in ,

Hocam Şerif Mardin'le Osmanlı Türk Modernleşmesi Üzerine Mülahazalar

Geçtiğimiz yıllarda kaybettiğimiz, bilime adanmış koca bir ömür; Şerif Mardin. Kendisinden bizzat ders alamamış birisiyim, lakin yazılarını, çevrim içi yayınlarını ve yayınlanmış konferanslarını okumuş birisi olarak kendisini Türk Düşünce Tarihi ve Osmanlı Modernleşmesi üzerine hocam olarak görürüm.

Bazı zamanlarda, çevrim içi veya televizyon platformlarında Osmanlı’nın geri kalıp kalmadığını, yıkılışının sebepleri ve gelişmesinin önündeki engeller gündeme çokça gelmektedir.

Yazımı bu kaygıyı ele alarak ve yine kendisinden ilham alarak kaleme aldım. Onun kitaplarını önüme dizilmiş bir halde onunla sohbet etmişte duyduklarından esinlenerek kaleme almış amatör bir araştırmacı yazarım.

Kültür

Toplumun, eğitim, teknoloji, din, toplumsal ilişkiler içinde ortaya çıkan sorunları kendilerine özgü yöntemlerle çözen yola o toplumun kültürü denir.

Robert Redfield göre kültür iki kola ayrılabilir: Biri kırsal kesimdeki küçük, imece usulüne dayalı lakin dışarı kapalı küçük gelenek ve kent/şehir gibi büyük yapılarda oluşan açık ama birbirine kapalı, iş birliği esasına dayanan büyük kültür.

Gökalp, Kültür değerlendirmesinde her medeniyetin iki kültürü olduğunu söyler, resmi medeniyet ve halk medeniyeti. Lakin Gökalp’e göre diğer medeniyetlerde bunu farkı ayırt etmek oldukça güçtür. Türk medeniyetinde ise bu net bir şekilde görülmektedir. Türklerde Resmi Lisan,Resmi Edebiyat, Resmi İktisadi-yat yanında bir de bundan çok farklı bir Halk Edebiyatı, Halk hukuku, Halk Ahlakı dili bulunmaktadır. Bunun temel sebebini ise Türklerin bir medeniyet inşasında kendi medeniyetleri üzerine inşa etmek yerine başka medeniyetleri terkip (bir araya getirme, birleştirme) etmelerinden kaynaklandığını iddia eder.

Bazı kültürler ideoloji haline gelir bazı ideolojiler ise bir kültür malzemesine dönüşür. Mardin ideoloji tanımını iki yollu yapar;var olan bir yapıyı devam ettirmeye ya da yeniden şekillendirmeye yarayan bir fikir/fikirler bütünü. İkincisini daha sonrasında ‘Ütopya’ olarak tanımlar.

Osmanlı Modernleşmesi dönemini değerlendirirken yeni bir düşünce ortaya atar; İdeoloji Kapanı. Tarihsel bir okuma yapıldığında, Osmanlı’nın çöküş ve modernleşme döneminde ikili hatta üçlü bir halk yapısı görülür. Saray ve çevresi (özellikle ulema kısmısı der) kendini modernleşmeden uzak tutmuştur. Yalnızca bazı paşaların çocukları ilim tahsil etmiştir.Bu da o dönemde entelektüel çekicilikten kaynaklanmaktadır. Yani okumak, bilmek saygınlık kazanmıştır. Ancak belli bir süre sonra okulsuz bilginler sürüsü daha öne çıkmıştır.

İdeoloji Kapanına gelecek olursak, ikili imgeye kanan, Osmanlı idarecileri, imparatorluğun batış devrinde alt sınıfların düşünce ve yaşayışlarına gereken önemi vermemişlerdir. Yani üst sınıfın sınırlarını genişletmek ve alt sınıfları müşterek bir milli hayata katmak anlamında bir faaliyette bulunmamışlardır. Bu durum ise bir takım topluluk, grup ve çetelerin oluşmasına sebebiyet vermiştir.

