Koşul

Mevsimlerden sonbahar, aylardan kasım, günlerden çarşambaydı. Hava kapalıydı ve yürüyordum. Gök gürültüsü yağmurla tehdit etse de aldırış etmemekte kararlıydım. Kafa tutarcasına, meydan okurcasına yürümeye devam ettim. Yalnız ve düşünceli bir adamın korkacağı en son şey; yağmurdan ıslanmaktır.

Gidebileceğim tek yerin evim olduğunu bilsem de canım bir kez olsun aykırılık yapmak istiyordu. İnsan yeri gelir çok sevdiği asosyallikten de sıkılabilir. Aklım geçmişin bombardımanı altındaydı ve eve gitmem de geçmişimdeki herkesten özür dilememe, beyaz bayrağı sallamama neden olabilirdi. Karışık bir ruh hâli kişiye yapmak istemediklerini bile yaptırtabilir. Özür, kırılma anı. Sonrası da teslimiyet! Üstelik sonsuz kez haklı iken ve buna hiç gerek yok iken…

Yürüyorken yol boyunca birkaç sarışın kıza rastladım. Hepsi de, en az evimin balkonunda oturduğum vakitlerde sokaktan geçen bütün sarışın kızlar kadar güzellerdi. Yalnız bu sefer balkondan yaptığım gibi ‘şşşşttttt’ diyemedim hiçbirisine. Evim bütün kusurlarımı, günahlarımı, ayıplarımı ve sırlarımı örten bir yorgan gibi. Hakkını ödeyemem.

Nereye gideceğime karar vermediğimden olsa gerek her yere gitme eğilimindeydim. Ama hiçbir yere de gidemiyordum. İşlek bir caddede o an için yayalara yanan yeşil ışıkta, ışık direğinin dibinde çakıldım kaldım. Üç kez tekrarlandı aynı durum. Yol hakkı bana ait iken bu hakkımı kullanmak istemedim. Acayip derecede ölmek isterken yaşıyor olmama nazire yapıyordum adeta.

Beklediğim süre zarfında yeşil ışığın dördüncü kez yayalara yandığını görünce birden karşıdan karşıya geçmek hevesi belirdi içimde. ‘Her şeyin bir vakti, zamanı var’ sözünü doğrularcasına bastım ayağımı, yolun karşı tarafındaki kaldırıma.

Ne kadar daha yürüdüğümü kestiremesem de yaklaşık yüz metre ilerideki ‘Eskişehir’ tabelasını ve tren saati anonsunu duyunca istasyona geldiğimi anladım. Uzaklarda bir yerlerde belli belirsiz şimşekler çakıyordu. Beynimdeki koku merkezim toprak kokusunu almış, yağmurun iyice yaklaştığını ilgili yerlere haber edecekken bir ses duydum:

”Mecit, Mecit… Çay bahçesindeyim, oturuyorum. Bak el sallıyorum. Gelmez misin?”

Gözlerimi tarif edilen alana doğru çevirip baktığımda Berna’yı gördüm. Berna, yıllar önce flört ettiğim kızlardan biriydi. Zamanında aklımı çokça meşgul eden ama basit kişiliği ve türlü ahlâksızlıkları yüzünden tedavülden kaldırdığım için artık hiç mi hiç aklıma gelmeyen kızlardan birisi… Ta ki; seslenmesi yetmezmiş gibi bir de el kol hareketleriyle kendisini alenen gösterinceye kadar…

Her zaman yaptığım ve en iyi şekilde uyguladığım şeyi bu defa yapmadığım için, eve gitmediğim için pişmanlık duydum ve kendime kızdım. Ve üstelik hazırlıksızdım da. Berna gerçeği gün yüzüne çıkınca kararsızlık bedenimi tepeden tırnağa kadar esir aldı. Lakin bu kararsızlık, şu an için dikildiğim noktaya gelmezden önce yaşamış olduğum karşıdan karşıya geçip geçmemek kararsızlığından çok daha elzem bir kararsızlıktı. Çaprazımda, bütün zarafetiyle boy gösteren Berna’ya bakmak ve cevap vermek şöyle dursun, nefes almakta bile güçlük çekiyordum.  

Berna, her zamanki gibi sarışın ve güzel kadınlara olan zaafımdan faydalansın istemediğimden, aklımı, fasa fiso sorulara cevap bulmakla meşgul etmeyi denedim. Balık yedikten sonra neden helva yiyoruz gibi, Jüpiter’e fırlatılan uzay aracı Juno’nun ismini kimin koyduğu gibi, fillerin, zıplamayan tek memeli türü oldukları gerçeği kendilerine nasıl anlatılır ki gibi ve acaba Peru halkının gerçekten tuvaletleri çok pis bıraktıkları için mi Peru’da hiç  umumi tuvalet yok, gibi… vs. vs. vs.     

