MAĞARA DUVARLARINDAN KAFE DUVARLARINA

MAĞARA DUVARLARINDAN KAFE DUVARLARINA 

“Seni tanıyan son kişi öldüğünde hiç yaşamamış olacaksın” sözünü durup bir düşünelim. Bu söz hepimizin aklına farklı cümleler, farklı düşünceler getiriyor olabilir. Fakat bu düşüncelerin ortak noktası nedir? “Unutulmak”…  

İnsanlar doğdukları andan itibaren çevreleriyle etkileşim halindedir. Bugüne kadar geçtiğiniz tüm sokakları, gittiğiniz yerleri, tanıdığınız insanları düşünün. Aslında hepsinde kendinizden birer iz bulabileceğinizi göreceksiniz. Peki bilinçli olarak bırakılan izleri hiç düşündünüz mü? Arkadaşlarıyla kafeye giden bir kişiyi hayal edelim. Bu kişi o kafeye tekrar gittiğinde orada kendi anılarını görecek, kendinden izler bulacaktır. Şimdi de gidilen kafede bir anı köşesi olduğunu ve oraya gidenlerin isim ve tarih yazarak köşeyi doldurduğunu düşünelim. Bu kişi zaten oraya giderek kendi hayatında bir iz bırakmıştı. Neden anı köşesine dahil olarak izi diğer insanların da görmesini istedi?  

İşte “unutulmak” tam burada konuya dahil olmakta. İnsanlar unutulmak istemez bu nedenle her yerde iz bırakmak isterler. Bireylerdeki hatırlanma isteğinin bir sonucu olarak yazı, fotoğraf, anıt vb. insan izlerinden bahsedilebilmektedir (Yaman, 2021).

İnsan, kumsaldaki ayak izleri, doğadaki karbon ayak izleri gibi sosyal hayatında da iz bırakmaktadır. Varlığı ile doğayla üstünlük mücadelesi vermeye çalışan insanlar aynı zamanda bulundukları çevreyi tıpkı bir anı defteri gibi kullanır. Bizim de burada var olduğumuza, bu dünyanın bir parçası olduğumuza dair izler bırakırız etrafımızda. Bu amaçla anıtlar diker, resimler çizer, bazen de gittiğimiz kahve dükkanındaki bir masaya imzamızı atarız.  

İnsanın iz bırakma isteği çağımıza özel bir durum değildir. Hatırlanma isteği ve unutulma korkusu en eski uygarlıklara kadar uzanmaktadır. İlk uygarlıkların anıtları insanın sonsuza uzanma arzusunu yansıtmaktadır (Shekhar, 2018). Anıtlardan, mağara duvarlarından başlayan bu yolculuk günümüzde kafe duvarlarına doğru taşınmıştır. Mithen’e (1998) göre, ‘’Mağara sanatının işlevleri, doğal dünya hakkındaki bilgilerin hatırlanmasına işaret etmek ve bu bilginin bir kısmının gelecek nesillere aktarılabilmesi için depolanmasıdır.’’(Shekar, 2018). İlk insan, duvarları kullanırken nasıl ki belli davranışsal süreci yaşamışsa bugün de benzer amaçla kullanılmaktadır (Özden, 2009). 

Psikiyatrist Irvin D.Yalom’a göre “tıpkı suya atılan taşın oluşturduğu halkalar gibi bizler de yaşarken bir şekilde etrafımızı etkileriz. Bir şekilde yaşamaya devam edeceğimizi, unutulmayacağımızı bilmek bizi mutlu eder.” (Yalom, 1980). 

Peki bunun arkasında yatan neden nedir? Hayvansal bir içgüdümüz olan arkamızda miras bırakma isteğimiz ya da ait olma arzumuzun bir sonucu mu? Unutulmaktan korkmamız, dikkat çekmek istememiz mi?  

Bu konuyu birçok noktada inceleyebiliriz. Atalarımız karşılaştıkları tehlikelere karşı etraflarına işaretler bırakmış olabilir bu şekilde hayatta kalmak için sahip olduğumuz bilgileri paylaşmamız hayvansal içgüdülerimizin bir sonucu olduğunu söyleyebiliriz.  

