İNSANIN İÇİNDEKİ AŞK ASLINDA NE İŞE YARAR?

 Aşk, elinizdeki en güçlü şeydir. Ona iyi sahip çıkın. Yalnız bir insana aşık olmak benim görüşümce insanın sahip olduğu en mühim şeyi boşu boşuna harcaması demek oluyor.

  “Aşk sarhoş eder ve haramdır.” Diye bir cümle okudum geçenlerde. Tabi konuya vakıf olmayan birisi tarafından yazılmıştı. Aşk sarhoş etmesi aslında gerçek olabilen bir şeydir. Fakat alkolün etki ettiği gibi bir sarhoşluk değil, bundan daha farklı. Aşık olmanın bir haramı yoktur. Haram olan şey (mesela zina) ya da haddinden fazla şehvet. Fazla şehvet, nikahının bulunmadığı bir kadına karşı duyuluyorsa bunu belirtmek isterim ki bu haram. 

 Sen bir kadına aşık oldun diyelim. Buna beşeri aşk denir. Bu aşkların kaynağında aslında şehvet duygusu saklıdır. Karşı cinse duyduğun, içindeki şehvet duygusu bazen aşka dönebilir. Bu konuda bir hadis-i şerif vardır, çoğunuz bilirsiniz zaten. Aşağı yukarı şöyle bir şeyden bahsedilir hadis-i şerifte: “Aşık olan kimse, aşkını gizleyip öldüğü taktirde şehittir.”

 Peygamber Efendimiz S.A.V, burada beşeri aşk hususuna değinmekte. Bunun da öz mantığında şu vardır.  Beşere karşı duyduğun aşkın özünde aslında şehvet gizlidir. Bir adam aşık olduğu vakit, aşkının şiddetine göre yavaş yavaş benliğini kaybetmeye başlayabilir. Eski büyüklerimizin beşeri aşkları hastalık olarak, hatta zehir olarak tanımlaması bu yüzden olsa gerek. Zaten Arapçada “Aşk” kelimesinin manası zehirli sarmaşık demektir. 

  Eğer bir insan başka bir insana aşık olursa bu aşk – ki burada sarmaşığa benzetilir- aşık olan insanı sarar ve yavaş yavaş tüketir, tükettiği şey ise insanın bizzat hayat enerjisidir. Aslında bir insanın gerçekten aşık olabilmesi öyle sanıldığı gibi kolay bir şey değildir, tarihte veya günümüzde bunun örnekleri nadir görülür. Çoğu insan bir başka insanı çok sevmektedir. Hatta aşık olduğunu sanabilir fakat gerçekte aşık değildir. Çok sevmek aşık olmak demek değildir. Aşık olmak düşündüğümüzden daha derin bir şey aslında.

  Özetlemek gerekirse Efendimiz S.A.V, bahsi geçen hadis-i şerifte söylediği: “İnsanın aşkını gizlemesi ve bununla ölmesi.” Demek, o kadar yoğun ve şiddetli bir duyguyu hatta hastalığı -ki buna gönül hastalığı derler-, Allaha karşı olan hayasından ve sevgisinden dolayı içinde tutar, burada aslında çok çok büyük bir nefis mücadelesi söz konusudur. Bu kişinin nefsiyle bu kadar şiddetli bir savaşa tutuşma sebebi, Allaha karşı olan sorumluluğundan uzaklaşmamak içindir. Eğer böyleyse, bu kişi her ne kadar aşık olsa da bunu içine atarak kimseye söylemeden yaşayıp öldüğü vakitte, ölene kadar böyle büyük bir nefis savaşına girdiği için Rabbimizin elbette takdir ve rızasını kazanacaktır. Bu yüzden Efendimiz S.A.V, müjdelemiştir ki “O kişi şehittir.” Der. 

 Eğer bir adam aşık olup, aşık olduğu kişiyle evlendi diyelim.  O adamın aşkı yıllar içerisinde sönerek yerini sadece sevgiye bırakır. Çünkü beşeri aşkta vuslata varılınca aşkını yitirme söz konusudur. İstediği şeyi elde etmiştir artık.