En büyük etkisi ise son iki yüz yılda başta Avrupa medeniyetleri hem idari hem de halk sınıfı açısından büyük bir modernleşme ve sosyal bir devire girerken, Osmanlı imparatorluğunun en yavaş ilerlediği alan olmuştur. Yıkılışını getiren nedenlerden biride budur.

Toplum ve Sınıf

Osmanlı Modernleşmesi, toplumların farklılaştıkları ve merkezileş-tikleri bir durumdur. Avrupa da, feodalizmin yıkılması ile başlayan bu süreç,burjuvaziyi ortaya çıkarmış, aydınlanma dönemi düşünceleri girift ve itaatkar toplumu farklı alanlara yönlendirmiş, yıllar sonra oluşan zenginlik sonucu sanayi devrimi ortaya çıkmış ve bunun sonucunda da büyük halk kitlelerine dayanan işçi sınıfı oluşmuştur.

Bazı fonksiyonlar merkezde toplanırken –mesele kamu gücü, meşru kolluk kuvvetleri,vatandaşlık kavramı, milli kültür, kanunlar ve ticaret kuralları– öte yandan yeni gruplar, oluşumlar, topluluklar ortaya çıkmıştır.

Burada Zizek‘in Kapitalizm savunmasına yer vermek isterim. Kapitalizm insana en büyük özgürlüğü veren sistemdir. Ne kadar karşısında durmaya çalışılsa da,onun karşısına çıkma şansını veren yine kapitalizm kendisi olmaktadır. Geçmişte yalnızca soylu, rahip ve aristokrasi kısmına mensup olan kişilerin yapabildiği bir takım faaliyetler artık toplumun en alt tabakasındaki kişi tarafından gerçekleştirilebilmektedir. Bugün ressam olabilmek, bir işletme sahibi olabilmek, iyi bir alanda ilim tahsil edebilmek Kapitalizmin bize verdiği en büyük hediyedir.

Lakin Vahşi Kapitalizm olarak adlandırdığım bir olgu vardır. İnsanların aslında karşı çıktığı şey budur. Fazla üretim, aşırı tüketim ve kontrolden çıkan zenginlik durumu. Bazı insanlar mağazalardaki psikolojik pazarlama taktiklerine karşı çıkar, bazı insanlar sırf bir markanın isminden dolayı normalin belki de on katı kadar para vermeyi reddeder. Bu gibi bir takım aşırılıklar insanların kapitalizmi saptırması ve vahşileştirmesi sonucu ortaya çıkar.

Tekrar konumuza dönecek olursak, Şerif Mardin‘in, Osmanlı Siyasi Hayatına dair yazdığı bir makalede merkez kültürü/toplumu ve çevre kültürü/toplumu ayrımına değinir. Bu ayrım Osmanlı Modernleşmesi düşüncesini anlamak için temel taşlarından biridir.

Manheim‘in “toplumsal seferberlik” kavramına atıfta bulunarak,merkez-çevre kopukluğunun Osmanlı medeniyetine büyük bir tahribata uğrattığını söyler. Toplumsal seferberlik, kısaca ‘modernleşme öncesi birbirine girift olan sosyal yapıların  farklılaştık-tan sonra yeni araçlarla toplanması ve bir bütün olarak harekete geçirilmesi anlamını taşır.

Toplumsal seferberlik, modernleşme ile gelmektedir.Modernleşme ulaşım ve haberleşmeyi geliştirir. Yeni ulaşım yolları, telgraf,kitap basımı, posta teşkilatı, basım yayın organları gibi gelişmeler toplumsal haberleşmeyi ve uzmanlaşmayı geliştirir. Böylesine bir seferberlik ancak bütünleşme halinde -toplumun bütünü olarak- gerçekleştirebilir. Eğer sadece bir bölge gelişir ve uzmanlaşması sonucu dengesiz bir ortam oluşur.

Burada ki Merkez, İstanbul, çevre ise Anadolu ve diğer bölgeler olarak ayrılmaktadır. Uzmanlaşma, gelişme açısından bir şehir ve koca toprak parçalarının karşı karşıya gelmesi korkunç bir dengesizlik oluşturmaktadır.

