Bir Uygur Aydını olarak Turghun Almas

Turgun Almas, Çin işgalindeki 30 Ekim 1924 yılında günümüz Doğu Türkistan (Uygur Özerk Bölgesi) Kaşgar’da dünyaya geldı. Uygur  alimi, yazar, şair ve tarihçidir. Kaşgar şehrinde başladığı ilkokul eğitimini Gulca şehrinde tamamlayan şair, Yüksek öğrenimini Urumçi şehrindeki Darulmuellimin enstitüsünde tamamlar  

Amas, Enstitüyü bitirdikten sonra Karaşehir’e ilkokul öğretmeni olarak atanır. 1947 yılı Mayıs ayında Turgun Almas ve arkadaşları, Kaşgar’da gösteri yürüyüşü yaparlar. Bu gösteri yürüyüşünden dolayı tutuklanarak hapse atılan şair, 8 Nisan 1948 yılında, halkın yoğun baskısı sonucu hükümet tarafından serbest bırakılır. Hapisten çıkan şair, aynı yıl Gulca şehrine giderek burada “Alma” (Elma) gazetesinde çalışır. Daha sonra da Urumçi şehrindeki “Tarım” dergisinde çalışır. Turgun Almas, Çin işgal rejimi  tarafından ev hapisine alınır 11 Eylül 2001 yılında Urumçi şehrinde vefat eder.

lk defa 1941’de “KAYTMAYMİZ” (Dönmeyiz) adlı şiirini yayınlar. Yıl 1943. Çin’e karşı propaganda faaliyetlerinde bulunduğu için hapsedilir. O hapishanede iken, “TUTKUN” (Tutsak), “GİRİP MOMAY” (Biçare Nine), “CEMİLE”, “AZATLİK ME­ŞELİ” (Özgürlük Meşgalesi), “İKİ TAMÇA YAŞ” (İki Damla Yaş) gibi şiirleri yazarak özgürlüğe olan ümit ve arzularını yansıtır.

Doğu Türkistan’ın kuzey batısındaki üç vilayetinde, ırkçı ve sömürgeci Çinlilere karşı ayaklanan halk, 12.11.1944 günü Gulca şehrinde “ŞARKİ TÜRKİSTAN CUM­HURİYETİ”Nİ kurmuşlardır. Turgun Almas bu cumhuriyeti candan alkışlar ve Ürümçi’deki bu cumhuriyete karşı olan Çin yanlısı hainlere karşı “SATKUNGA ÖLÜM” (Ha­ine Ölüm) adlı şiirini yazar. Şair 21.7.1947 günü tekrar tutuklanır. Şarki Türkistan Cumhuriyeti hükümetinin, genel olarak Doğu Türkistan halkının baskısı ve isteği ile şa­ir 8.4.1949 günü hapishaneden salıverilir. Aynı yılı o Gulca’ya gelip, “ALGA” (ileri) ga­zetesinde çalışmaya başlar.

Yıl 1949, Sonbahar. Doğu Türkistan’da yeni bir dönem başlar. Kurtarıcı görünümü altında bütün Çin’i ele geçiren Çin komünistleri, Doğu Türkistan’da da Çin zulmünden inleyen birçok insanlara ümit getirir. Bu ümit ışığı altında kurtuluşu arayan Turgun Al­mas 1950-1953 yılları arasında Ürümçi’de emniyet müdürlüğünde sorumlu görevler üst­lenir. Çevri ve edebi işler ile uğraşır. Fakat, çok geçmeden, tıpkı Mirseyt Sultangaliev ve Zeki Velidi Togan gibi Turgun Almaş da, kurtarma propagandası ve komünizm per­desi arkasına gizlenen Çin gerçeğini görür ve anlar. Aldandığının farkına varır. Artık Turgun Almaş için yürüyebilecek tek yol ve yapılabilecek tek iş vardı: Siyasi hayattan çekilmek ve çok iyi bildiği düşmanının dili ile milletinin tarihinin derinliklerine dalmak. Evet, Turgun Almas en doğru olanını seçer ve yapar.

Esir milletlerin özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi önce kendini tanımaktan yani tarihini ve kültürünü bilmekten geçer. Bilhassa Uygurlar gibi uzun bir siyasi tarihe ve köklü bir kültüre sahip millet kendini tam anlamıyla tanıdığı an, o milletin kurtuluş mü­cadelesini hiçbir kara güç durduramaz. Millete mal olan manevi güç hemen maddi güce dönüşür.