  Yazının başındaki konuya geri dönecek olursak. Aşık olan insan haram işlemiş olmaz. Lakin aşkı sebebiyle, Allahın yasak ettiği bir işi yaparsa o zaman haram işlemiş olur. Burada işlediği haram aşık olması değil, haram olan başka bir fiili yapmasıdır. Bundan tövbe etmesi gerekir. 

Buna örnek, hepimizin ibret alması gereken bir hikaye vardır; 9. veya 10. asırda yaşayan ünlü bir şeyh vardı. Kendisi alim ve mübarek bir zattı. Etrafında pervane olan onlarca müridi ile insanları hidayete erdirmek için uğraş verirdi. Fakat şeyhte olsa, Allah onu imtihan edecek ya. Bir gün kendi diyarını ziyarete gelen, ama Hristiyan olan bir kız görmüş. Zamanla bu Hristiyan kızına aşık oluvermişti. İçinde günden güne büyüyen bu aşka dayanamayıp bir gün memleketinden kalkıp kızın yaşadığı diyara kadar gitti.

 Kızı bulur bulmaz ise evlenmek üzere kızı ailesinden istedi. Fakat kızda az hayın değildi. Karşısındaki bu şeyhten, kendisine duyduğu aşkı ispatlamasını istemiş. Bilinçli olarak, bir Müslümanın asla yapamayacağı şeyleri yapmasını istemişti.  Önce domuz yemesini istedi, şeyh bunu bir süre reddetse de günler geçtikçe içindeki aşka dayanamayıp en sonunda, “Madem ucunda sevgiliye kavuşmak var yapayım.” Dedi. Fakat isteklerin ardı arkası kesilmedi, kız sürekli başka şeyler yapmasını istiyordu. İçki içip sarhoş olmasını, ibadetlerini kilisede yapmasını… İstedi de istedi. Aşkını elde etmek isteyen şeyh çaresizce hepsini yapmıştı. Artık ne şanı vardı, ne itibarı, ne de etrafında pervane olan müridleri. Zamanla etrafındaki müridler artık onun yoldan saptığını, aklını yitirdiğini düşünerek birer birer dağılmışlardı. Son bir müridi kalmıştı yalnızca yanında, ne olursa olsun o hep yanında kalmıştı, belki yaptığından vazgeçer umuduyla. Ama kız en sonunda yapacağını yaptı ve evlenmekten de vazgeçti. Onca şeyden sonra!

Yanında kalan son müridinin duaları kabul olmuş olmalı ki, Şeyh çok büyük bir hataya düştüğünü anlamış. İçindeki aşkı bir kız için kullanmıştı, maşuku için her şeyden vazgeçmiş. Her şeyini kaybetmiş, üstelik sonunda kıza da kavuşamamıştı. Artık oralarda durmasının da bir manası kalmamıştı. Yaptığı hataların farkındaydı elbet. Samimi bir tövbe ederek  geri kalan ömrünün sonuna kadar yaptığından pişmanlık duyarak, Kabe duvarında dua edip tövbe etmek için kalan o son müridi ile beraber Mekkeye gitmek üzere yola koyuldu. 

Zaman içerisinde şeyh samimiyeti sayesinde, Allah katında kaybettiği itibarı ve değeri geri kazanmıştı. Mevla ne büyük bir merhamet sahibiydi ki kulunun başka bir kul için, yaratıcısına karşı yaptığı onca ayıptan sonra onu huzuruna geri kabul edebilir ve onu affedebilirdi. Belki de Allah bu imtihan ile bir bakıma da yüceliğini ve merhametini, göstermek istemişti. 

Şeyh son müridi ile Hristiyan topraklarını terk edip tekrar Allah yolunda bir yolculuğa çıkmışken, yaptığı onca şeyin çok fena olduğunu anlayan kız büyük bir pişmanlık duymuş hem de o reddettiği şeyhin yokluğu bir süre sonra yüreğine oturmuştu. Bu sefer şeyhi bulmak üzere kız onların peşinden yola koyulmuş. Aylarca süren bu yolculukta en sonunda bir çölde şeyh ve müridine yetişebilmiş ve tüm yaptıklarından pişman bir halde olduğu yere yığılıp kalmıştı. Bu sefer aşk sarmaşığı kızı sarmalamış ve aylar boyunca onu halsiz bırakmıştı, şimdiyse kavuşmak istediği kişinin kollarında tüm yaptıklarından pişmanlık duyarak kelime-i şehadet getirerek iman etmişti. Bundan kısa bir süre sonra ise can vermişti. Onun arkasından bir süre sonra şeyhte bu dünyadan ayrılmıştı. Belki de ömrünün sonuna doğruda olsa iman etmiş olan maşukuyla Ahiret hayatında beraber olacaktı.