Bir toplum kısmi ihtiyaçlarını karşılayabilir, geri kalan ihtiyaçlarını ise diğer bölgelerden sağlar, bu ise tamamlayıcılık olur.Merkezi ve gelişmiş bölge sürekli gelişip büyürken, diğer bölgeler daha tedrici bir şekilde ilerler. Ancak Merkez ve Çevre hem haberleşme hem iktisadi açıdan birbirlerine bağımlı olursa -karşılıklı bağımlılık- birbirlerinin eksiklerini kapatırsa, bu toplumsal seferberliğe dönüşür. 19. Yüzyılda Osmanlı imparatorluğunda ekonominin haberleşmeden geri kalması böyle bir olaydır.

Bu dönemi irdelemeye devam ettiğimizde Osmanlı Modernleşmesi açısından, sınıfsal ayrım hem ‘katılaştı” hem de ‘yumuşadı’.Katılaştı çünkü zamanın haberleşme ve ulaşım kaynaklarına başta saray çevresi erişebiliyordu. Zamanla bu üst tabaka arasında yaygınlaştı. Lakin hiçbir zaman halk nazariyesinde bir gelişim sağlanamadı. Katılaştı çünkü zamanla batı kültürünü alanlar eskiye göre kendilerini halktan daha ayırdılar. Yumuşadı çünkü sınıf duvarlarını muhafaza etmek haberleşme imkanlarının gittikçe geliştiği bir ortamda zorlaştı. Çalışmamızın bir kısmı bu çelişme ile beliren duruma ilişkindir.

Muhakkak Osmanlı Modernleşmesi esnasında toplumsal seferberliğin hızından tatmin olmayan kişiler ortaya çıkacaktı. Bunlara biz ‘kanaat önderleri’ deriz; rahatsız oldukları ya da doğru olmadığını düşündüklerin bir şeyi, düşünceyi, eylemi topluma açıklar ve ateşli bir şekilde saldırarak, toplumu etkiler/yönlendirirler. Bunun en büyük örneği dönemin önemli yazarlarından Namık Kemaldir.

Özetle, Osmanlı imparatorluğu, 19. yüzyılın başlarında kültür bakımından “küçük” ve “büyük” geleneklerin bütünleşmediği bir durumdaydı. Aynı zamanda İmparatorluk Batı’nın geçirmiş olduğu ve sosyal yapısının yeniden yoğuran “Ayanlık inkılabı“, “Pazar inkılabı” ve “Sanayi inkılabı” önemli tarihsel gelişmelerden uzak kaldığını söyler Mardin.

Ayanlık inkılabı, Avrupa da ‘etats’  olarak ifadesiyle eşraf (yönetim) birliklerinin hakimiyetidir. Pazar inkılabı ise Batı’da ülke genişliğinde veya sınır ötesi bir Pazar oluşturma çabasıdır. Sanayi inkılabı ise hepimizin bildiği makine kullanma ile başlayan fakat en önemli sonuçları toplumsal olan bir evredir.

 Sanayileşme, asıl makineleşme-den önce toplumların kümelenmesini değiştirdiği için önemlidir. Bunlardan biri sanayi proletaryasının öne çıkmasıdır. Osmanlıda imparatorluğunda her biri sosyal yapı yoğurması getiren bu hareketlerden biri -ayanlık- son derece güdük kalmış,diğerleri görülmemiştir. Osmanlı modernleşmesi temelsiz kalmıştı.

Parantez açmak gerekirse bugün sanayi proletaryası hafife alınmakta, muhafazakar kesimler tarafından tarumar edilmektedir. Sanayi proletaryası günümüz devletlerinde sosyal açıdan büyük katkılar sağlamıştır.Sağlık sigortası, işçi kanunu, asgari ücret, vardiya kısıtlaması gibi bir takım argümanlar bu gibi toplulukların mücadelesi sonucu kazanılmış haklardır.