Neyse ki Allah yarattığı güzellik karşısında daha fazla aciz duruma düşmemi istememiş olacak, şiddetli bir gök gürültüsüyle aklımdaki taşları yerine oturtmamı sağladı. Berna’nın geçmişteki ucuz hayatını yeniden anımsamam, handikaplarını biliyor olmam duruşumu dikleştirdi ve birisine olsun cevap bulamadığım lüzumsuz sorularımın sonunu getirdi.

Çay bahçesine doğru yürürken kendimden gayet emin ve soğukkanlıydım artık. Berna ile tokalaşırken pembe ojeleri dikkatimden kaçmadı. Sarı ve fönlü saçlarını dudaklarına sürdüğü cesur, mor renkli rujuyla tamamlamıştı. Baştan çıkarıcı kokusu bütün sinir uçlarıma inme indirdi. Çökük omuzlarım kendimden emin hâlimin ağırlığı altında ezildiler de ezildiler. Tezatlığın kralını yaşıyordum.

Berna’nın eliyle işaret ettiği yerime oturmadan önce son kez baştan aşağı süzdüm karşımdaki seksi bombayı. En son hatırladıklarım; yerime oturacakken dilimin uyuşur gibi olması, bacaklarımın güçsüzleşmesi, ellerimin titremesi ve saç diplerime iğne batırılması suretiyle, bana karşı en feci eziyet yöntemlerinin acaba neden denendiği gibi şeyler. Kısacası, Berna  afet!

               ”Eee Mecit görüşmeyeli nasılsın bakalım, neler yapıyorsun? Yağmur
                 yağdı, yağacak. Niye dolaşıyorsun ki sokaklarda? Sabahtan beri
                 şimşek çakıp duruyor bak. Allah muhafaza yıldırım düşebilir.”

Berna’nın bozuk yaşam düzeni, ahlâksızlıkları ve oturmamış kişiliği dışında bana karşı ezici bir üstünlüğe sahip olduğunu ikimiz de gayet iyi biliyorduk. Berna’ya karşı acımasız olarak ve sorduğu sorulara lakayt cevaplar vererek kuyruğu dik tutma telaşı içerisindeydim.

                 ”Sınava istediğim sorudan başlayabilir miyim?”

                ”İlâhi Mecit! Hiç değişmeyeceksin değil mi? Muziplikte üstüne
                tanımam.”

                 ”Değişmemek ve değişememek… Bazılarımızın sorunuysa sadece
                 değişememek Berna. Sence de öyle değil mi?”

              ”Belki de değişmemektir o. Değişmeyi istememektir. Değişememek
               için çaba sarf etmiş olmak ve bunun sonucunda da sürekli aynı
               kalmak, eskisi gibi kalmak gerekmez mi? Bence senin demek istediğin
               değişmemek, değişmeyi istememek, işine öylesi gelmek.
               Değişememek başarısızlıktır Mecit. Değişmemek ise sadece
               eylemsizlik… Durum böyle olunca da doğal olarak ortada sorun morun
               kalmıyor. Yanılıyor muyum?”

Berna’nın bilmiş bilmiş ve yanlışını savunur mahiyetteki konuşmasından hâlâ ucuz bir kadın, basit bir şahsiyet olduğunu anlamam en fazla yarım dakikama mal oldu. Yalandan da olsa sormuş olduğu ”Nasılsın, neler yapıyorsun?” sorusunu cevapladıktan sonra benim de kendisine aynı soruyu soracağımı bildiğinden, kendince önüme kocaman bir Çin Seddi ördü.

                  ”Nasılsam nasılım. Gördüğün gibiyim işte Berna. Ayrıca sınava
                  istediğim sorudan başlamaktan da vazgeçtim. Hepsini boş
                  bırakıyorum.”

                   ”Alemsin sen ya! Kız arkadaşın var mı peki? Bari buna cevap ver.”

 

                   ”Arkadaştan kasıt?”

                 

                  ”İlla ki olayı dallandırıp budaklandıracaksın değil mi? Sevgilin                                               var mı işte Mecit? Bunda anlamayacak ne var?”

  

                 ”O zaman sevgilin var mı diye soracaktın. Kız arkadaştan normal
                 arkadaş sonucu da çıkıyor çünkü.”

                  ”Benim gibi normal arkadaş mı?”

Berna üst üste yaptığı hamlelerle beni alt etme çabası içindeydi. En azından normal bir kız arkadaşımmış gibi hayatımda olmak istediğini ima ediyordu. Aramızdaki bağın tamamen kopmasına bu sefer müsaade etmeyecek gibi bir duruş sergiliyordu sanki. Ya da ben öyle algılıyordum. Bundan cesaretle cümlelerimi dozunu ayarlamak istemediğim bir kırıcılıkla  söylemek istedim.

                 ”Seninle arkadaş olduğumuzu da nerden çıkardın? Biz seninle sadece
                 sevgiliydik. Ayrıldık ve bitti. Şimdi ise sadece eski sevgilimsin.
                 Arkadaşlık senin zannettiğin kadar basit bir olay değil! Seninle
                 arkadaş olmamam için bir sürü sebep sayabilirim ve olabilmem için
                 de hemen hemen hepsi aynı kapıya çıkan birkaç koşul…”

                 ”Bak sen! Merak ettim doğrusu. Seninle arkadaşlık mertebesine
                 ulaşabilmem için hangi koşulları yerine getirmem gerekiyor acaba
                 Mecit?”

