Yazmanın insanı iyileştirebileceğine uzun zamandır inanıyorum. Neden bilmem; anlamlandıramadığım onca savaştan yazarak çıktım. Yazdıklarımın çoğu benim tarafımdan bile ikinci defa okunmadı ama o kelimeler beni savaşların sert rüzgarlarından korudu.
Neden Anlatmak Değil de Yazmak?
Birine anlatmak ya da konuşmak varken, neden yazmak? Çünkü yazarken inandırmak zorunda olduğunuz kimse yok. O küçük dünyanızda başınızdan geçenleri, sizde yarattığı yıkıcı etkileri ya da dile getirmek istediklerinizi kimseyle tartışmak zorunda değilsiniz. Yazmak, önemi tam da burada kazanıyor: Siz ve sizin içinizde.
Sözcükler akarken bazen kendinizle bile farkında olmadığınız yerlere gider; öğrendiklerinizi ya da öğrettiklerinizi kendi içinizde bir sindirme süreci gibi yeniden yaşarsınız. Bu, kimseye dair değil, sadece size dairdir. Benim yazdıklarımın sırrı da bu; kendi küçücük dünyamda her şey geçip gittikten sonra kalanı, inandığım kadarını ve değerli saydığımı paylaşmak.
İnsan kaç kişidir?
İnsanlar ikiye ayrılır gibi keskin bir yargıda bulunmak istemiyorum; çünkü şahsen 100 ve katlarına ayrılabildiğim günler geçirdim. Fakat bahsetmek istediğim iki temel tür var:
- Anlamlandıranlar
- Yaşayanlar.
Hani “bunun da iyi tarafından bakma be” diyenler vardır ya; siz inadınıza bakın lütfen. Ben o sayede sadece “yaşayanlardan” olmadım.
Hangi parçaları anlamlandırır?
Kimdir bu anlamlandıranlar? Onlar, büyük tepkiler vermeyi bırakmışlardır. Hani o meşhur, “Ben o acıyla dokuz köyü ateşe verirdim ama sadece sustum” cümlesi vardır ya; acısını doğru yönetmeyi öğrenmiş her insan bu cümlenin yüklemini kendine göre değiştirir. Çünkü her ruh, hayatı farklı karşılar.
Anlamlandıranlar; kaybın da gaybın da varlığını kabullenmiş, “Bu neden benim başıma geldi?” demeyi mümkün olduğunca bırakmışlardır. İnanmasanız da bilirsiniz ki, hep vardır bir hayır. Onlar artık büyük laflara sığınıp olmayacak hayaller uğrunda hayatlarını tüketmezler. Basitliğin asıl lüks olduğunu fark etmişlerdir; boğazı gören bir masada kalkacak kadehleri, kendilerini ait hissettikleri sofralara değişmeyeceklerini anladıklarında…
Hangi parça senin?
Hayatın da dünyanın da insanın etrafında dönmediğini bazen acıyla, bazen hırpalanarak, bazen de gülerek öğrenmişlerdir. İyi ki de öğrenmişlerdir; çünkü bunca kötülüğü, düşüncesizliği ve mutsuzluğu bireysel algılamak insanı delirtebilirdi. Bazen karşımızdaki olaya ya da insana zorla anlamlar yüklemek isteriz; ama unutmayın, o anlam yaratmaya çalıştığınız kişi bazen bizzat kendinizsinizdir.
Mutluluğun ya da anın kıymetini hayatın yoğunluğunda bazen kaçırsalar da, huzuru kendi eşliklerinde bulmaya çalışırlar. İlber Ortaylı’nın dediği gibi: “Ne yaşadıysanız yüzünüze yansır. İnsanın yüzü bir kitap gibi okunabilir. İfadeniz bomboşsa hiçbir şey yaşamadığınız fark edilir. Yüzünüz ifadesiz kalmasın.”
İnsan kendi istediği kadar kişidir.
Son olarak; bu insanlar var olmanın kıymetini, var olamadıkları onlarca savaştan sonra öğrenmişlerdir. Artık bulundukları yerleri güzelleştirmeye çalışmaktan ziyade, güzel yerlere gitmeyi hak ettiklerini kabullenmişlerdir. İsyan etmek yerine nerede ve ne kadar var olabileceklerini seçmeyi, kendi hayatlarını sevmeyi ve geliştirmeyi tercih etmişlerdir. Ne mutlu onlara ki; insanın kendiyle olan savaşının hiç bitmeyeceğini anlayıp, kendilerini oldukları gibi kabullenmişlerdir.
Gelelim Yaşayanlara.
Ordalar. Varlar.
Onlar hep ordalar, hep varlar. Sadece olan biteni anlamlandırabilecek kadar derinlerde yaşamıyorlar; hayatın yüzeyinde, herkes kendi akıntısıyla beraber sürükleniyor. Aslında en trajik ve komik olanı da bu: Hikayenin her iki tarafı da, hem o derin anlamlar hem de o yüzeysel sürükleniş, aslında anlamlandıramadığımız anlarda bizzat kendi hayatımızın içinde ve çok gerçek. Kaçtığımız her şeyin aslında hikayemizin bir parçası olması ne garip bir ironi.
Ve aslında.
Belki de hayat, bu iki tür arasında gidip geldiğimiz upuzun bir yolculuktur. Bazen sadece nefes alıp “yaşayan” olduğumuz, bazen de yaşadıklarımızı “anlamlandıran” olduğumuz o sarkaçta gidip geliriz.
Önemli olan, yolun sonunda hangi savaşta ne kaybettiğimizden ziyade, elimizde kalan o birkaç şeydir. Halbuki en çok bize ait olan şeylerdir. Bu bir kaç satır yazının bizi kendimize ne kadar yaklaştırdığıdır. Çünkü insan, ancak kendi hikayesini dürüstçe yazabildiğinde, o bitmek bilmeyen iç savaşından sağ çıkıp, başkalarının fırtınalarında savrulmaktan vazgeçip, kendi kıyısına varabilir.
Ben inanıyorum ki, devam ettikçe, rüzgarlar ne kadar sert eserse essin; yüzümüzdeki o ifade, yaşanmışlığın ve yaşayacaklarımızın en asil imzası olarak kalacaktır.
-İpek
