in , , ,

Kurtuldum, İçinden Çıktım, Rahatladım

Kurtuldum, İçinden Çıktım, Rahatladım

 

Kurtuldum, İçinden Çıktım, Rahatladım

Evet bu benim ilk yazım ve sanki 70 milyon (bu laf da moda oldu, sanki tek tv kanalı var ve herkes de o an oraya bakıyor, hele kıytırık kanallarda söylenince o kadar komik oluyor ki…) beni okuyormuş gibi heyecanlıyım.

Muhtemelen bu sayfaları blogcu fazlalığından gören ve okuyan bile olmayacak çünkü maşallah günümüzde bilen bilmeyen herkesin mutlaka söyleyeceği bir şeyler var. Ama benim gerçekten söyleyeceğim bir şeyler var ve bunları kimse okumasa da burda yayınlamak beni rahatlatacak, Defter sayfalarına hapsedilmeyecek kadar enteresan olan şeyler paylaşmak istiyorum çünkü…

İş hayatının içinden çıktım. Daha doğrusu kendimi 13 yıl evvel dışına zor attım. Kimsenin beni kovacağı veya sistem dışına atacağı yoktu, bari ben bu işkenceyi bitireyim dedim ve kendimi sistem dışına resmen “attım”. Asla da pişman değilim, bilakis kendimi buldum. Ve tam 17 yıl süren bu modern zaman köleliği bende mutlaka ki etkisi kısa zamanda kaybolmayacak izler bıraktı.

Bunlardan en önemlisi de iş hayatında kabul görmüş giyim tarzıdır. Bu demek değildir ki iş yerine bunları giymeden gelmek olmaz, hele de kreatif sektörde çalışan bir kişiyseniz kıyafet özgürlüğünüz yırtık kota kadar gidebilir. Ama ben bugün piyasanın çoğunu ahtapot gibi ele geçirmiş olan, lokomotifliğini bankaların yaptığı ve diğer tüm “ciddi” şirketlerin de bankaları izlediği trendden bahsedeceğim. Ben asla bu trendin bir üyesi olmadım ve bundan da gurur duyuyorum.

Bir sabah sıcacık yataklarınızdan erkenden kalkıp sabah 6:30-7:00 arası herhangi bir anacaddeye çıkmanız aslında bu kahrolası trendi yakalamanız için yeterlidir. Uykusunu alamamanın sıkıntısıyla baygın bakan gözlerle servis otobüsünün 6’yı bilmem kaç geçe gelmesini bekleyen bayanlar göreceksiniz. Onları ayırt etmek çok kolaydır çünkü o saatte akli dengesi yerinde olan hiç kimse köşebaşındaki bankanın, manavın, halıcının veya lahmacuncunun kapalı kapısının yanında beklemez. Bu bayanlarda genelde hakim olan renk siyahtır. Çünkü siyah ucuzdur, her şeye uyar ve kir tutar. En çok da bu kir tutar lafına kızarım zaten. Yaratıcılık hak getire. Yaşasın siyah!!! Hele kışın siyah kazak-siyah pantalon-siyah bot-siyah mont ve siyah çanta beşlisine her köşebaşında rastlamak mümkündür. İnsanın içi kararır ama zaten iş hayatı da iç açmak için değil, köleleştirmek için vardır ve aşırı sıradan bir görüntüye sahip olmak belki de köleliğin ilk şartıdır. Her şeyi siyah olmayan bir bayanda mutlaka ama mutlaka siyah bir unsur görürsünüz yine de. Mesela her çalışan bayanın gardrobunda en az 2-3 tane siyah pantolon vardır. Hayatı boyunca siyah pantalon giyip işe gelen bir arkadaşım bana bir gün 20 çift siyah pantolonu olduğunu, görünce dayanamadığını ve başka bir şey almak istemediğini söylemişti. Evet bize iş hayatında dayatılan da sıradan olmak ve sıraya karışmak değil mi zaten? Kim icat etti şu siyah rengi? Hele en sevdiği renge siyah diyenler… Nasıl yani? Doğanın yarattığı tüm toprak ve gökkuşağı tonlarına ne oldu? Bir şey olmadı ama siyah her zaman en kolay renk olarak karşımıza çıkmaya devam edecektir çünkü daha önce de dediğim gibi yaratıcılık gerektirmez, ucuzdur ve kir tutar. Yaratıcılık farklı renkler giyildiğinde gerekmektedir, maviyi lacivert, camgöbeği veya griyle, kahverengiyi krem veya yeşille (türbe yeşili değil), kırmızıyı beyaz veya lacivertle, bordoyu pembeyle bir arada kullanmak , bunlara aksesuar (saat, ayakkabı, çanta) uydurmak ve bunu yaparken kaliteyi elden bırakmamak denildiği kadar kolay değildir çünkü… Burda kalite derken pahalı mallardan değil, oluşmuş bir giyim zevkinden ve “göz” den bahsediyorum, ucuz bir mal da bazen çok kaliteli durabilir ama aramak gerekir. Kaliteli ve kalitesiz olan mal da en zor siyah renkte ayrılır çünkü siyah kendine bile kapalı bir renktir, tonlamaları yoktur ve kumaş veya deri üzerinde gerçek kalitesini fark etmek zordur. Kırmızı bir çantanın Longchamp mı yoksa pazar malı mı olduğunu anında anlarsınız, bu deneyi siyah renkte yaptığınızda şaşıracaksınız çünkü siyah Longchamp çantayı adi bir pazar malından ayırmak zordur. Bu arada bilmeyenler için Longchamp dünyanın en prestijli ve pahalı çanta markalarından biridir ve Fransız menşelidir. Pahalı dediysem dünyanın en pahalısı da değildir, orta boy bir Longchamp çantayı 5000 TL’ye alabilirsiniz. Ha eğer bu size pahalı geldiyse benim uzmanlık alanlarımdan sadece biri olan çanta konusunda bir gün yazacağım yazıyı beklemenizi tavsiye ederim, orda size değişik çanta modelleri ve fiyatları hakkında bilgiler vereceğim. Sadece bu yıl çok moda olan bir Burberry modelinin 53.000 TL. olduğunu yazıp konuyu burda kapatalım şimdilik.