Berna’nın ne kadar çok kızdığını beni küçümseyen cümlelerinden anlayabiliyordum. Kibarlık maskesini çıkarıp tekrar özüne dönmesine sebep olduğum için bana öfke dolu gözlerle bakıyordu. Ölene dek yüzünü bir daha asla görmek istemediğimden hiç yapamayacağı ve yapamadığı için de öfke nöbetleri geçireceği, kendinden nefret edeceği koşulları şiirsel bir söylemle kustum:

 

                 ”Seninle arkadaş olabilmemizin koşulları çok basit Berna. Öncelikle
                   bilmeni isterim ki sana çok kızgınım. Duman tütüyor gözlerimden.
                   Yüzün bana tamamen yabancı. Gönlüm senden sonra yangın yeri.
                   Yanıyor için için. Yangınımı söndürmeye yetmez senin bir tas edep
                   suyun. Soyun geçmişinden, kibirinden, kahpeliğinden…
                   Koşulumdur! Geleceksen namusunla gel. Utançlarından soyun!”

Beni köşeye sıkıştırdığını düşünen Berna’yı bozguna uğratmanın verdiği keyifle ellerimi bağladım ve kendi topraklarında kapitülasyonları imzalamaya neredeyse mecbur bırakılmış bir yurttaşın seçenekleri değerlendirmesini izlemeye koyuldum.

               ”Saçmaladığının farkındasındır umarım Mecit. Ben sabahtan beri
                 sana değişmemekten bahsediyorum. Seninle arkadaş olabilmek için
                 kendimden ödün vereceğimi nasıl düşünürsün? Bu düpedüz
                 saçmalık! Ayrıca yaptığım şey namussuzluksa da benim
                 namussuzluğum. Senin, insanları olduğu gibi kabul edememekle
                 ilgili ciddi sorunların var. Zaten ilişkimiz de bu yüzden bitmedi mi?”

Berna ağırlığı bir tona tekabül eden cümlelerini yüzüme bir yumruk gibi indirdikten sonra yerden kalkmam için hakemin saymasını beklemeden çantasına uzanıp sigara paketini çıkardı ve sigarasını yaktı. Çaresizliğim, basit bir hava topuna önce çıkmakta tereddüt edip sonra ters ayakta yakalanan bir kalecinin çaresizliği ile birebir aynıydı. Berna’nın pişkinlik kokan cümlelerini ağlarımda gördüm. Bu durumun tek bir açıklaması var: Acı veren bir an’a seyirci kalmanın vermiş olduğu derin ızdırap.

Bir süre bir şey diyemediğimden numaradan öksürür gibi yaptım. Bir süre sonra da Berna’nın utancını ben sahiplendim. Birilerinin utanması gerektiği hissine kapıldığımdan yaptım bunu. Hep böyle olmaz mı? Sürekli ”Yavuz hırsızlar ev sahiplerini bastırırlar.”

Berna masadaki sessizliğin korkunç boyutlara ulaştığını fark eder gibi olduğunda ”Birer çay içelim mi?” diye sordu. ‘Senin sözlerinin üzerine bir bardak buz gibi soğuk su içilir ama hadi seni kırmayayım ben de çay içeyim bari,’ demek istesem de ”Olabilir,” dedim, nedense.    

Çaylarımızı içerken de hiç konuşmadık Berna’yla. Berna’nın çayı tam yarı olduğunda çay bahçesinin karşısına kırmızı bir jeep yanaşıp üç defa korna çaldı. Berna arkasına bakma gereği bile duymaksızın toparlandı. ”Benim kalkmam lazım Mecit,” dedi, beni bekliyorlar. Ve ekledi:

               ”Bir daha görüşeceğimizi hiç sanmıyorum. Çünkü senin koşulların
               bana çok ağır geldi. Ben özgür bir kadınım, hayat dolu bir kadınım.
               Kısıtlanmaya gelemem. Kusura bakma ama bu şartlar altında seninle
               arkadaş da olamam. Zaten seninle nasıl sevgili olarak kalabildik onu
               da aklım almıyor ya, neyse. Sana iyi günler dilerim. Ve koşulsuz ve
               şartsız edinebileceğin arkadaşlıklar… Hoş kal, hoşça kal…”

Berna giderken sırt dekoltesinin nimetlerinden sonuna kadar faydalandım. Çay bahçesinden çıkarken aklımı yalnızca bir soru meşgul ediyordu. Bir kadının her yeri mi güzel olur?
 

okur

Yazar: Ersin KURT

Blog OkurBlog Yazar

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir yorum

Yorum Yazın
  1. Öyküdeki Mecit ismi öyküye harikulade uymuş. Güzel, ders veren ve fazlaca muzip bir öyküydü. Tebrikler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.