 Günümüzde evsizler arasında devam eden bir geleneğe göre evsizler; yaşadıkları ortamdaki durumu belirtmek, yemeğe kolay ulaşabilmek ve elde edilen bilgileri farklı evsizlere ulaştırabilmek adına kendi aralarında işaretler kullanmaktadırlar. Bu işaretler “Burada yaşayan kadın evsizlerin beslenme ihtiyacını gideren biri” düşüncesinden tutun “Burada tekin olmayan insanlar geziyor” belirtecine kadar uzanabiliyor. Görüldüğü üzere iz bırakmak yalnızca somut olarak değil, kişisel özellikler yoluyla akıllarda kalarak soyut olarak da sağlanabilmektedir. 

Arkamızda bıraktığımız izleri çevremizle, gelecekteki insanlıkla bir iletişim aracı olarak düşünürsek, Maslow’un piramidinin sonradan eklenen son basamağı, ‘’kendini aşmışlık’’ devreye girer. Kendini aşmışlık Amerikan Psikoloji Derneği (APA) altında yayımlanan ‘’Review of General Psychology’’ adlı dergide 2006 yılında Koltko-Rivera tarafından ortaya konmuştur.  Kendini gerçekleştirmenin sonraki aşaması olan kendini aşmışlık aşamasında kişi, sadece kendisi için değil çevresi için de çevresi ile uyum içinde yaşar. Frankl buna “dünyaya açık olmak” (1966, s.97) der. Kısacası kendini aşmışlık bireyin dış dünyayla iletişim içerisinde olmasıdır.

Bu konuda akla gelen bir diğer sebep ise unutulma fobisidir (atazagorofobia). Bu fobiye sahip olan insanlar önemsenmediklerinden korkarlar, dışlandıklarını düşünürler. Bu fobiye sahip insanlar kendilerini daha az dışlanmış hissedebilmek için kafe duvarlarına yazı yazmak, yaşadıkları sokakların duvarlarına özlü sözler yazmak tarzında yollara başvurabilirler. Ancak bu fobi nadir görülür, iz bırakma isteği ise birçok bireyde görülen bir durumdur.  

Steveb Mithen’e göre mağara resimleri ‘’düşünceyi dondurmanın’’ ilk örnekleridir. Unutulma korkusu kadar unutma korkusu da insanların yaşam alanında iz bırakma isteğine sebep olur. Örneğin okuduğumuz bir kitapta kaldığımız yeri unutmamak için bazen ayraç kullanırız bazen de kitap sayfasının ucunu kıvırırız. Tıpkı hayatımızın önemli bir sayfasına ayraç koyar gibi, kendi küçük dünyalarımıza imzalar atarız. Çünkü ne kadar iz bırakırsak o kadar yaşamış oluruz. Somut izler soyut anılardan daha tatmin edicidir fakat soyut izler somut izlerden daha kalıcıdır. Örneğin, düşüncelerimizi ele alabiliriz. Düşüncelerimizle etkilediğimiz insanlar arttıkça dünyada hatırlanma çabamız daha da başarılı bir hal alır.

Zaman her ne kadar değişse de davranışlarımızın altında yatan duyguların sebebi değişmemiştir. Duvarların yapısı, ortam değişikliği bizi iz bırakmaktan alıkoymamaktadır. Günümüzde mağara duvarlarının yerini sosyal medya duvarlarımız almaya başlamıştır ve iz bırakmak zamanımızda günlük yaşamın vazgeçilmez bir parçası haline gelmiştir. İz bırakmak, deneyimlerimizi daha anlamlı, keyifli hale getirmemizin bir yoludur. Nihayetinde sanat, edebiyat, mimari de dahil olmak üzere insanlık serüvenimizin her anında iz bıraktığımız kadar var olabilmişiz.  

