Hiçliğin Kenarından – 1.Kısım

Burada sadece bir adamın rastgele almış birtakım notları ve düzensiz kelime öbekleri mevcuttur. Notlar büsbütün karalamaca olsa da gerçeğin kendisi gibi iğrenç ve sıkıcıdır.

Hiçliğin Kenarından

1.Kısım

Ne diye başladım ki yazmaya? Dünyada yapılacak başka mühim mesele kalmadı da bu iş mi kaldı tek? Çevremde olup bitenlere kayıtsız bir şekilde ahmakça geçirirken günlerimi, bu yazı meselesine geri döndüğümden beri, zihnimin içini yiyip bitirecektir kelimeler ve düşler aç kurtlar gibi. Pek matah bir şey de sayılmaz ya; paragraflarca doldurulan sayfaların beni iyi mi yoksa daha da kötü mü ediyor, bilmiyorum. Bana bunu araştırmak kalıyor. 

*

İnsan geleceği olmadan yaşayabilir mi? Bütün umutlarını, hayallerini, sevinçlerini ve düşlerini aldığınızda geriye kalan salt benliği için ölüm ancak bir hediye olur. Bedene fiziki olarak bir şey olmadığını bilirsiniz; madden zarar görmediği halde yüreği sıkışır, nefes alamaz, aldığı hava yetmez olur, kalbi bile durur, içinde bulunduğu çıkmaz sokağın yolun sonu olduğunu düşünür; artık onun için sadece karanlık vardır; çevresindeki doğayı, yaşamı ve canlılığı göremez; beyni çoktan ruhunu çöküşe getirmiştir bile. Uykunun acılarını geçici olarak hissizleştirmesi gibi, onu da bu ıstırabından kurtaracak, dertlerini dindirecek ve acıyla geçen günlerine son verecek olan ölüm, artık huzur dolu bir anne ya da bir sevgilinin kucağı gibi sarmalayacaktır. İnsan, geleceği olmadan nasıl yaşasın ki?

Gemide geçen aylardan sonra, bu yolculuğumun ve burada bulunuşumun gerçek sebebini kavramış bulunuyorum: Korku! Korkunun eseriydi bütün bunları yaşiyor olmam. Ben de herkes gibi korktum ve cesaret gerektiren atılımları sergilemek yerine garanticiliğe ve para hırsına sadık kalan her insan gibi davranıp, özgürlüğümü kiraya verdim. Şimdi burada oturup düşünsem de, geleceğe yönelik sözde muazzam düşler kursam da, değişen tek şeyin rotamız ve mevkiimiz olduğunu gördükçe, zihnim de kendini salıveriyor, kaygılı bir sabırsızlık içinde takvim yapraklarını yırtıyordum. Artık burada geçirdiğim her dakika, yapmam gereken her mesele için mide bulantıları, baş sancıları geçiriyorum. Bir an geliyor dünyadaki en mutlu adam oluyor, bir an geliyor karanlığın içinde hapsolmuşum: Zihnim de benle alay ediyor. O ne unutuş, o ne kahroluştur ki gözle görünür hayaller var burada, etrafımda hayaletler kol geziyor, tam bir ruh çağırma atmosferi gibi puslu deniz. 

Özellikle yağmur. Ah o yağmurlu günler. Gözleriniz dalar. Şimşek hızında çakan düşüncelerinizi takip etmezsiniz, onlar da su gibi damlacıklar halinde parça parçadır. Yağmurun her damlasını bir bir işitir olur kulaklar, onlar da ahenge katılır ve gevşer. Böyle zamanlarda omuzlarınızı şu şekilde kaldırır, boynunuzu şu şekilde içeri gömersiniz. Sular camlara, alabandalara vurur. O an dünyanın en huzurlu insanı sizsinizdir. Yapacak bir iş de yoktur. Aslında yapılacak iş her zaman vardır, sadece siz yapmazsınız.

İnsanın ihtiyaçları sadece karbonhidrat ve proteinden ibaret değildir. Bir telefon aracılığıyla, sadece kıçı kırık bir telefon ve kıçı kırık derecede zayıf bir internet bağlantısıyla, istirahat saatlerinde ruhumu hiç olmadığım yerde hiç olmadığım o kişiyle sakinleştiriyorum. İşte bu saatlerde ben, olduğum veya olmak istediğim kişi oluyor, dünyadan benden daha mutlu başka bir insan tanımaz olabiliyorum. Ancak bir iki saat geçtikten sonra tekrar o iğrenç gerçekliğe, kısılıp kaldığım bu demirden tabuta dönüyorum. Herkes konuşuyor. Her şey bağırıyor. Sessizliğe ihtiyacım var. Burada sessizlik yok. Her dakikası, her saniyesi gürültüyle dolu. Her günüm rezillikle ve hasretimden ötürü cehennem ateşinde yanan yüreğimi daha fazla keder ve acıyla doldurarak geçiriyorum. Gitmek istiyor ama bir yandan da kalmam, devam etmem gerekiyor. Bir iş, zorunlu olarak yapılan bir işte insan ne kadar hevesli ve sağlıklı olabilir ki? Bu insan, akli dengelerini gözünü her açtığında kendisini içinde bulduğu tuzaklarla dolu yerde nasıl koruyabilir? Kendisine nasıl saygısı kalsın bu insanın, başkasına da saygı gösterebilmesi için? Günün sonunda huysuz ve işe yaramaz mı oluyorsun?