Turgun Almas’ın Yayınlanmış Eserleri:

  • HUNLARNİNG KİSKÎÇE TARİHİ (Hunların Kısaca Tarihi)
  • UYGURLAR (Uygurlar)
  • UYGUR ÎDİKUT HANLİKİ (Uygur İdikut Hanlığı)
  • TÜRKLER (Türkler)
  • KİDİMKİ UYGUR EDEBİYATI (Eski Uygur Edebiyatı)

Hunların Kısaca Tarihi adlı eser Almanya’da Almanca, Eski Uygur Edebiyatı adlı eser Arabistan’da Arapça yayınlanmıştır, (s: 1-5).

Böylece yazar hakkında kısaca bilgi verdikten sonra, “Çin hükümeti bu kitaba ne­den bu kadar kızmıştır?” sorusuna cevap olabilir diye tahmin ettiğim bilgi ve ifadeleri sıralamaya çalıştım:

“Jeoloji ve arkeoloji bilimlerinin ünlü bilginlerinin Orta Asya’da yürüttüğü ilmi çalışmalarının sonucuna göre, tahminen bundan 8.000 yıl önce Orta Asya’nın tabiatında çok büyük değişiklikler olmuş, kuraklık afeti meydana gelmiştir. Bu sebeple ecdatları­mızın bir kısmı Asya’nın doğu ve batı taraflarına göç etmek zorunda kalmışlardır. İşte o zaman Orta Asya’nın doğusu olan Tarım ovasında yaşayan ecdatlarımızın bir kısmı Altay dağları üzerinden şimdiki Moğolistan ve Baykal gölü etrafına gelip yerleşmişlerdir. 840 yılında ise, Moğolistan’dan Şin-Cang’a (Doğu Türkistan’a) tekrar göç eden bu Doğu Uygurları, bundan 8.000 yıl önce Tarım ovasından Moğolistan ve Baykal gölü etrafına göç eden ecdatlarımızın evlatlarıdır” (s:8).

Yukarıdaki ifadeleri kullandıktan sonra yazar, Orta Asya’nın yani Doğu Türkis­tan’ın da aslında Türk toprağı olduğu sonucuna varır ve bu sonucu yer-su adları ile ispat eder (s: 13). “Hayır, Uygurlar gelmeden önce buralarda başka halklar (Çinliler, demek istiyor) yaşıyordu” diyen ırkçı Çin tarihçilerini yazar, “bu iddia tarihi kasıtlı olarak saptırmaktır” (s:40) ifadesiyle ağır bir şekilde tenkit eder.

Milattan önce 625 yılında ölen Turan padişahı Alp Ertunga ile İranlılara karşı öz­gürlük savaşçısı Tumris hakkında yazar şu ifadeleri kullanmaktadır: “Merkezi Asya halkla­rının ulu anası, akıllı, yürekli, vatansever Turan kadınlarının ünlü simgesi olan Tumris’in Alp Ertunga’nın üçüncü kuşaktan torunu olduğu ihtimale çok yakındır. Tumris’in adı Tömür (Demir) olup, Yunan tarihçileri tarafından Tumuris diye yazılmıştır” (s:56- 58).

“Tutem” sözcüğü şimdiki Avustralya’da yaşayan Papauslarin (Avrupalılar onlara İndiyanlar, diyor) dilinde “onun nesli” anlamını verir. Bizim ecdatlarımız kurtu kendile­ri için tutem yapmışlarsa, Hindular ineği, Çinliler ise ejderhayı tutem yapmışlardır (s:63-64). “Uygurların, Hunların ve Türklerin etnik kökeni aynıdır” (s:75).

Turan kahramanlarına karşı hissedilen sevgi ve aynı tutem, aynı etnik köken ifade­leri Çinlileri çok rahatsız eder. Onlara göre, Uygurlar, Hunlardan ve Türklerden farklı bambaşka, yani Çinlilere biraz daha yakın ırktır. Böyle olduktan sonra elbette, Uygurla­rın toprağı Çinlilerin toprağı olacaktır.

