Kahramanım

Şimdiki zamanda söylenen cümleler, hiçbir büyü barındırmıyor bence. Şu an yaşadıkların ne geçmişin pişmanlığını, ne de geleceğin beklentilerini yansıtıyor. Anı yakalamak, anda kalmak ne kadar popüler terimler oldu, değil mi. Oysa benim kahramanım hakkında şimdiki zamanda söyleyebileceğim hiçbir şey kalmadı. “O benim kahramanım “ şeklinde bir cümle hiç kurmadım. Ama “o benim kahramanımdı” diyorum artık her gün. Dili geçmiş cümleler hüzün ve pişmanlığı ne kadar barındırırsa, işte benim cümlem de o kadar barındırıyor. Bu cümleyi asla şimdiki zamanda kurmamış olmanın iç sızısı arada yokluyor, yakıyor.

Otoriter ve sinirliydi babam. Tam bir Cumhuriyet çocuğuydu. Annemle otuz beş sene onların deyimiyle “devlet dairesi” nde çalışmış ve İstanbul’un 50’li yıllarından bu yana her sevincine, acısına yıkımına, sürprizine şahitlik etmiş Atatürk aşığı bir insandı. Ders çalışmam ve başarılı olmam onun için hayatiydi. Evde de her şeyin mükemmel olmasını ister sıklıkla öfkelenir annemle kavga eder  sesini yükseltirdi. Kitap okumaya, eğitime, geleceğime, bir müzik aleti çalmama çok önem verirdi. Benden yaşça çok büyük ve uzakta okuyan bir abim vardı ve doğduğumda babam elli iki, annem kırk iki yaşındaydı. Çok sevilen, ilgilenilen, gezdirilen bir çocuktum. Ama babamı sevmiyordum. O sertti, otoriterdi, bağırıyordu. Adeta asker disiplini vardı babamda. Annem ise daha sakin kişiliğiyle eziliyor gibi geliyordu bana.

On bir yaşımda Reşat Nuri Güntekin’in “acımak” adlı eserini okudum. Genç ve idealist öğretmenin babası ölünce hiçbir şey hissetmemesiyle kendini gösteren derin öfkenin, babanın cenazesi başında okunan gizli günlüğüyle sabahın ilk ışıklarında pişmanlığa bürünen,  gözyaşlarıyla sulanan duygu seline dönüşmesi beni etkiledi. Ama acaba bu acı bana dokunacak mıydı? Benim babamın ölünce okunacak bir günlüğü yoktu, babam neyse oydu.

Üç aylık acı verici bir sürecin sonunda sadece yirmi bir yaşındayken annemi kanserden kaybettim. O zaman bana çok uzak görünen, ama şu an yavaşça yaklaşmakta olan altmış dört yaşında. Ondan sonra babama olan nefretim arttı. Babam yetmiş dört yaşında ve hala hayattaydı.

Hayatımda kaç kez ona baba diye seslendim hatırlamıyorum. Disiplinli hayatını, her şeyi ince eleyip sık dokumasını, bazen cimriliğe varan tutumluluğunu sevmiyor, işe girmenin de verdiği maddi özgürlükle kendi evime taşınmak istiyordum. Annemim ölümünden dört sene sonra bunu gerçekleştirebildim. Bana maddi manevi yardım etti ve yeni evimde huzurla oturmam için elinden gelenin yaptı. Özgürdüm ve babamdan kurtulmuş, kendime ait bir düzene kavuşmuştum. O ise Üsküdar’da kendi doğruları ve eski evi ile yaşamaya devam ediyordu. Ben doğalgazdım, o sobaydı; ben kablolu tv idim, o antenli televizyon, ben banka kartı idim, o banka kuyruğu; ben hayattım, o ise yavaş yavaş ölüyordu. Evime ziyarete geldiğinde ona bunları ispatlamaya bayılırdım. Sessizce onaylar ve benim konforumdan memnun olur, ama kendi hayatının dışına çıkmazdı. Evimin tamirat tadilat işlerini yaptırır, Mart ayında vergileri öder, sağlıklı beslenirdi.

