Yalnızlığın Ritmi -1-

Yalnızlığın Ritmi -1-

YALNIZLIĞIN RİTMİ-1-

Yalnızlık zor iş. Kaç yaşında olursan ol. İnsanın yaşadıkları, hissettiklerine yön verirken yalnızlığı derinden hissediyor. Az kanıtla cinayeti işleyeni, geçmişimin izlerinde aramaya çalışırsam imkansız olana ulaşmakta zorlanacağım kesin. Üç ay önce annem kanserin pençesinde can çekişirken iki kanıtı avuçlarıma koyuvermişti. Birincisi; beş tırnaklı, gül kabartması olan, sedef rengi tarak toka, ikincisi; mektuptu.  Yılların yorgunluğundan sararan zarfın üstünde yazılı adresin baş harfinin mürekkebi akmış olsa da adres okunuyordu. İki kanıt zanlı olan babamdan kalanlardı. Otuz yıldır zanlı kaçıyor ve nasıl bulacağım hakkında hiçbir fikrim yok. Oysa ki ben babamın kim olduğunu bilmeden, yokluğunun yarattığı yalnızlığının ritmi içinde artan hızla otuz koca yıl ezilmiştim.  

Kadın kişinin yumurtalarını çatlatmaya yarayan, şanslı kurtçuklardan bir tanesinin ana rahmine bulmasına yardımcı olan ve dokuz ay on gün boyunca fetus oluşumuna yardımcı olan kişiye bilim dünyasında baba deniyor.  Evlatların baba tanımı bilimin açıklamasından farklı olarak nasıldı? Hiçbir fikrim yok. Benim tanımımda baba kavramı yok. Ev masraflarını karşılayan kişiye baba denilebilir mi? Ya da evlatları yaramazlık yaptıklarında ceza veren miydi yoksa sadece bağıran, çağıran mıydı? Evlatlarının saçlarını okşarken gözleri nemlenen adam baba mıydı? Okul çağında ki evlatları başarılı olunca babaların omuzları gururla dikleşir miydi? Veli toplantısına babalar gider miydi? Bir evlat babasını neden, hangi durumlarda mutlu etmek ister, üzmek istemezdi? Baba evlat kavga edince küs mü kalırlardı yoksa hemen mi barışırlardı? Babaların hepsi fedakar mı olurdu? Bu soruların cevabını otuz yıl boyunca bulamadım, hala bulma şansım var mı? Hiçbir fikrim yok. Zaten yaşamadığın bir duygunun sorularının cevaplarını bulmak hiç kolay olmuyor. Ama bir şeyden kesin eminim babasız çocuk büyütmek anne için zor olduğuydu. Anneannem ve evlenmemiş teyzem birlikte annemin, benim hayatın içinde zorlukları aşmamızda en büyük güç olmuşlardı.

Babasızlığımın yalnızlık ritmi özellikle gecenin sinsi sessizliğinde ruhuma vururdu. Her vuruşta tek başıma yatmak korkuturdu. Annemin göğsüne gömdüğüm başım sayesinde, ruhuma sızmış korkularımı ruhumdan pencereye oradan gecenin sinsi sessizliğine uçururdum. Evde yaşayan üç kadın rüyalarımın peşine düştüğünde korkunç şeyler deyip geçiştirdim. Ben daha çok üzülmemeleri için doğrularımı kendime örtü yapar konuşmazdım.  