Kabeye yalnız varmıştı son mürid. En başından beri bunun Allahtan olduğunu bilen, ne olursa olsun şeyhi ayıplamayan ve kendi başına gelmemesi için dua eden. Asıl imtihanı kazanan o son mürid…

Ve bu hikayede burada onlar için devam etse de bizim için bitmişti. İbret alınacak çok şey vardı.

Bana göre insanın içindeki, aslında büyük bir güç olan bu aşkını en doğru şekilde değerlendirmesi lazımdır ki oda bu aşkı beşeri aşktan ilahi aşka çevirmesi olur.  Allaha aşık olmak benimde hep içimde ukde kalan, yaşamak istediğim, nasıl bir duygu olduğunu hep merak ettiğim bir şeydir. Zaman zaman bunun hayaliyle yaşarım. 

Umuyorum ki zihnimde böyle bir düşünce, gönlümde böyle bir isteğin olması da Allahtan ötürüdür. Belki beni de bu yola layık görür. Yalnız şu bir gerçektir ki eğer birini seviyorsan önce sevginin ispatını yapabilmen, sevgilinin senden istediklerini yapabilmen gerekir. Tıpkı size betimlediğim bu kısa ama derin hikayedeki gibi. Fakat buradaki fark maşukun bir kul değil Allahın kendisi olmasıdır.  Allahın kulundan istedikleri ise kutsal kitabımızda ve Peygamber Efendimiz S.A.V in yaşantısında mevcuttur. Talip bunları yaptığı takdirde, Allaha olan sevgini ispat etmiş olur. Bu belki de içindeki sevginin aşka dönmesine ve yolların en güzeli olan, sonunda Fenafillah mertebesi olan ilahi aşk iklimine girmesine vesile olur.

 Yalnız bu iklim, öyle gül bahçesine benzemez. Dikenlidir. Aşık maşukuna varana kadar karşısına çıkan her eziyet her zahmet onun aşkını daha da perçinleştirir (eğer gerçekten aşıksa), gerçekten aşık değilse eğer, daha ayağına batan ilk dikenden sonra vazgeçer aşkından.

 Allah kendisini sevdiğini iddia eden bir kulunu görünce, o kulun bu iddiasını  ispatlamasını ister. Buna layık olup olmadığını imtihan eder. Onun içindir ki bu dünya üzerinde rahatıyla yaşayıp ölen hiç bir Allah dostu olmamıştır. En önce Peygamber Efendimiz S.A.V in yaşadığı hayatı düşünün mesela. Ne zahmetler, ne eziyetlerle yaşadı.

Hem Peygamberler hem de Allah dostları hayatta uğradığı her eziyete, her zorluğa sevdikleri için katlandılar. Hepsinin sevgiliden geldiğini biliyorlardı. Aşkını ispat etmek için her eziyeti kabul eden şeyh efendi misali.

 Ondan sonraki Allah dostları bu zahmetli hayatı, vuslata giden yolda aşklarını daha da kuvvetlendirmek için bir araç olarak gördüler ve bunu öyle kullandılar. Fenafillaha vardılar benliğini kaybetmek, yok olmak, hiçlik mertebesi olan bu mertebede Allah ile bir oldular. Daha dünya hayatındayken ölmeden ölen oldular. Yani maşukuna kavuştular.

 Onun içindir, Yunus emre dedi ki: Ne cennet gerek ne huri, sen isteyene ver onları, bana seni gerek seni.

 Aşkın pazarında canlar satılır, satarım canımı alan bulunmaz. Demiş yine bir başka sözünde. Siz aşkı aşıktan öğrenin. O size güzel anlatır.    

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.