Kapitalizm

Yukarıda zikrettiğimiz konular “Kapitalizm” kapısına çıkmaktadır. Modern dönem öncesi zenginlik daha çok sosyal ve siyasal fonksiyonlara bağlıyken zaman geçtikçe kendi başına bir değer taşımaya başlamasıdır. Oysa, Osmanlı düzeninde servet, tüketim ve yatırım kullanılmasının yanında önemli bir oranda siyasi destek sağlamak için etrafına taraftar toplamak veya bağışta bulunup cami yaptırarak toplumda yer edinmek için bir araçtır. Maalesef ki günümüzde bu düzen hala yerine korumaktadır.

Şerif Mardin’in su pasajı oldukça vurucudur;

Servetin geleneksel kullanılma yollarında biri de eşitler arası hediyeleşmedir. Mesela bugün bile bir oranda Türk toplumunda mahalle hayatı mahalle sakinlerinin birbirlerine olan karşılıklı yardım bağları ile kenetlenmiştir. Bunun Osmanlı siyasal sınıfındaki görüntüsü rüşvettir(!). Kısacası, geleneksel bir toplum için iktisadi bakımdan modernleşme servetin bu Pazar dışı fonksiyonlarının azalmasıdır.

Servetin kapitalist dışı toplumlarda siyasi ve sosyal fonksiyonlarını gören ve buna eklenti yapan Karl Polanyi, servetin kullanımını üçe ayırmıştır. Birincisi, Pazar; Bu servetin modern anlamdaki kullanımıdır. Değişim para ödenmesiyle belirlenir ve ona dayanır. Servet, ayrıca yeniden dağıtım sisteminin bir parçası olarak da görülebilir. Mesela modern dünyada merkezi otorite gelir vergisi yoluyla üretileni bir merkezde toplar ve isterse yeniden dağıtır. Son olarak, servet bir karşılıklılık sistemi içine bir dolaşım yapar. Bu, Mardin’in tanımıyla eşitlerin hediyeleşmesidir.

Bu yazı, küçük kültürün ve tutucu Osmanlı devlet adamlarının ülkülerinin değişmemesi sonunda, Batı toplumunda normal karşılanan tüketim tarzını Tanzimat boyunca yadırgayışlarının ortaya çıkarmayı denemektir.

Evrensellik

Mardin, Ayrıca ‘Evrensellik’ kavramına da önem atfetmiştir.Evrenselliğin tanımını yaparken, Talcott Parsons‘ın geliştirdiği tanımı kullanır. Parsons her toplumun kültürünün ya da daha yerel ya da daha evrensel bir yönü olduğunu söyler. Modernlikle beraber gelen bir unsur evrenselliğin toplum ilişkilerinde gittikçe yer etmesidir.

Daha açıklayıcı olmak için Mardin’in verdiği şu misale kulak verebiliriz; Eğer bir insan dünyayı ‘yönetenler’ ve ‘yönetilenler’ olarak görüyor ve kendisinin o kültür içindeki tutumu bu gruplardan birine dahil olmasına dayanıyorsa, bu ‘yerel’ bir tavırdır. Ancak bir insan kendisini insanlığın bir parçası olarak görüyorsa bu evrensel bir tutumdur.

Hiçbir kültür, yöneliminde, yalnız evrensel veya yerel değildir. Ancak ‘Evrensellik’ modernleşme ile birlikte gelme eğilimi vardır.Osmanlı imparatorluğunda seçkinler kültürü, halk kültürüne göre daha evrenseldi. Fakat yerellik, yönetici sınıfların ayrılığı gibi konularda,Osmanlı kültüründe kendisini kuvvetle hissettiriyordu. Tanzimat ve bir takım yapısal değişikliklerle birlikte sisteme evrensel değerler daha kesif bir şekilde girmeye başladı. Mesela reaya gibi tamamen idareciye bağlılığı ifade eden kavram, yerini Tebaa gibi bütün Osmanlı yurttaşlarını kapsayan bir terime bıraktı.Osmanlı Modernleşmesi bu konuda bir adım atabilmişti.

Böylece Alafranga yaşam, bu açıdan kişinin düşüncesini değiştirmesini gerektirir. Bu çalışmada ki soru,davranışlar bir kere bu şekilde değişmeye başladığında, başkalarını peşinde sürükleyip sürüklemeyeceğidir.