“Türk” sözcüğü güçlü anlamında olup, bir ırkın adıdır (s: 177). “Göktürk hakanlığı kurulurken, “Türk” sözcüğü sadece Altay’daki Türkleri gösteren etnik anlamını kaybeder. Çünkü Türk Hakanlığı devrinde Türk denilen ad Türkçe konuşan ırk ve kültür bakı­mından bir birine benzeyen veya yakın olan Uygur, Oğuz, Kırgız, Kıpçak, Çigil, Basmil, Türgeşler ile sonradan Türkleşmiş Kitanların ve başka halkların ortak millet adı ol­muştur. İşte o zamandan bu yana Türk sözcüğü Türk hanlığı topraklarında yaşayan bütün halkın milli ve siyasi bütünlüğünü belirten bir ad olmuştur” (s: 179)

Çin’in tarih boyunca Türklere karşı kullana gelen tedbiri, bir birine karşı kışkırt ve parçala yut, olmuştur (s:199-200).

Çinli melikelere evlenmek Türk hanları için alışkanlık haline gelmişti. Çuluk Han Çinli melike Yeçing ile evlendi. Yeçing 621’de Çuluk Han’ı zehirleyip öldürdü (s:205).

Yazar, 630 yılında cereyan eden Çinlilere karşı özgürlük mücadelesinin kahramanı Kürşad hakkında yazarken, bu tarihi olgudan esenlenerek, ümit ve heyecanını hiç gizlemeden şu satırlar ile ifade etmektedir: “Yüce ruhlu, arıslan yürekli kahraman Kurşad’ın adı, özgürlük ve bağımsızlık için mücadele eden ve mücadele etmekte olanların kalbinde ebedi yaşadı ve yaşayacaktır” (s:211).

Çinlilerin Türklere karşı savaşta elde ettiği zaferler, genelde askeri güç zaferi değil, politik hile zaferi idi. “Onlar Türkleri bir birine karşı kışkırtıp zayıflattı ve Türklerin eliyle Türkleri yendi” (s: 231).

“Uygurlar Türk halkları içinde sayıca çok ve en savaşçı bir topluluk olduğu için, Türk düşmanları onların bu üstünlüklerinden yararlanmak amacıyla onları her türlü yol­larla Türklere karşı kışkırtmıştır” (s:232).

“Çin 750 yılındaki Talas savaşında yenildikten sonra, ta 1757 yılına kadar olan 1000 yıl içinde Orta Asya’ya el uzatamamıştır” (s: 241).

Çin devleti, Tang sülalesi döneminde Orhun Uygur Devletine vergi olarak her yıl 20.000 top ipek kumaş ödemiştir. Bu durum 757 yılından 840 yılına kadar tahminen 100 yıl devam etmiştir. Bu vergiyi Çin’in saray tarihçileri “hediye” denilen güzel sözler ile örtbas etmişlerdir (s:253).

Çin imparatorlarının kendi kızlarını Türk hakanlarına karı olarak vermelerinin sebep­lerini şu üç noktada toplayabiliriz:

1. Çin ile Türk devleti ortasında yapılmış anlaşmaları kefaletlendirmek.

2. Türk devletine gönderilen Çin prensesleri aracılığı ile, o devletin iç işlerinden ha­berdar olmak.

3. Çin melikesinden doğmuş şehzadeler aracılığı ile o devleti nüfuzu altına almak, şehzadeleri kışkırtma yolu ile o devleti parçalamak (s:264-265).

“Çin’in elçi ve tüccarları Çin’in başkenti Çangen’den küzeye doğru Çin Seddi’nden geçerek Uygur devleti toprağına gelirlerdi. Sonra kuzeydeki Uygur başkenti Karabalasagun’a girirlerdi. Oradan batıya doğru yürüyerek Altay dağları üzerinden Beşbalık’a ge­çerdi. Beşbalık’tan batıya doğru hareket ederek, İli ovası, Yedisu üzerinden Ortalık Asya ve Batı Asya’ya ulaşırlardı. İşte bu yol Uygur Orhun hakanlığının topraklarından geçtiği için, tarihte bu yola “Uygur Yolu” denilmiştir” (s:277).

Çin ve Avrupa tarihçilerinin, yanısıra bizim de “İpek Yolu” diye adlandırdığımız bu yolu, tarihçi Turgun Almas “Uygur Yolu” diye adlandırarak ona geçmişten buyana tarih boyunca süre gelen ulusal anlamını kazandırmaktadır.

