Aslında hepsi bir anda oldu.Bir gecede. Ansızın ve vakitsizce. Ve elbette ki beklemiyorken. Tıpkı, bugün kendime “Artık ilaçlarımı içeceğim.” dediğim andaki gibi, “Okuduğum kitaptaki ana karakter bana ne kadar da benziyor.” diye hayret ettiğim zamandaki gibi, tıpkı çalışarak geçirdiğim temmuz ayının kum tanelerinin akışı kadar hızlı bitmesi gibi, tıpkı sınavlarımdan birinin çoktan açıklanması, diğerine ise sayılı günler kalması gibi.
Buraya geldiğim ve içimi boşalttığım hatta adeta duygularımı, düşüncelerimi kustuğum her an, aslında berbat hissettiğim anlara aitti. Çoğu zaman hep pişmanlıklarımdan, değerlendiremediğim fırsat ve zamanlardan, başarısızlığımdan ve kendimi nasıl sevmeyişimden bahsettim. Hüzün ve hissettiğim yetersizlik duygusuyla birleşmiş acı, benim en büyük yazma motivasyonum oldu.Güzel hissetmedim, kalemime sarıldım; başlayamamış bir aşk fısıltısı kalbimi kırdı, kalemime sarıldım; bir hata yaptım, yine kalemime sarıldım.Yazdıklarımın mürekkebi kırık ve acınası bulduğum kalbimin kanayan yarasından gelirdi. Hayat hep kötüydü, ben hep bir kasırgadaydım ve gökyüzü hep kapalıydı. Tanrı ise… Dualarımı duymazdı. Kalemim, defterlerim, sanal alemdeki tüm bu günlüklerim… Hepsi benim sığınağımdı aslında. Eşyaları parçalamak yerine öfkemi yansıtıyordum klavyeme ve yüzlerine karşı söyleyemediğim her kelime haykırırcasına kaçıyordu dudaklarımın arasından.Burası, bir sığınak olduğunu söylememe rağmen hiçbir zaman sakin bir liman olmadı. Aksine dışarıdaki fırtınayı hep içeri taşıdım.Her kelimeme, birleşip de oluşturdukları her cümleme ıslak izler bıraktım. Benim için şükürsüzlük son derece olağan bir şeydi.Halimden şikayet etmek, asla memnuniyet duymamak ve avuçlarımdan kayıp gidene kadar ellerimdeki cevherin farkında bile olmamak.Benim için bardak kırık bile değildi, benim için bardak hiç yoktu. Hiç olmamıştı. Ta ki, artık bunu devam ettirmek istemiyorum diyene kadar.
Ta ki, bu geceye kadar.
Aslında her şey son derece normaldi, ki hala da normal.Yatağımda uzanmış güzel ve yumuşak tondaki, içime adeta umut katan bir şarkıyı dinliyordum.Sonra aklıma nereden esti hatırlayamasam da şu an bile dinliyor olduğum I Love You – Riopy parçasını dinlemek istedim.Açtım.Birinci tekrar bitti, ikinci tekrar bitti, üçüncü tekrar bitti. Kaçıncı tekrarda olduğumu artık bilmeksizin döngüye almış bir biçimde dinledim. İlk dinlediğimde nasıl büyülenmiş hissettiysem ve nasıl masalsı hissettirmişse bana bu parça, yine aynılarını hissettim. Hiçbir kötü his yoktu, hiçbir kötülük de. Sadece içime dolan saf bir huzur ve büyülenmiş, kocaman olmuş gözbebekleri vardı zihnimde. Instagramda dalgalı denizin birkaç fotoğrafını paylaşacaktım ve şarkı konusunda kararsızdım. Dinlediğim ilk andan itibaren, o fotoğraflara uyan şarkının dinlediğim bu parça olduğunu anladım. Ve normalde yapmayacağım bir şey yaptım. Açıklama kısmına hissettiğim huzurla, kendi düşüncelerimden ufak bir yazı yazdım. Genelde yazmak istiyorsam bunları paylaştığım yer bu blog olur ama bu kez piyanonun ritmine kapılırcasına memnun olmaktan, sevdiğim bir iki şeyden bahsettim.İlk kez beni yazmaya iten şey dalgalı, fırtınalı bir deniz değil; sakin ve dingin bir sahil kenarıydı. Okumalarından çekiniyordum, görmelerinden de. Fakat yine de yazmak istedim, yapmak istedim.Bu korkacağım bir şey değil dedim kendime.Bu, beni korkutacak ve kötü hissettirecek bir şey değil aksine bu yapmak istediğim bir şey. Ve gönderiyi paylaştım, huzurluydum. Sanırım benim için mutlu olmaktan da önemli olan buydu: Huzurlu olmak. İşte, şimdi masamın başındayım yeniden ve birazdan yayınlayacağım bu satırları yazıyorum ve evet, hala aynı parçayı dinliyorum, hala aynı huzuru koruyorum. Sanırım tüm mesele, bir gün boylu boyunca uzandığın yataktan kalkıp da “Ben artık bunu yapmak istemiyorum.” diyebilmekte saklı. Sonra zaten, hiçbir şeyin ilk başta mükemmel bir performans göstermesine gerke olmadığını fark ediyorsun.O sabah ilaçlarını içmen, yatağını toplaman, ertelediğin kıyafet yığınını katlaman bile senin için bir başarı, bir adım. Yataktan kalktığın o anda bunun seni korkutması gereken bir şey olmadığını fark ettiğin o kısacık aralık bile bir ışık. Hatta yazdığın tüm o kelimeler, dün okuduğun ve şimdiden kendinle bağdaştırıp da çok sevdiğin o kitap karakteri, o kitap.Dinlediğin o eşsiz piyano notaları… Eğer görebilirsen, birazcık olur da fırtınadan yukarı kaldırabilirsen başını, yukarıda bir yerlerde içindeki tüm o sis bulutunu dağıtacak bir şeyler görüyorsun. Buna ‘bir şeyler’ diyorum çünkü bu senin için benim gördüğümden bambaşka bir şey olabilir. Bir ışık hüzmesi, bir yıldırım, mavi bir gökyüzü veya uçan martılar. İşte, tüm mesele birazcık olsun o minicik anlarda, zamanın kıyısında.
Ben, Sıla.
Ve bu benim tarif edemediğim kadar güzel bir huzuru kalbime yerleştirmişken yazdığım ilk yazım.
Ben, Sıla.
Ve kaldığım yerden hayatı yaşamaya devam edeceğim.