Beni büyüten üç kadının kendilerine dayatılan hayatın neticesinde en zoru yalanlara sığınmaktı. Tüm sığındıkları yalanları benim doğumum başlamıştı.  Pislikleri, iğrençlikleri kendi içinde tutan, saklayan şu koca İstanbul’un küçük semti bizi içine sindirememişti. Sorular, dedikodular durmamıştı. Bizde cebimizde yeni yalanlar ile teyzem ve annemin doğup büyüdüğü semtten ayrılıp, yeni küçük mahallemize taşınmıştık. Sevmek, aşık olmak günah değildi ama aşk uğruna gayri meşru doğurmak bizim gibi orta halliler adına toplum kimliğinin dışına çıkmaktı. Bu yüzden aramızda ki en masum kişiyi idam sehpasına oturtmuştuk. Masumdu çünkü idam sehpasında sallandığını bilmiyordu. Bilmesi imkansızdı. İmkansızlığın altında yatan, bizden kilometrelerce uzakta yaşamasının yanı sıra uzun süredir bizimle bağlantısını koparan anneannemin erkek kardeşiydi. Ben de illegal ilişkisinden doğma gayri meşru çocuğuydum. Ve anne demeyi de kendi annemi seçtiğim, bu şekilde bellediğim konu komşuya söylenmişti. Böyle söylenmişti ki mahallenin ortasında anne dediğimde dayı ile annemin ilişkisi olduğu sanılıp toplumsal dışlanmanın önüne geçildi. Kısaca yalan koca bir balondu bizde içinde piyonlar.

Baba kelimesinin evde yasaklandığı piyonlar idik. Kapı arkasında iki sigara muhabbetinde teyzem ile annem arasında yasaklar ancak bozuluyordu. Kapı dinlemekte ayıptı. Ayıplar da yasaklara dahildi. Bu yüzden annem ile teyzem yasakları delerken cümlelerin ne başına kulak misafiri olurdum ne sonunun gelmesini beklerdim.

Bir de aynalar çocukluğumdan geldiğim otuz yaşıma kadar benim ile konuşmasaydı daha iyi olacaktı. Gerçi aynalar suretini gören herkesle konuşur sadece benim ile değil. Ama gördüğüm suret ruhumu acıtmazdı da bana uzaylı muamelesi yapıyordu. Uzaylı muamelesi yapıyordu çünkü evdeki kadınlardan hiç birine benzemiyordum. Evdekiler ne kadar esmerse ben o kadar sarışın, beyaz tenli, yeşil gözlüydüm. O zaman ben kimdim? İşte hiç bilemediğim babamın belki de sureti idim. Ne zaman babamın sureti olduğumu düşünsem aynalara , “Üç gün küstüm size. Hiç bakamayacağım yüzünüze. Canınız cehenneme” der, odam da bulunan boy aynası dahil tüm aynalara boyutlarına göre örtüler kapatırdım. Suretim ile savaşmam ergenliğe denk geldiğinden kimse üstü örtülü aynaların sebebini sormazdı. Bizim evdeki kadınlar için ergenlik demek gereksiz çatışma idi.

Bin bir cevapsız sorular, düşünceler, yaşanmışlıklar, yaşanmamışlıkların kuyrukları, tilkinin kuyrukları misali birbirine değmeden kliniğin kapısına geldim. Valizden hallice çantamdan anahtarları çıkarmak zor gelmişti. Zaten içeride birileri varken anahtarla kapıyı açmak baskın yapmak gibi bana gelirdi. Kapının zilini çalmam ile Nur az buçuk bekletmişti. Gerçi beş yıldır bekletmelerine alıştım. Kapıyı açtığı anda, “Mine Hanım, Leyla Hanım sizi odasında bekliyor.” dedi, siyah çerçeveli gözlüklerinin ardından gülümseyerek. Bu kızın aceleci ruhu birazda eline, beline, ayaklarına bulaşsaydı bir ayağını atarken diğerini kurt kapmazdı diye düşündüm. “Sana da günaydın Nur. Anlaşıldı.” Nur arkamdan, “Günaydın Mine Hanım. “ derken, ben çoktan ince uzun koridoru yürümeye başladım. Elimi havada tamamdır anlamında salladım.   

Uzun, ince koridorun sonunda bulunan Leyla’nın kapısını çalıp içeri girdim. Leyla’nın karşısına oturduğum gibi selamlaştıktan sonra sabrı tükenmiş olduğu her halinden belliydi. Vücut dili ele veriyordu. Annemin hastalığından, öldüğü güne kadar psikolojik desteğini asla esirgemeyen, on iki yıldır kardeş yerine koyduğum ortağımı iyi tanıyordum. Annem, anneannem artık hayatta yoktu ve ben yaşlı teyzem ile yaşıyordum. Hayatımda da aşk anlamında tutunacak dalımın bir parçası yoktu. Babamdan bana miras kalan yalnızlığımın ritmini hafifletmek adına seçtiğim psikoloji mesleği tek dalım idi. Leyla benim için endişeli idi ve bunun değişmesini istiyordu. Annem öldüğünden beri ipuçlarını takip edip babamı bulmak adına çaba sarf etmemem aramızı geriyordu.