“Bütün toplumların ortak bir yönü sosyal denetim veya “yoldan çıkmışkişileri, bu davranışlarını yaymalarına veya onları meşrulaştırmalarına engelolmak için lekelemek ve tecrit etmektir.”

Kapanış

Osmanlı romanı, Osmanlı Modernleşmesi için az yararlanmış bir kaynaktır. Oysa yazılanlar dönemin seçkin çevrelerini ve halleri hakkında bize önemli bilgiler verir. Bu kaynaklar ayrıca, Osmanlı aydınlarının sosyal değişmenin getirdiği sorunlara nasıl yaklaştıklarını da kaynaklık eder.

Bu aydınların üzerinde durdukları iki temel konu,kadının toplumdaki yeri ve üst konumdaki beylerin batılılaşması-dır. Büyük çoğunluğu ise toplumsal ve siyasal değişimleri inceleyen tezli romanlardır.Tanzimat fermanı ilan edildikten yirmi sene sonra Şinasi ‘Şair Evlenmesi’ eseri ile çoktan önceki evliliklerle alay etmeye başlamıştı bile.

Osmanlı Modernleşmesi üzerine yazımız burada sonra ermektedir. Eğer bu konuyu daha derinlemesine bir şekilde tahlilini yapmak isterseniz, dönemin eserlerini okumanızı tavsiye ederim. Ayrıca ülkemizin önde gelen bir çok yayın evi Osmanlı romanlarını yeniden düzenlenmiş ve basılmış bir şekilde kitapları piyasaya sürmüştür.

Hem Osmanlının yıkılışının sebeplerini anlamak hem de yeni Türkiye Cumhuriyetini kavramak için Osmanlı Modernleşmesi okunması,okutulması gereken önemli bir konudur.

okur

Yazar: Mr.Peki

Merhaba, bilgi yoldaşlığının pek değerli yolcusu, ben herkesi "peki" kelimesi ile irite eden, aslında hiç bir şeyin takıntı haline getirecek kadar önemli olmadığını insanın kendi istek ve arzularına göre yaşaması, herhangi birisinin başkasının hayatını zehir etmemesi gerektiğini yansıtan bir şahısım. Sizler gibi bende kozmosta asılı duran dünya adlı gezegen de, Türkiye coğrafyasında yaşıyorum. Her bir kitabı tuğla misali başına çarpan, büyük düşünürler gibi devrim niteliğinde yürüyüşler yapan, yemek yapmada Gordon Ramsay'i taklit eden ama tatlarının bir öğrenci damağını tatmin etmekten öteye gitmeyen mutfak aşığı ve uzay, zaman ve ötesine ulaşmayı ideal edinmiş bir sanatçıyım. Bilmem belki de kraldan çok kralcı da olabilirim. Hiç bir şeyi ayırt etmem, mesela kitaplar: buldukça astronomi, fizik ve Popular Science okuyan ve araştıran, gerekse alanıma giren;siyaset, uluslararası ilişkiler, tarih, felsefe, sosyoloji, psikoloji ve dahasını okuyan birisiyim (Pek tabii bolca roman okurum, nitelikli romanlar!). Hakeza yemeklerde de durum böyle, yemeklerden beklentim olmaz ve her yemeği beğenirim, çünkü onlardan bir beklentim yok. O yemeğin kendi dairesi içerisinde bana vereceği lezzeti önemserim, ki bana göre böyle olmalı. Sanırım yemekten çok bahsettim 😀 . Olabildiğince internette bulunamayan, bulunsa da büyük kısmının bir kirliliğe bulaşmış yazılar yazmaya çalışacağım. Bunun haricinde kendi yazı çalışmalarımı da sizlerle paylaşacağım. Hiçbir şekilde okur kaygım yok. Cemil Meriç'in dediği gibi hür tefekkürün iradesi olmak gerekiyor, ha bir de üstat demiş ki bilen bildiğini anlatmalı, o bununla mes'uldur, ancak bilen kişinin etrafındakiler yolunu kaybetmişse bilen kişi ne yapsın. Sanırım böyleydi. Emin değilim ama anlatmak istediği buydu sanırım. Neyse, tanıştığıma çok memnun oldum.

Blog Okur

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.