Siyah, iş kadıncıklarının tek takıntısı da değildir. Bir de şu pantolon meselesi var. İş hayatına bayanlar açısından pantolonun girmesi 1990’lu yıllara rastlar. O ara çalıştığım Türkiye’nin en büyük bankasında gezici görevde olan bayanlar üşüdüğü için Ekim-Mart arasında pantolon giyilebileceği, diğer aylarda eteğin zorunlu olduğu konusunda sirküler yayınlandığını şu an çalışma hayatında yeni olanlara söylesem herhalde inanmazlar ama bu gerçektir. Evet 1990’larda yayılmaya başlayan pantolon yayılmakla kalmadı, eteği alaşağı etti. Neden yine aynı sıradan mantalitenin ürünü : Çünkü giymesi kolay, daha kapalı ve frikik vermene imkan yok. Yani sıradan. Burda kadınlar yaz kış mini etek giyip her yerini göstersin ve yakışan yakışmayan bacaklarını sergilesin gibi seksist bir yaklaşım içinde olduğum sanılmasın, zaten ben bir bayanım ve diğer bayanların etek, pantolon veya şortla işe gelmeleri beni cinsel anlamda etkilemez. Ama şu da bir gerçek ki; iş hayatında özellikle son 10 yıldır ezici bir çoğunluk üniforma gibi pantolon giymekte ve bu da feci şekilde can sıkıcı ve tekdüze olmaktadır. İş merkezlerinin olduğu bir caddede öğlen saatlerinde yürümeyen ne demek istediğimi anlamayabilir. Ama yürüyen de şu an bu satırları okurken gülümsemekte olabilir. Bir seferinde iş yerlerinin yoğun olduğu Esentepe’de dördüz olduklarından feci şekilde şüphelendiğim dört bayana rastlamıştım. Hararetli hararetli konuşarak yemeğe gidiyorlardı ve hepsinin saçında aynı tonda röfle, üzerlerinde siyah kalçada biten mont, siyah pantolon ve siyah çizme vardı. Bence bakanların göz zevkini bozmamak ve sıradanlığa bir darbe indirmek için bu tarz iş kankilerinin evden çıkmadan önce birbirlerini aramaları ve ne giydiklerini karşılıklı check etmeleri gerekmekteydi, eminim ki aralarından biraz daha aklı selim olan biri en azından o gün sevgili siyah pantolonundan vazgeçerek veya başka bir pardesü giyerek ( saç rengini günaşırı değiştirmek şu an sadece sanatçılarımızın tekelinde olduğundan söz konusu değildir) hayatına az da olsa renk katabilirdi.