Kırgızların isyanı sonucu Orhun Uygur hakanlığı 840 yılında yıkılır. Uygurların büyük bir kısmı Pan Tekin liderliğinde batıya, Ögi Tekin liderliğindeki bir kısmı güne­ye göç eder. Ögi Tekin Çin başkenti Çangen’e elçiler gönderip yardım isteğinde bulu­nur. Uygurlar 756-762 yılları arasında Çin’de cereyan eden Onglük-Söygüm isyanını bastırıp Tang sülalesini kurtarmış ve çok miktarda askeri yardımda bulunmuştu. Fakat, Tang sülalesi geçmişteki o kara günlerini unutup, iki yüzlülük ile Uygurlara yardım et­meyi kabul etmez. Pan Tekin liderliğindeki batıya göç eden Uygurlar ise batıdaki kendi kardeşlerinin yardımı ile orada başka devletler kurar (s: 289-295).

“Uygurlarda eski zamanlardan bu yana kahraman erkeklere saygı gösterme gelene­ği vardı. Bu elbette bir rastlantı değil, Uygurların tarihinden kaynaklanmış birikimdi. Çok eski zamanlardan günümüze kadar her hangi bir halk kendi vatanını düşman saldı­rısından korurken, kahraman erkeklerden oluşan bir orduya dayanmıştı. Uy­gurlar eskiden savaş gücü çok yüksek olan atlı orduya sahipti. Onlar sayıca kendilerin­den beş hatta on hisse fazla olan düşman ordusu üzerine irkilmeden saldırıyor ve onları yerle bir ederdi. 756-762 yılları arasında cereyan eden Önglük-Söygüm isyanını bastır­mada Çin’e birkaç defa yardıma gelen Uygur ordusunun asker sayısı 50.000’den çok de­ğildi. Eski zamanlarda Uygur kızları kendilerine eş seçerken, erkeğin kahramanlığı ölçü olmuştur. Bu alışkanlık şüphesiz vatan sevgisinden ileri gelmektedir” (s: 308).

Yıl 840’ta Doğu Uygurları yani Orhun Uygurları batıya göç ederken, Orhun Uygur hakanlığının 200 yıllık uzun tarihini yansıtan “Köç-Köç Destanı” meydana gelmiştir. Bu destan, 13. yüzyılda yaşamış Iran tarihçisi Cuveyni’nin “Tarihi Cihanguşa” (Dünya istilacısının tarihi) adlı eserinde kaydedilmiştir (s: 311-315). “Köç-Köç Destanı” Uygurla­rın Orta Çağda yaratmış olan manevi zenginliklerinin en iyisi olup, bu destan Uygurla­rın dilini, tarihini ve edebiyatını öğrenmede değerli bir kaynaktır (s:319).

Uygur hakanlığının başkenti Karabalasagun’un uzunluğu 24 kilometre kadar olup, bu şehir 8-9. yüzyıllarda Tang sülalesinin başkenti Çangen’den kalsa Asya’da ikinci de­recedeki bir şehirdi. O zaman Çangen’i kuşatan surun uzunluğu 35 kilometre idi (s: 326).

Doğu Uygurları Şaman dininde, Batı Uygurları Buda dininde idiler. Şaman dini çok tanrılı bir din olup, bazı rivayetlere göre, “Manis” adında galebe Tanrısı da varmış. Bu yüzden 840’ta bir isyan ile Orhun Uygur Hakanlığını yıkan Kırgızlar, bu galebe şere­fine kendi hanlarına Manis unvanını vermişlerdir. Kırgızlardaki “Manas Destanı”nın adı herhalde bu “Manis”tan gelmektedir (s:328).

“Arapların Merkezi Asya halklarını diz çöktürme işgal eylemi tam 100 yıl (651-751) sürdü. Türklerin yenilgisi Arapların güçlülüğünden değil, belki Merkezi Asya halklarının arka tarafının güvensizliğinden ve kendi aralarındaki ittifaksızlıktan ileri geldi. Daha açık söylemek gerekirse, Araplar Orta Asya’ya saldırdığında, Doğu ve Batı Türk Hakan­lığı zor durumda idi. Memleket içinde cereyan eden huzursuzluklar dışarıdan Tang süla­lesi tarafından sürekli körüklenmekte idi. Çinlilerin Türklere karşı yüzyıllar boyunca yürüttüğü eylemleri sonucunu vermekte idi. Böylece iki cephe arasında kalan Doğu ve Batı Türklüğü Araplara karşı ciddi çaba gösteremediler” (s:411),

