Bu Hikayede Herkes Mutsuz

                                                                                                        “ Sevmek sahiplenmenin en güzel yoludur herhalde; 

                                                                                                                                                                    Sahiplenmek ise en çirkin yolu.”Jose Saramago

  

 Bir kurum olarak aile her çağda ve her toplumda çok zor olmuştur. Değişmeyen gerçeklerle örülmüş bir yaşamdır aile olmanın hukuku… Bu yaşamın içinde var olan bizler üzerinde de çok derin hasarlar bırakır bazen… Kimimiz farkında olmadan yaşayıp gideriz bunun… Kimimiz ise… Yaşamımızın büyük bir kısmında bu hasarları örtmekle ya da onlardan kaçınmanın yollarını aramakla geçiririz zamanı. Aldığımız bu yaraların kişiliğimiz üzerinde bıraktığı o izler… Onları ne kadar silmeye çalışırsak çalışalım silemeyiz yine de. Bu anlarda yaşadığımız o savunmasız halimizle de hem kendimize ve hem de etrafımıza daha çok hasar veririz.

    Bir çocuğun bağcıklarını bağlama şekli, bir kedinin adı, bir rafın üstündeki kutu… Parçalanmış bir ailenin çatlakları… İtalyan yazar Domenıco Starnone, tüm bu çatlakları Bağlar adlı romanında ele alır. İçinde debelenip durduğumuz aile denilen o bağı ve onun yükümlülükleri altında nasıl ezildiğimizi anlatır bize. Aile denilen gönüllü yaratılan bu hapishanenin(…) tüm pencerelerinden bakar bunu yaparken. Pişmanlıklar, intikam, ego, bencillik, acı ve başarısızlıklar… Hayatın tam da kendisidir anlatı aslında.

  Kitabın kapağından içeri dalan okuru terk edilmiş bir kadının kocasına yazdığı mektubu karşılar: “Unuttuysan hatırlatayım muhterem beyefendi eşinim ben senin. Bir zamanlar bu hoşuna gidiyordu; şimdi ise aniden seni rahatsız eder oldu, biliyorum. Bana ne olduğunu anlat buna ihtiyacım var. Benim bir işimin olmadığını, nasıl geçineceğimi bilmediğimi unuttun mu? Dikkat et sabrım taşmasın, Aldo. Aklıma koyarsam bunu sana çok fena ödetirim.”

     “ Yaşam, isimsiz ve anısızken, yapayalnızdı bir zamanlar. Elleri vardı, ama dokunacak kimsesi yoktu. Ağzı vardı, ama konuşacak kimsesi yoktu. Yaşam hiçbir çağ ile tanımlanamıyordu henüz. İşte o zaman arzu yayını gerdi ve fırlattığı arzu oku yaşamı ikiye böldü ve yaşam iki kişi oldu. Bu ikisi buluştular ve gülüştüler. Birbirlerine bakmak güldürüyordu onları ve birbirlerine dokunmak da.“ diyor Galeano Aynalar kitabında. Ya sonra…  Ne oldu da birbirlerine bakmaktan sıkıldılar?

     Aile, onu oluşturan bireylerin hiç değişmeyecek ve sımsıkı bağlarla bir daha çözülmeyecek şekilde bağlanması mıdır? Yaşam dediğimiz ve oradan nasıl firar edeceğimizi bilmediğimiz bir kimlik hapishanesi mi burası gerçekten? Hepimiz için aynı anlamı mı taşır? Vanda için aile olmak; hep beraber öğlen yemeği yiyecekleri, biraz da televizyon seyredip iyi geceler dileyecekleri bir evdir sadece. Aldo’ya göre ise değişmesi gereken kalıplaşmış görevlerin yüklendiği gereksiz bir kurumdur. Aileye farklı anlam yükleyen bu iki insan… Nasıl bir arada yaşayabilirler ki…

   Yaşanılan, iki cinsin değişen dünya karşısında rollerini yeniden inşa edememeleridir. Bunun nedenleri, sonuçları, geleneksel aile kurumu, anne ve baba rolleri kurmacanın içinden okuyucunun belleğinde kendisini sorgulamasına neden olur. Vanda’nın mektuplarının içine sızan okur kocaya kızarken bulur kendini. Ama suçlu arama suçu ortaya çıkarma değildir mesele. İki cinsin toplumsal kabullerin üzerinden değişime bakışı ve varoluş sorunudur. İhanet eden adamın davranışını etrafında kabul gördüğü sürece devam ettirmesi ve eve geri dönme kararını almasına neden olan olay (zaten gevşek bağlanmış olan aile bağının)  üzerinden düşünmemizi ister Starnone. Aldo’nun sokakta kötü giyimli ve iki çocuklu bir kadın gördüğü bir anda;  “Onların yanında, ailemle birlikte olmalıyım ve değilim” diyerek eve dönme kararı alması… Ama gerçek…Âşık olduğu genç kadının özgür dünyasında kendine yer edinememesidir. Uğruna terk ettiği kadından daha değerli olduğunu düşünür Vanda ise… Her ikisi kendilerine inandırdıkları yalanlar üzerine yeniden çatlayan evliliklerinin sahte dünyasının duvarlarını örerler. Gerçek bir affedilmenin olmadığı geçmişle hesaplaşmanın yapılmadığı ve yalanlar üzerine kurulmuş birlikteliktir artık bu… 

