Anlaşılan O Dur ki, Işığı Görmek Öyle Kolay Değil!

“En iyi bildiğim hiçbir şey bilmediğimdir!” demiş ya Sokrates; bu yüzden o kadar erdem sahibi ki… Büyük filozof, düşünür vesaire değil benim için sadece, en erdemli kişi. Hep aklıma erdem gelir Sokrates deyince, önce erdem. Erdemli kişi nasıl olunur sorusuna cevap ararken öğrencisi Platon’un anlatısında kaybolduğum, kimi zaman da o zamanlar onları okumanın mantığını hala oturtamadığım için sayıp sövdüğüm üniversite yıllarım. Üniversitede okurken hala Sokrates, Platon okumanın mantığını anlamamış olmak, benim ayıbım. Ne yazık, dönemiyorum o yıllara ve geri getiremiyorum onları. Sokrates’ten nerelere geldim, anılarıma hangi ara gülmeye başladım, ben de anlamadım.

Maksadım Sokrates’in önünde bir kez daha saygıyla eğilmekti aslında. Hani Sherlock gibi bir adamın karşınızda “indeed” diyeceği inandırıcılıkta bu saygı. Nedeniyse, Platon’un mağarasında, bir arkadaşımın gördüğü ışık. Derslerde ilgiyi toplamak için hocaların ışığı mutlaka birine göstermesi gerektir ya; işte o yüzden bende de ışığı gören o arkadaşım hep. Mesela endoplazmik retikulum Ozan’dır hala, o derste ben de bir şeydim ama nedense hiç hatırlamam. Yalnızca ER kalmıştır aklımda orta 2’den beri. Neyse yine mağaradan nerelere geldim! Mağarada gördüğüm ışıktı asıl amacım çünkü o gördüğüm ışık, benim. Daha doğrusu bir ayna, kendime tutmayı sonunda başarabildiğim. Kendime her baktığımda kusurlarımı görebilmektir yolumu aydınlatan, ya da yoluma ışık düşüren. Zira her ne kadar kusurlarımı görsem de, onları değiştirmem için önümde hala fazlasıyla karanlık bir yol var. Yalnız bir mumu yakabildim bunca senede ben o yolda.

Buraya kadar kendimi kimseden farklılaştırarak bir şey yapmaya çalışmadım, yanlış anlaşılmasın. Kendimi aradığım yolculuğu paylaşıyorum yalnızca. Biliyorum ki, kendini dürüstçe tanımaya çalışan yalnız ben değilim ve kendi yolunu görmeyen çalışan ilk kişi hiç değilim. O yüzden bildiğiniz bir hikaye benimki. Yeni, daha önce anlatılmamış, uçsuz bucaksız bir hayal gücünün eseri değil… Yine de anlatmaya değer gördüm çünkü henüz mumu yakmayı başaramamış ruhlar vardır belki bedeninde esir. Bizim kurtarmayı başardığımızı ve kendimize dışarıdan bakabildiğimizi zannettiğimiz gibi, onlar da ilk adımı atmayı bekliyorlardır. İşte, görüyorsunuz ya, attığımız yalnızca bir adım, hiçbir şey başarmış değiliz. Yine de paylaşmak, bu yolların var olduğunu ancak karanlıkta kaldığını ve bunu bilerek başlayabileceğimizi birilerinin söylemesi gerekir bazen.

Kişisel gelişim kitapları okumayı, birinin bana “böyle yapmalısın” dediği videoları izlemeyi hiç sevmedim. Halbuki gerçekte biri bana, örneğin hayatımda, ne yapacağımı söylesin de düşünmeden yapayım ve şu düşünme, karar verme zahmetinden kurtulayım tembelliğini o kadar da severim. Keşke biri bana yapmam gereken mesleği, ama bana tam olarak uygun olanı, söylese de; ben de anlamaya çalışmadan o olsam. Hani Charlie’nin Melekleri’nde Natalie’nin kulaklıktan gelen emirlere göre hareket edip saçını savurduğu sahne vardır ya; işte tam olarak o. Yani sıfır özgür irade! Tabi teoride… Pratikte birinin bana bunu söylemesiyle içimdeki öfkenin suratına patlaması eşzamanlıdır. Dolayısıyla bunu yazarken fark ediyorum ki, tam olarak bu nedenle kişisel gelişim kitaplarındaki; sen yaparsın, sen şöyle güçlüsün, bunu fark et, bunu şöyle yap vesaireyi sevmiyorum. Yani içim almıyor.

İşte bu yüzden, aslında ben de bunu yapmak niyeti ile başlamadım yazmaya. Yalnızca benden başkalarının da aynı şekilde kendisini tanımaya çalışarak iyi ve kötü yanlarının farkında olmak istediğini tahmin ettim. Başkalarının da aynı yerde olduğunu görmek gerek, diye düşündüm. Bu düşünceden çıktım yola ve işte buradayım.

Kendimi tanımaya çalışırken ne bulduğuma gelince… Eskiden yaptığım her şeyi çok iyi yaptığımı düşünürdüm. Öyle bilmiş bilmiş konuşurdum ki, insanlar buna inandığı zaman benim bu kadar çok şeyi bildiğim düşüncesine nereden kapılmışlar diye bile düşünürdüm. Unuturdum yani kendi yalan reklamımı yaptığımı. Tabi insanlar da zamanla anlayınca bildiğimi sandığımı söylediklerimi aslında gerçekten de bilmediğimi… Buradaki bu üç nokta hüsrandır. Neyse ki çevremdekiler yeterince kibar da, söylemiyorlar tanıdıkça bende bulamadıklarını. Ama yiğidi öldür hakkını yeme, iyi reklamımı yapıyorum kendimin demek. Tabi keşke zekamı kendimle ilgili yalan haber üretmek yerine gerçekten onları yapmak için kullansaymışım. Ah ah, zamanında aklım olsaydı… Neyse geçmişe kızarak bir yere varamayacağım için şimdiye kızıyorum. Çünkü zamanında yaptığım yalan haberlerin yenilerini yapmaya devam ediyorum. Hala tüm kılıfları örtüyorum kendimin üzerine, parlatıyorum bir güzel kendimi ve ta da: ben olmayan bir ben! Ve inanır mısınız, hala inandırıyorum kendime, hem de aynı insanları. Demek ki arada bir yerlerde tutarlılık gösteriyorum farkında olmadan da insanların inancını tazeliyorum.

İnsanlar istedikleri kadar inanadursunlar bana, ben kendime inanmıyorum ki. İçimdeki kayıp, yolunu bulmaya çalışan küçük ruhu nereden dışarı çıkacağımı bulmaya çalışarak onun dışarıda olduğu hikayesini anlatmaya devam ediyorum yalnızca. Yazıyorum bu yüzden sık sık, belki harflerde bulurum onu diye. Yazarken de işte böyle atlıyorum, ki o dallardan birine tutunayım günün birinde.

okur

Yazar: Salu

Blog Okur

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir yorum

Yorum Yazın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.