Yurtdışında çalışmaya giderken ondan ayrıldığım için hüzünlendim. Bir buçuk sene Almanya’da yaşadım. Avrupa’yı gezdim. Tatillere İstanbul’a gelip arkadaşlarla görüştüm. Babamı arabayla gezdirdim. Almanya’dan kesin dönüş yaptım. Bir sene çalışmadım. O ara İngiltere’ye gidip orda delicesine alışveriş yaptım. Döndüm ve yeni işe girdim. Babamla görüştüm. Bende kaldı. Ben onda kaldım. Ona bağırdım, öfkelendim. Statik hayatından midem bulanıyordu. Adeta hiç değişmiyordu. Hayatımın arka planında kalmış ama hep de orda olmasını istediğim silik bir figürdü.

Kırılma noktalarımdan en büyüğü, hayatımın en önemli kararını vermemde olan dirayetli ve destekleyici tavrıydı. Çok büyük bir karar arifesinde, sabahlara kadar uyumuyor ve düşünüyordum. Çaresizdim. Onun maddi ve manevi desteğine ihtiyacım vardı. Yine sabahladığım bir gün erkenden beni aradı ve şunu dedi: “Yap kızım. Maddi manevi arkandayım. Sen bu işi daha fazla sürdüremezsin. Ben buradayım.”

Bundan birkaç yıl sonra ise büyük bir haksızlığa ve yanlış anlamaya maruz kaldım. Çevremde olan hiç kimse bana hak vermiyor, herkes karşı tarafı haklı görüyor ve beni gizliden gizliye veya alenen suçluyor, kendimi ispat edememek ve doğruları gösterememek beni kahrediyordu. Durumu babama telefonla anlattığımda sesi çatallaştı, hüzün ve isyan doluydu babamın sesi ve bana hayatımdaki en değerli cümleyi söyledi : “ Hayır sen bunu yapmazsın, ben seni tanıyorum kızım, sen asla bunu yapmazsın!”

Babam, beni dünyadaki herkesten iyi tanıyordu. Babam beni seviyor, koruyor ve benim için gerekirse dünyayı karşısına alıyordu. Babam dürüsttü, doğruydu ve hakkaniyetliydi.

Başarısız bir evlilikten bir kızım olduğunda da babam yanımdaydı. Yaz aylarını Alanya’daki yazlıkta babam, kızım ve ben geçiriyorduk. Artık çalışmıyordum. Babam torununa çok düşkündü. Onunla oyunlar oynuyor, aktiviteler yapıyor, gezdiriyordu. Kulakları az duymaya başladığından bağırarak konuşmak zorunda kalıyor ve onu işitme cihazı almaya ikna edemiyordum. Çalışma hayatım bittiğinden beri birlikte daha çok zaman geçirir olmuştuk. Eskisi kadar toleranssız olmasam da yine kavgalarımız oluyordu. Yılın yarısını Alanya’da, yarısını İstanbul’da geçiriyordu. Eksikliğini hissediyordum ve daha sık görüşüyorduk. Babam iyi bir insandı. Sadece dışarı tezahürü daha sert veya netti. Hiçbir yeni fikre baştan sıcak bakmaz, ama daha sonra ikna olurdu. Artık doğalgaz, ATM kartı, işitme cihazı ve kettle kullanıyordu. Dışarda daha fazla yemek yer olmuştuk. Aynı diziyi seyrediyorduk. Beraber denize giriyorduk. Ama sonra ta derinlerden gelen bir öfkeyle en ufak bir tetikleyici ruhumu ele geçiren bir krize dönüşüyor, bağırıyor, onunla kıyasıya kavga ediyor, annem ölmesine rağmen o hala hayatta olduğu için lanet ediyordum.

Kızımı doktora götürmüştüm ve Alanya’da alt kat katımızda oturanlar aradı. “Baban öldü” dediler. İki gün ses çıkmayınca pencereden girmiş ve ölüsüyle karşılaşmışlar.