   Dünyadaki özgürleşmenin ve değişim rüzgârlarının yaşandığı 70’li yıllarda geçen bu hikâyede, hayattaki tek amacı sadece iyi bir eş ve anne olmak olan Vanda ile ondan daha cesur, özgür ve burjuva hayatı yaşayan Aldo’nun genç sevgilisi Lidia üzerinden kadın ve dönemin sınıfsal değişimini de gösterir Starnone. “Beni bir kez beğendiğine göre her zaman beğeneceğinden emindim. Gerçek duyguların özelikle evliyken, değişmeyeceğini sanıyordum. Böyle bir şey belki de olabilir ama sadece yüzeysel insanların başına gelir o yüzeysel biri değil. Sonra değişim çağına girdiğimizi, senin bile her şeyi aniden bir kenara bırakmak gerektiği hakkında akıl yürütmeye başladığını, kendimi belki de ev işlerine, para idaresine, çocukların ihtiyaçlarına çok fazla kaptırdığımı düşündüm. Aynada gizli gizli kendimi incelemeye başladım. Ben nasıldım neydim? İyi bir eşten ve başarılı bir anneden daha fazlası olmalıydım.”

   Aşkın kendinde zaten var olan o çatlaklar… Sağlam temeller üzerine kurulamayan birliktelikler… Mutsuzluğun ilmek ilmek örüldüğü aile ilişkileri… Tüm sırlar… Aradan yıllar geçmesine rağmen geçmişin tüm o yaralarındaki birikmiş irin, kabuğunun içinden çıkıp evdeki tüm eşyaların kırıklarıyla savrulur etrafa. Hayatla kendi hesaplaşmalarını daha yapamamış kaldıkları yerden hayata devam ettiklerini zanneden kadın ve erkeğin bu sahte yaşamları evin dağılan eşyaları altından bir bir yüzeye çıkar. Tüm bu yapbozun kaybolan en büyük parçası ise çocukların yaşamlarıdır.

   Mutsuzluk içinde çocukluğun geçtiği ev… Çocuklar için çok daha büyük bir kâbustur. Asıl trajedi de buradadır zaten. “…ailemizi alakadar eden yegâne bağ, bize hayatımız boyunca işkence etmiş olandır. Anne babamız bize çok eğitici dört sahne öğretti. İlkinde annemle babam genç ve mutluydular; biz çocuklar da bu cennet bahçesinde keyif sürüyorduk. İkincisinde babam başka bir kadın bulup onunla tüydü, annem keçileri kaçırdı, biz çocuklar da cennet bahçesini kaybettik. Üçüncüsünde babam fikrinden cayıp eve geri geldi, biz çocuklar da gene dünya cennetine girmeye çalıştık. Annemle babam da bize sürekli çabamızın boşa olduğunu gösterdi. Dördüncüsünde cennetin asla var olmadığını ve cehennemle yetinmemiz gerektiğini öğrendik.”

  Kendi tercihleriyle bir araya gelmiş kadın ve erkeğin kendi ruhlarındaki yaraları onarmadan yaptıkları bu birliktelikte kim suçludur peki? Hikâyenin hangi kahramanı daha mağdurdur?  Aile bugün de aynı mutsuzluk kozasını örmeye devam etmiyor mu? Kapana kısılmış gibi hissetmemek için neyi feda etmeye hazırız? Neden bir kafesten diğerine koşuyoruz sürekli? Kendimize yeni kafesler yaparak sevgisiz bir yaşamın içinde yaşamak… Yaşanmamış yaşamın kıyısında zamanı doldurmayı beklemek… Tüm bunların yerine en baştan varoluşumuzu aramamız gerekmez mi? İşte bunu yapabilirsek… O zaman hayatı daha az hasarla atlarız belki…

 

  Tıpkı Kundera’nın dediği gibi; “Sadece tek bir hayatımız var ve bu hayatı öncekilerle karşılaştıramaz kusurlarımızı gelecekteki hayatlarımızda gideremeyiz.”

 

Kaynak:

https://www.zendalibros.com/domenico-starnone-hay-contar-verdad-propia-experiencia/

Domenıco Starnone, Bağlar, Yüz Kitap

 

 

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.