Varoluşumuz zamana esir olmadan kendiliğinden bizimle birlikte olmaya devam eder. Mekâna yüklediğimiz anlam ve ilişki; yazılan yazılarla kafe duvarlarına izdüşümsel olarak yansır.  Kendimizi mekâna yansıtmamız ve mekanla birlikte ölümsüz olma arzumuz kimliğimizi ve varlığımızı pekiştirmektedir (Şengül, 2010). Aslında bu sayede unutulmama isteğimizin yanında bir yandan aidiyet duygumuzu inşa etmekteyiz. Aidiyet duygusu, o yerde kendine ait izleri ve nesneleri kullanarak pekişmektedir (Sancar ve Severcan, 2010).

Kafe duvarı yazıları ile benzer işleve sahip olan ve bireylerin varlığını tescil edip, iz bırakmak için başvurdukları bir diğer yöntem ise masa üstü yazılarıdır. Masaüstü yazıları ziyaretçilere açılan bir anı defteri gibi düşünülebilir. Bireyler bu yolla; övgü, eleştiri ve dileklerini belirtebilir. Şaka içeren notlar yazabilir ve yalnızca isim yazarak oraya gittiklerine dair bir iz bırakabilirler. Bu notlar, bireyin kendini içtenlikle ifade etmesini sağladığı için samimi ve doğaldır (Coşar ve Ayaz, 2018). 

Kendine ait izlerin oluşturulmasıyla yani mekânın kendilenmesiyle ortaya çıkan egemenlik alanı aidiyeti desteklemektedir (Ilgın ve Hacıhasanoğlu, 2006). Bu kendileme durumunun doğrudan mekânın kendisiyle ilgili olmadığını, mekânın anlamı ve kurulan ilişkiyle ilgili olduğunu gösterir (akt. Göregenli, 2010). Mekâna yüklediğimiz anlamlar ve ilişkimiz bizi bu davranışa yönlendirmektedir. 

Yani gittiğimiz kafe, içtiğimiz kahvenin daha fazlasıdır. Kahvenin tadıyla birlikte mekanla ilişki bağımızı duygusal anlamda koruruz ve yönümüzü duvarlara doğru çeviririz. O an hissettiklerimiz, orada beraber bulunduğumuz insanın ismi veya bizi etkileyen sözler bir iz olarak yeryüzünde yer kaplayarak isteklerimizin parçasını tamamlar. 

KAYNAKÇA 

Coşar, M. A. ve Özçamkan Ayaz, G. (2018). Mekâna iz bırakmak zamanı yenmek: Masaüstü yazıları. Motif Akademi Halkbilimi Dergisi, 11(21), 162-180. 

Göregenli, M. (2010). Çevre psikolojisi: İnsan mekân ilişkileri. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları. 

Ilgın, C. ve Hacıhasanoğlu, O. (2006). Göç-aidiyet ilişkisinin belirlenmesi için model: Berlin/Kreuzberg örneği. İTÜ Dergisi/a, 5(2), 59-70. 

Özden, L. (2009). Gizli dehlizlerden kent alanlarına dışavurum yüzeyi olarak “duvar”. Sanat ve Tasarım Dergisi, 1(3). 

Sancar, F. H. ve Severcan, Y. C. (2010). Children’s places: rural–urban comparisons using participatory photography in the Bodrum peninsula, Turkey. Journal of Urban Design, 15(3), 293-324.  https://doi.org/10.1080/13574809.2010.487808 

Shekar, C. (2018). The eternity: A psychology behind the permanent existence of human beings and the nature. International Journal of Innovative Research & Studies, 8(3), 417-422. 

Şengül, M. B. (2010). Romanda mekân kavramı. Journal of International Social Research, 3(11). 

Tekke, M. ve Coşkun, M. (2019). Kendini tanıma, kendini gerçekleştirme, kendini aşmışlık ve potansiyelini tam kullanan kişi: Kişilerarası iletişim. Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, 18(70), 790-797. 

Yaman, H. (2021). İnsan neden unutur düşünsel bir figür olarak unutma sorunsalı. Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi, (31), 613-630. 

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

2 Yorum