Bıktım. Buradan bezdim.

Şimdi burada bana birkaç akıllı gelip de ahkam kesmeye kalkışmasın diye ayrıca detay verecek, kendimi ve yaşadıklarımı ispatlama gayesine düşecek değilim. Hoş, öyle insanlar oldukça ne kadar çabalarsanız çabalayın illa burunlarını sizin işinize sokmasını, başınızda dikilip akıl vermesini iyi bilirler. Onları engelleyemiyorsunuz. Genellikle beyinleri çamurla dolu insanlardır bunlar.

*

Aslında büyük bir tezadın içindeyim. Eğer hayatımı bu yönde ilerletmeseydim -daha az acı çekip çekmeyeceğim konusunda hala bir kanıya varabilmiş değilim- ne onunla tanışırdım ne de şimdiki ben olurdum. Buradaki en büyük etken kuşkusuz gemilerde yaşadıklarımdır. Aslında şimdiki ben olup olmaması o kadar da önem taşır mı bilmem, tezatlık tam da olması gerektiği gibi çalışıyor. Onun ismini burada vererek deşifre etmek niyetinde olmadığım için, kendisi de uygun göreceği takdirde bu andan itibaren onun lakabını kullanmayı seçiyorum. Nora ile aramızdaki bütün o görünmez bağlar, ruhlarımızın birlikteliği, her ne kadar gemide bulunmaktan nefret etsem de burada bulunduğum için olabilir. Bunu da henüz kestirebilmiş değilim. Çünkü onunla gemideyken tanışmadım. Ama yine de bizi o gün o noktaya iten şey, yıllarımı üzerinde harcadığım deniz olabilir miydi? Bana bunu araştırmak düşer. Ama sanırım şimdiden nasıl bir sonuca ulaşacağımı biliyorum. Eğer gemilerde çalışmaya karar vermeseydim, Nora ile asla tanışamayabilirdim. Kuvvetle muhtemel onunla denk gelmemiz, benim karamsarlığım sonucunda doğru zamanda doğru yerde olmamdan kaynaklanıyordu. Karamsarlığımı da gemilere borçlu olduğumu düşünürsek…Ah, neyin nasıl gerçekleştiğini bu zayıf insan aklımızla hala daha bilemiyoruz. Fazla irdeleyemeyeceğim, nihayetinde, işte buradayım. Ve Nora benim için bu dünyadaki en kıymetli kişi. Şimdilik bunu bilmek bile ruhumu nasıl coşturuyor anlatamam. Onunla geçirdiğim her saniye için, olmadığından emin olduğum ama sonraları kafamı karıştıran bir takım olaylara şahit olduğum için hala kararsız kaldığım Tanrı dedikleri varlığa ya da güce minnettarım. Bir noktada rastlantısallığın önemini yitirecek kadar çok denkleşme üst üste gelince, insan bazı şeylere minnet duygusunu gösterme ihtiyacı duyuyor.

Bitmek bilmeyen makine uğultusunda onun sesi var, sonsuz gibi gelen ufkun ötesinde onun silueti, geceleri beni kabuslarımdan uzaklaştıran şey onun ruhu, alabandalardaki yüz ona ait, aramızdaki coğrafi mesafenin gerçekliğini yitirip gitmesi onun eseri. Eğer en başına dönseydim yılların ve sorulsaydı bana tekrardan, onunla tanışmak için yine aynı acıları çekmeye razı gelirdim. Nora’nın bendeki tesirinin ne kadar kuvvetli olduğunu, devam edebilecek gücü nasıl onda bulduğumu karşıma alıp ona bir bir anlatmak isterdim. Dünyada olmak istediğim tek yer onun sevgi dolu kucağından başka bir yer değil.

***

yazar

Yazar: Cem Ceylan

Bilerek ve isteyerek bir işe girişmiş ama sonunda kendi çukurumu kazmıştım. İki işten birini seçemez olunca, ikisini de yüzüstü bırakanlar gibiyim. Sırf, salt hıncımdan dolayı sevmediğim işi yapmaz olabiliyordum. Bu hıncımla kime kötülük ettiğimi açıklamak elimde değil, bunu ben de bilmiyorum; bildiğim bir şey varsa, o da iş yapmamakla bütün zararı olsa olsa kendimin çekeceğidir. Gelecek zararı bilmekle birlikte, denizciliği bırakma fikri bile tek başına, dertlerime tuz biber ekiyordu.

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.