdır ki insanlara havalı ve üstten bakmak bir marifet değildir. İnsanlarla iç içe ve samimi bir şekilde yaşam sürmek dileğiyle…

                                                                  EMRE FURKAN DİNÇER   

okur

Yazar: Emre Furkan DİNÇER

Araştırdığı konularda yazmayı sever...

Blog Okur

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

2 Yorum