Haberi ilk duyduğum an içimden bir kuş kana çırpıp sonsuzluğa doğru gitti. Boşlukta yüzüyor gibiydim. Bir şey hissedemedim. İnanamadım. Doktor muayenehanesinde bayılmam, eve kadar ağlayarak gitmem, insanların haber alıp eve gelmesi, Alanya’dan uçakla gelen cenaze, hiç kimseyle konuşmak istemeyip odama çekilip delicesine ağlamam bir sis perdesi ardından zihnime doluşuyor şu an.

Ama unutamadığım iki an var. Musalla taşından alınan ve cenaze arabasına koyulacak olan tabutun peşinden “baba, babacığım, gitme” diye bağıran ve o akşam “ baba ocağım söndü” diye diye Üsküdar’da babasının evinde o kalabalığa inat yatağın üstünde iç çeke çeke ağlayan küçük bir kız çocuğu vardı. Birilerinin çocuğu olmaktan, birilerinin evine girip özgürce buzdolabını karıştırmaktan, nasılsa affedileceğini bilerek canı istediği zaman babasına bağırmaktan, şımarmaktan, dertleşmekten arık hayatı boyunca mahrum kalacak küçük bir kız çocuğu. Babası ölene kadar hiç büyüyemeyen, hep arkasında dağ gibi babasın varlığını hissederek “bana bir şey olmaz” diyebilen, babasıyla yaşadığı hayatı har vurup harman savuran o küçük kız çocuğu, babasının yatağında ağlaya ağlaya büyüdü ve yataktan gözlerinin feri bir daha hiç geri gelmeyecek şekilde, birden otuz yaş büyüyerek kalktı.

İçimdeki acının sıcaklığıyla Alanya’ya, zamanın babamın kalp krizi geçirip öldüğü an donduğu o eve gitmek ve etrafı toplamak zorundaydım. Yatağın kenarında duran pijama altı, komodindeki gözlüğü, masadaki okunmuş gazetesi, mutfaktaki yarısı içilmiş çayı, buzdolabındaki yiyecekleri, askıdaki gömlekleri bana ayrı ayrı tokat attılar. Her tokatla bir yaş daha büyüdüm. Kalbim kaslarına, ciğerlerim bronşlarına kadar ağrıyordu. Doksan dört yıllık hayat; yapayalnız, bir yatağın başucunda, kimseden yardım isteyemeden sona ermiş ve cenazeyi belediyenin battaniyesiyle kaldırmış ve uçağa koymuşlardı. Babam yoktu artık. Sizin hiç babanız öldü mü?

Aradan on sene geçti baba. Ben bu on sende yirmi yaş büyüdüm. Gitgide sana daha fazla benzemeye başladım. Dürüstlük, ahlak, çalışkanlık, müzik ve edebiyat sevgisi, sorumluluk sahibi olmak, Atatürkçülük, çağdaşlık, özgür ruhluluk, prensip sahibi olmak ve hedeflerle yaşamak gibi sonsuz meziyetimi meğer senden almışım. O zamanlar deli gibi öfkelendiğim hemen her şeyi yapma sebebini şimdi anlıyorum. Sen, içi yumuşacık ama dışarı tezahürü sert olan çok iyi bir babaydın. En zor zamanlarımda yanımdaydın. Bana kazandırdığın erdemler şu anki ben olmamı sağladı. Sana minnettarım. Bir gün kucağına oturup sana “babacığım” demedim ama sen artık benim bu hayattaki kahramanımsın. Mezarının başında sana “babacığım” dediğimi duyuyor musun? Eğer duymuyorsan, söz veriyorum bir gün buluştuğumuzda sana bunların hepsini anlatacağım ve sana her gün “ babacığım” deyip boynuna sarılacağım. Çünkü kahramanların da sevgiye ihtiyacı vardır. Senin gizli bir defter tutmana gerek yoktu. Yokluğun bana en büyük ders oldu. Seni çok seviyorum ve çok pişmanım babam…

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.