“Karahanlılar tarihinden bizim alabileceğimiz en acı ders nedir? Önce şunu söyle­mek gerekir ki, birleşmiş, güçlü, medeniyetli olan Karahanlılar devleti 1040 yılında Do­ğu ve Batı Karahanlı Devleti olarak ikiye bölünmemiş olsa idi, son dönemlerinde oldu­ğu gibi Karahıtaylara da, Selçuklulara da bağımlı kalmazdı. Belki yine yüzyıllar boyu yaşamını sürdürür, güçlü bir devlet olarak Orta Asya’nın ve Doğu ile Batı’nın gelişmesi­ne katkıda bulunurdu. Kendi toprağına kendisinin sahip olduğu mutlu bir nesilden şüp­hesiz daha nice Yusuf Hashacipler ve daha nice Mahmut Kaşgarlılar doğmuş olurdu” (s:573-574).

Okurlarımdan, yukarıdaki ifadelerin son cümlesini düşünerek tekrar okumasını is­terim: “Kendi toprağına kendisinin sahip olduğu mutlu bir nesilden şüphesiz daha nice Yusuf Hashacipler ve daha nice Mahmut Kaşgarlılar doğmuş olurdu”. Evet, Turgun Al­mas çok haklıdır, acıklıdır, hüzünlüdür…

“Tavgaç” sözcüğü hakkında biraz izah vermek yerinde olur. Bu söz “bağımlı” anla­mında olup, Çin’in Hunlar dahil kuzey komşuları tarafından Çin’e verilmiş bir addır. 7. yüzyılda yaşayan Doğu Roma tarihçisi Simokatta: “Tavgaç aslında Turanilerin sömürgesidir” diye yazmıştır. Çin kendi tarihinin birçok dönemlerinde Hunlara ve Türklere bağımlı kalarak her yılı belli miktarlarda ipek kumaş gibi şeyler ile vergi ödemiştir (s:590-591).

“Eski zamanlardan günümüze kadar olan savaş tarihinde, sayısı az ama yüksek ruhlu, cesur, intizamlı ordunun, sayısı çok ama ruhsuz, intizamsız ordu üstünden galip olduğuna dair kanıtlar çoktur. Bizim ulu, kahraman, akıllı ecdatlarımız az sayıdaki ordu ile düşmanın çok sayıdaki ordusu üstünden galip gelmenin şanlı örneklerini yaratmıştır. Bu gerçek Uygur tarihinden haberi var herkese bellidir” (s: 605).

Karahanlı devletinin tüccarları Çin’e (960-1279 yıllan arasında hüküm sürmüş Sung sülalesi devrinde) 30 defa gittiği halde, Sung sülalesi zayıf bir hanlık olduğu için, yolun uzaklığını bahane ederek, doğrusu Tangutlardan korkup, Karahanlı devletine bir defa bile Çinli tüccarlar gelememiştir (s: 666).

Liu Zhı Shiao adlı bir Çinlinin adı ile yayınlanan “Uygur Tarihi” denilen bir kitap 1987 ve 1988 yıllarında ardı ardına Pekin’de iki defa basılmıştı. Hem Çinçe, hem Uygurca basılan bu kitap 2 cilt halinde toplam 1200 sayfadır. Resmi emir ile yazılan bu dev ki­tapta yukarıda sıraladığım bilgi ve ifadelere hiç yer verilmemiş olmakla beraber zıttı ya­zılmıştır. Kitaba milli hain Seyfeddin Azizi övgü dolu 5 sayfalık önsüz yazmıştır. Ön­sözde yer alan: “Yazar bu eseri Marksizm-Leninizm ve Mao ülküsü ışığında yazdığı için eserdeki görüşler doğru ve gerçeği uygundur” cümlesi, bu kitabın nasıl bir kitap ol­duğunu anlamada yeterli ifadedir.

İşte Doğu Türkistan’da bugün Uygurlar hakkında bir biri ile çarpışan dev iki eser bulunmaktadır. Birisi ırkçı, müstemlekeci Çin resmi görüşünü yansıtan uyduruk   bilimsel  olmayan “Uygur Tarihi”dir. Öbürü, tarihi gerçekleri yansıtan bilimsel, fakat yasaklanmış olanTurghun  Almasın  yazdığı  “Uygurlar”dır.

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.