21. yy ve Sosyalizm

Bu yazımda: ülkemizde özellikle marjinal görünmeye çalışan gençler arasında bir hayli popüler olan   sosyalizm ve onun radikal uç noktası komünizm hakkında kendimce bir şeyler karalamak istedim. Hadi başlayalım…

Sosyalizmin günümüzde birkaç farklı kolu ve içinde bazı bilinmesi gereken kısımlar olsa da ben fazla detaycı olmadan bunları atlayıp direk sosyalizmin çıkış noktası üzerinden ilerleyeceğim. Öncelikle kısaca sosyalizmi açıklayalım. Sosyalizm herkes tarafından bilinen manasıyla özel mülkiyeti reddeder. Üretim araçlarının ortaklaşa kullanıldığı ve üretimin ve tüketimin devlet kontrolünde olduğu, rekabetin olmadığı bir ekonomik sistem öngörür. Ulaşılmak istenen nihai amaç ise sınıfsız bir toplum yaratmaktır. Komünizmde bunun en uç kollarından biridir ve devletin de bir gün ortadan kalkacağını savunur. İnsanların  artık komünal bir yaşam sürmeye başlayacağına inanır.

Yazımın hemen başında kendi görüşümü belirtmek istiyorum. Bana göre günümüzde artık sosyalizm taraftarlığı yapmak, savunmak manasız ve gereksiz bir hal almıştır. Çünkü uygulanması bir iyilik getirmeyecektir. Tam tersine toplumsal sefalete, fakirliğe yol açacağı görüşündeyim. Özellikle herkesin bildiği SSCB, Doğu Almanya ve hala sosyalizmle yönetilen Küba örneklerini göz önüne aldığımızda (her ne kadar bu ülkelere sosyalizm karşıtı ülkeler tarafından bir takım ambargolar uygulanmış, karşılarına zorluklar çıkartılmış olsa da) sonuçların pek iç açıcı olmadığını görmek zor değil. Mesela basit bir örnek verirsek Almanya’da doğu Almanya eyaletleri batıya göre daha az gelişmiş durumda. Uzun yıllar geçmesine rağmen hala doğu ile batı arasında gözle görülür bir fark var. Yıllardır kapatılamayan bir fark. Bu durum herhalde size de biraz fikir vermiştir diye düşünüyorum. Belki konuya biraz determinist yaklaşıyor olabilirim. Onu size bırakıyorum. Düşüncelerinizi belirtirsiniz.

Bu örnekleri tamamen bir kenara bırakırsak bu kanıya esasen nasıl vardığımı belirteyim: Sosyalizm, Marks’ın zamanında yani 19. yy Avrupasında gerçekten çok mantıklı ve kabul gören, görmesi de gereken bir sistemdi. Nedeni ise o yıllarda ki “Marks’ın devrimi gerçekleştireceğine inandığı” işçilerin (proleterlerin) ağır çalışma şartları ve tabiri caizse bir hayvandan farksız olan hayatlarıydı. İnsanlar günde 15 saat çalışıp ancak karnını doyurabiliyorlardı. Herhangi bir güvenceleri yoktu. Hayattan herhangi bir beklentileri bulunmuyordu. Hayal dahi kuramıyorlardı. Sadece proleterler özelinde değil genel olarak halk sefalet içerisindeydi, insanlar açlıktan ölüyordu. Buna karşılık bazı insanlar ise -burjuvazi olarak isimlendirilen- refah ve bolluk içerisindeydi. Bu duruma artık dur demek isteyen proletarya haklı olarak bu adaletsizliğe karşı çıkıyordu. Komünist örgütlenmeler iyice baş göstermeye başlamıştı. Nitekim Marks’tan birkaç yıl sonra Vladimir Lenin önderliğinde Rusya da başarıyla sonuçlanan 1917 Ekim devrimiyle dünya da birçok şey değişti. Basitçe örneklendirirsek bugün mevcut birçok işçi hakkı bu sayede doğdu, sendikalar bu sayede kuruldu vs. Bu devrimle beraber sosyalizm bu şekilde bir yol açarak bana göre görevini tamamlamış oldu.

Günümüze gelecek olursak 1970’lerden sonra gelişen teknoloji ve post-fordist üretim-tüketim paradigmasıyla emeğin kullanım şekli bir hayli değişti diyebiliriz. İnsanlar işe bile gitmeden evden çalışabiliyor, denetim kontrol mekanizması bir hayli esnekleşti, artık hiyerarşi dikey değil yatay bir şekilde gelişiyor. En alt sınıf olan işçiler işe arabalarıyla gidebiliyor, bir takım gelecek hayalleri kurabiliyor, planlar yapabiliyor, hakkını koruyor, alıyor. Bir diğer önemli nokta ise artık işçiler vasıfsız bireyler değil nitelikli eleman konumuna geldiler. Asıl değişim ise mevcut kapitalist sistemde bugün işçiysen bir takım desteklerle, kredilerle yarın işveren olabiliyorsun. Şansın dönerse kafanı da kullanırsan çok değerli biri olabiliyorsun. Geçmişe kıyasla çok çok daha avantajlı durumlarla karşı karşıyayız.

