Geçmişin Keşkelerinden Bir Arkadaşı Anmak

Yaşamanın ucuna bir fitil koymuşlar, çok geçmemiş kırılgan bir kibriti çakıp ucunu tutuşturmuşlar. Bir mum misali dengesizce erimiş gitmişim…

Mum dibine ışık vermez derler, daha kendimi görmeye ışığım yetmezken başkalarına yanmış içim. Neticede birileri tutuşturmuş ve ben farkına varamadan usul usul yitip gitmişim.  Esen rüzgar bile söndürememiş. Yanan yaşam olunca fırtına da kopsa, gökteki tonlarca su damlası yeryüzüne de dökülse işe yaramıyormuş demek ki. Ne garip. 

“Söylesene Ali, sen hiç rüyalarında öldün mü?” Ali olumsuz bir manada kafasını iki yana salladı. “Yaşamayı layığıyla yaparsan ölmezsin tabi.” diye geçirdi içinden öteki ve kendi kendine konuşmaya devam etti: “Ben öldüm, rüyamda eli kanlı bir katildim ve kendime dair yaşamakta olan her şeyi katlettim. O da yetmedi, umutla tutunduğum kaç dal varsa en çiçekli yerlerinden onları da kesiverdim. İnsanın içinde umut olmayınca gözleri de parıldamak istemiyor Ali, biliyor musun? Bilmezsin sen, ruhun hiç aç kalmamış, hiç umudun ekmeğine minnet edecek kadar fakir olmamış ki. Olmasın da zaten. Yaşamak, yaşamayı sevmek güzel iş. Bir o kadar da ehemmiyetli. Bu güzelliği sen hep sev, olur mu Ali?”

“Peki sen hiç aynada kendini gördün mü Ali?” diye sordu bu kez Ömür, Ali’nin garibine gitti. Bu nasıl soruydu böyle? Elbette görmüştü, kendine bakmayan insan var mıydı ki? Ali, evet manasında kafasını aşağı yukarı salladı, öteki yaşlı gözlerine tezat gülümseme kararı aldı. Ve yine kendi kendine konuştu, “Belli,” dedi için için, “Yüzünün yere bakmamasından belli. Ben bakamadım. Utanç kuyusuna bir taş attım vaktiyle, bulanık suyu yüzüme sıçrayıverdi. Leke oldu üstüm başım, bir gün etrafa bakayım dedim, fark ettim ki o leke gözlerime de bulaşmış. Nereye baksam utanç görmüş, nereye baksam her yeri kendim gibi lekeli sanmışım. Sebep bu ya, nerede ayna görsem ardıma bile bakmadan köşe bucak kaçmışım. Sen kaçma Ali, rahat bak günün parlak ışığını kırıp seni yansıtan her aynaya. Dik dur hep. Dik dur ki korkun olmasın, dik dur ki korkup kaçma. Sen benim gibi utançtan ezilip büzülme, şu insanların kamburluğuna tezat hep bir dağ gibi dur, olur mu Ali?

“Ya sen hiç mecbur kaldın mı Ali?” 

Bilmiyordu Ali. Mecburiyetten yaptım dediği çok iş olmuştu zamanında. Ama her birini bile isteye yaptığından mecbur kaldım diyebilir miydi ki? Ali bu soruyu her ne kadar pas geçip sussa da Ömür almıştı cevabını az evvelki soruların cevabını aldığı gibi. Ali susup kalınca kendi kendini cevapladı her zamanki gibi: “Kalmamışsın. Mecbur kalsan hatırlardın her birini. Mecbur kalsan utançtan aynalara bakamazdın ki. Ben kaldım, biliyor musun Ali? Birilerine, bir şeylere hep mecbur kaldım şu yaşam denen uçurtmanın kuyruğunu yakalayabilmek için. Hatta hatırlıyor musun, bir şiir vardı önceleri beraber okuduğumuz, “Ben sana mecburum, bilemezsin.” derdi. Ben sana da mecburdum Ali. Yaşamak için sana bile mecburiyet duymuştum. Bilemezsin mecburiyetlerimi. Bilme de zaten, gereği yok. Bir şey kazandırmaz sana. 

“Neden sordun tüm bunları?” diye sordu sonra Ali aralarında neredeyse bir saat süren,  katılaşacak sessizliği bozup, “Neden sordun da sonra da öylece susup beni izledin?” Ona duyurmasa da çok şey söylemiş, bir çok şeyi yanıtlandırmıştı Ömür esasında. Bir mum misali eriyip giderken ömrünün son demlerinde kafasında karanlık kalan tek kısmı, fersizce sönmeyi bekleyen alevini son bir gayretle Ali’ye sıçratarak aydınlatmıştı. Senelerce dostluk ettiği bu genç adamı tam manasıyla tanıyabilmişti sonunda. 

Bir cevap vermek yerine gözlerine varmayan şekilde gülümsedi sadece ve evine dönmek üzere ayaklanırken onun az önceki tüm merakını yerle yeksan edecek son bir şeyi söyleme kararı aldı. Hafifçe avucunda tuttuğu beresini sıktı ve Ali’nin kara gözlerine bakıp konuştu. “Biliyor musun Ali?”  dedi ve ardından derin bir iç çekti. “Ben yakında öleceğim, çok hastayım.” Ali duyduğu şeye ne tepki vereceğini bilemedi. Sadece derin mi derin bir üzüntü çökmüştü içine. Hiç değişmemişti Ömür ona göre. Seneler önce neyse oydu hala. Konuşur konuşur ve sonunda öyle bir şey söylerdi ki insanın eli kolu bağlanırdı en güçlü halatlarla.  Yutkunamadı bile, bu genç yaşında dostunun öleceğini duyması bir şok dalgası geçirmişti üzerinden. “Neden?” diye soracak olduğunda Ömür ona müsaade vermeden söze atıldı. Sormasını istemiyordu. Zira sonunda nedeni belli veya belirsiz her insan gibi ölüp gidecekti. Bunun er ya da geç olmasını pekte umursadığı yoktu o yüzden. Niyeti yalnızca ölürken zihninde eksik kalmasını istemediği eski dostu Ali’yi tam manasıyla tanıyıp veda etmekti. Bunu şimdi yapmıştı ya, gözü açık gitmeyecek, bir keşke daha demeyecekti. 

“Kendine iyi bak Ali.” dedi kapıya doğru güçsüz adımlarla ilerleyip, “Hep dik dur, mecbur kalma bir şeylere eskisi gibi. Rüyaların bile güzel olsun.” Son temennisini diledi ve kapıyı açıp omzunun üzerinden son bir kez baktı Ali’ye güle güle der gibi. Ve çıktı kapıdan, ölmeden son bir kez yağmurun altında günahlarından arınmak ister gibi.

*****

Keyifli okumalar dilerim, esen kalın.

kooplogger

Yazar: emekli

Blog OkurBlog Yazar

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.