Bir de şu meşhur Fransız manikürü olayı var ki ben yazarken bile sinirleniyorum. Fransız manikürü Fransızların nedense durduk yerde icat ettiği ve tırnak uçlarına beyaz, tüm tırnağa da çok açık pembe veya renksiz oje sürerek yaratılan lanet olası bir trenddir ve ne enteresandır ki kullanıcıları iş kadınlarından porno yıldızlarına kadar geniş bir yelpazededir. Bu yelpazede yer almayan tek kadın tipi ev kadınıdır ki bunun bilimsel açıklaması halen yapılabilmiş değildir. Peki bir porno yıldızıyla iş kadınını sadece tırnaklarına bakarak ayırmak, her ikisinde de Fransız manikürü (ingilizce bilen ukalalaların deyimiyle “French”) varsa mümkün müdür? Yanıt kesinlikle evet’tir çünkü iş kadınının tırnakları kısa ve illa ki küt olurken porno yıldızınınkiler uzunötesi’dir. Bir tırnak aynı işlemden geçtiği halde sadece boyu değiştirilerek nasıl sıradanlıktan vamplığa terfi eder bunun da bilimsel açıklaması henüz yoktur. Evet; iş kadınları, özellikle de yurdum iş kadınları illa ki French severler ve yaptırırlar. Aralarında kendi French’ini yapmakla övünenleri de görülmüştür. Bu kadınlar kariyer hayatları boyunca başka renk bir ojeyi ne sürer ne de sürmeyi akıllarından geçirirler. Çünkü kısa ve küt tırnakta French ne feminist, ne vamptır; ne dikkat çeker, ne de bakımsız dedirtir; uçları çıkınca kolay görünmez, pratiktir, herşeye uyumludur ve ucuzdur. Herhangi bir beyaz ve pembe ojeyle yapılabilir. Siyah olayında olduğu gibi burda da kaliteli bir renkte oje seçmek her kadının harcı değildir, günümüzde halen pembe sedefli oje süren kadınlara rastlanmaktadır ve bunun yarattığı göz tahribatındansa French yeğlenir. Ve en önemlisi de nedir bilir misiniz? Erkekler French’den nefret ederler, erkeklerin çoğu kadınlarda kırmızı oje görmek isterler. Senelerce çok açık renk veya French oje süren ve birgün bir iş arkadaşından ” bu renkleri kulanmayın, kırmızı sürün, erkekler açık renk elli kadınları severler” uyarısı alan ve bu konuda kısa bir araştırma yaptıktan sonra hemen hemen her erkeğin aynı kanıda olduğunu gören biridir şu anda bu satırları yazan. Gerçekten de kozmetikte kontrast kuralı vardır ve heryerde geçerlidir. Örneğin açık renk gözlüler mavi veya yeşil değil de kahverengi veya gri-siyah far kullanırlarsa açık göz renkleri kontrast kuralından dolayı daha belirgin olur; kırmızı ruj dişleri beyaz, açık pembe ruj dişleri sarı gösterir. Bunun gibi French de elleri olduğundan koyu gösterir. Nüfusunun çoğunu esmerlerin ve koyu tenlilerin oluşturduğu ülkemizde bundan dolayı French birçok elde kötü durmaktadır ve bu acı da olsa bir gerçektir. Hele ki yanmış tende French seyretmek oldukça kötü bir tecrübedir ve bazen ellerin kömür kovasına batmış gibi kirli görünmesine sebep olur. Bundan dolayı çok beyaz tenliler dışında French yasaklanmalı, bankalar ve bunun gibi ciddi kurumlarda acilen oje timleri kurulmalı ve kırmızı ojeye geçiş sağlanmalıdır. Bu arada ten rengi ne olursa olsun bir kadına en çok yakışacak oje renklerinden biri de şarap rengidir ve en güzel tonu Chanel’de bulunur. Zaten bu renk senelerce Chanel rengi olarak bilinmiş ve böyle satılmıştır. Şimdi lütfen gidip Fransız manikürlerinizi silin ve silmeyecek olan 5 milyon iş kadınından farklı olmanın tadını çıkarın.

Şimdi bu yazıyı okuyup da bana fakir edebiyatı yapmaya kalkmayın, herkesin istediği gibi giyinecek kadar parası var mı diye çünkü ben bu fikre kesinlikle karşıyım; evet herkes maaşı az olsun çok olsun güzel kombinasyonlar yaratarak ucuza ama zevkli ve en önemlisi de özgün giyinebilir. Hele tekstilin ucuz olduğu Türkiye’de bana kimse pazarlardaki ve outlet’lerdeki fiyatları görmeden fakir edebiyatı yapmasın, zaten bu fakir edebiyatı da başka bir yazının konusu olacak kadar can sıkıcı ve her yerde karşımıza çıkıp bizi boğan demode bir sol söylem olarak kaldı.

Oh be, gerçekten de işteyken burda yazdığım şekilde giyinmesem de böyle giyinenleri her gün görmekten kurtulduğum için bile iş hayatını bıraktığıma sevinebilirim…

okur

Yazar: godiva68

Ben benim , tutkulu, öğrenmeye açık, hayatı ve kitapları ve kedileri ve sanati ve müziği ve piyanoyu çok seven, geleneklerden sıkılan, ev kadını değil düşünce kadını olan bir dünya vatandaşıyım.

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

2 yorum

Yorum Yazın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.