Ancak sosyalist-komünist düzende durum çok daha farklı. Devlet kontrolünde sınırlı bir üretim ve sınırlı tüketimle insanlar kısıtlanıyor. Arzı da talebi de devlet belirliyor. Pek yükselme şansınız yok. Sizde, çocuğunuzda, torununuzda aynı hayatı yaşamaya devam ediyor bir nevi. Bu şartlar, günümüz insanları için ne kadar uygun tartışılır. Zira insanlar istedikleri zaman istediği gibi alışveriş yapmak, gezmek, eğlenmek, özgürce yaşamak isterler. Tiyatro, sinema, konserler bile devlet istediği zaman yapılabiliyor. Bu durumun mevcut tüketim ve eğlence toplumu nezdinde hiçte olumlu karşılanacağını düşünmüyorum. Aslında özgürlük sosyalizmin temelinde var ancak insanlar bunu kullanamıyor. Birçok konuda çeşitlilik az, üretim ise sınırlı. Çok basit ve küçük bir örnek: film izlemek için cips almak istiyorsunuz ancak alamıyorsunuz. Çünkü size verilen miktar belli, aşamazsınız. Olaya basit yaklaşıyorum buralarda yazıyı uzatmak istemediğim için. Mazur görün lütfen.

Marksist- sosyalistlerden ayrıldığım, katılmadığım diğer husus ise sosyalistlerin insanı özünde iyi bir varlık olarak düşünmeleri. Ama bana göre asla öyle değil. Şunu net bir şekilde söyleyebilirim ki insan bencil ve aç gözlü bir varlık. Gücü ele geçirdiği an yozlaşan, despotlaşan bir yaratık. İnsan ruhunu değiştirmedikçe Marks’ın o muazzam sınıfsız, herkesin ihtiyacı kadar üretip, ihtiyacı kadar tükettiği toplum hayaline ulaşmak açık bir şekilde mümkün değil.

Peki ya kapitalizmin sorunları? Sayamayacağımız kadar çok var. Ortaya çıkardığı çılgın bir tüketim toplumu ya da en çok göze batan, en büyük sorun müthiş bir gelir adaletsizliği doğurması hemen aklımıza gelen iki örnek. Biraz üzerine düşünürsek: bugün paranın çok büyük bir kısmı ve gücün tamamı küçük bir azınlığın kontrolünde. Çok fazla zengin aileler var. (Sosyalist düzende ise bu azınlığın yerini aslında devlet ve onu yönetenler alıyor bana göre.) Devletler ise kendi içinde yeni çözümler üreterek bu durumu aşmaya, düzenlemeye çalışmaya devam ediyor. Buna en güzel örnek ise Sosyal Refah Devleti ilkesi. Özellikle İskandinav ülkelerinde çok doğru ve örnek bir şekilde uygulanan bu sistem gelir adaletsizliğini, eşitsizliği kaldırmak, kontrol altında tutmak için uygulanıyor. Keza gene halktan alınan vergilerde gelir adaletsizliğini kontrol altına almak ve sosyal devlet ilkesi gereği yapılan bir takım (ücretsiz sağlık hizmeti, ücretsiz eğitim, burs, dul maaşı, işsizlik ücreti vs.) masrafları karşılamak için devlet tarafından insanlara farklı oranlarda dayatılan bir zorunlulukta var.

Kapitalizmin ruhunda özgürlük yatar. Bundan hareketle devlet kontrolünün kapitalizme ters bir durum olduğunu söyleyebiliriz ancak kapitalizmin doğurduğu bazı sorunları bu şekilde gidermeye çalışmaktan başka çare de yok gibi.

Sonuç olarak en başta belirttiğim gibi mevcut sistemin insanlar için en ideal sistem olduğunu değil ancak sosyalizmden çok daha uygun bir sistem olduğu kanaatindeyim. Ayrıca mevcut yaşam şartlarını değerlendirdiğimiz de şuan da hiçbir insanın devrim yapmaya ya da sistemi değiştirmeye ikna edilebileceğini de düşünmüyorum. Düşüncelerimi yukarıda elimden geldiğince kısa ve öz bir şekilde basit, anlaşılır örneklerle de destekleyerek açıklamaya çalıştım. Okuduğunuz için teşekkür ederim..

okur

Yazar: jurgen

Blog Okur

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.