Konuya direkt girdi. “Biliyorum seni sıkacak bir konuşma olacak Mine. Ama inan bana senin iyiliğini düşünüyorum. On iki yıldır kardeş gibiyiz. Kendi ablam ve erkek kardeşimden bile kıymetli oldun benim için. Ali ile ilişkimizde mutluluğumuza, üzüntümüze, öfkemize, düğünümüze, doğumuma şahit oldun. Bu kliniği, beş yılda el elle tırnaklarımızla kazıyarak, ilmek ilmek dokuyarak şimdi ki haline getirdik. Senin tabirinle yalnızlığının ritmini yani baba boşluğunu ben, klinik, beraber paylaştıklarımız ve ailenin asla dolduramadığına tanık oldum. Artık zamanı gelmedi mi? Kliniğe gelmeden az önce yanından belki kardeşin geçti. Ya da her zaman öğle yemeği yediğimiz restoranlardan birinde baban çalışıyor veya yemek yerken yanımızda ki masada oturan kişi olabilir. Allah geçinden versin ama teyzene yarın öbür gün bir şey olduğunda evde duvarlarla mı konuşacaksın? Zaten tanıştırdığımız veya tanıştığın kimseyi beğenmiyorsun, beğensen de iş ciddiye vardı mı direkt geri sarıyorsun. Ben son nefesime kadar yanında olacağım asla yalnız değilsin.  Ama köklerini, kimden doğduğunu bildiğin gibi kimden olduğunu bilmek zorundasın. Annenin sana bıraktığı ipuçlarını artık takip etmelisin.”

Leyla susmadan konuştuğundan beri  gözyaşlarını pencereye  bırakan yağmuru seyrediyordum. Oturduğum yerden kalkıp, nemlenen gözlerime yağmurun gözyaşları eşlik etsin istedim.  Kollarımı göğsümde bağlayıp dışarıda rüzgara eşlik eden iğde ağacının güçlü dallarının sağa sola savrulmasını izliyordum. Arkamda bulunan masada oturan Leyla’nın kalkıp yanıma yavaş adımlarla yaklaştığını ayak seslerinden anlıyordum. Tam yanımda benimle aynı pozisyonda durdu.

“Leyla iğde ağacını görüyor musun? Genelde arka bahçeye ceviz ağacı dikerler ama nedense bizim kliniğin arka bahçesine iğde ağacı dikmişler.”

“Konuştuğum konu ile iğde ağacının ne alakası var Mine Allah aşkına? Konu değiştirince rahatlıyor musun? Kaçıyor musun? Anlamıyorum seni. ”

“İğde ağacı, erozyon gibi doğal afete başkaldıracak, toprağın kaymasını engelleyecek kadar güçlüdür. Meyvesinin etrafında dikenler vardır. Alakası şu, benimde durumum iğde ağacı ile aynı Leyla. Yıllardır evde baba kelimesi yasaktı. Sokakta baba lafının telaffuzu benim adıma günahtı. Boş vermiş gibi yapınca babasızlığın bana armağanı yalnızlığın ritmini susturuyorum sandım. Çok güçlü gözüktüm. Ama sadece gözüktüm. Bana kimsenin yaklaşmasını istemedim. İlişkilerim ciddiye bindiğinde güvenemedim. Hep annem gibi aldatılacağım, bir gün terk edileceğim korkum iğde ağacının dikenleri ile eşdeğer. Sen bana diyorsun ki otuz yıllık hayatını kaplayan korkularını bir anda sil ve köklerine kucak aç. Bunun içinde annemin üç ay önce ölmeden verdiği taraklı toka eşliğinde sararmış zarfın üstünde mürekkebi akmış zor okunan adresi bulmamı istiyorsun. Ama ben istemiyorum. Eğer yaşıyorsa ki bundan da emin değilim zaten. Ne diyeceğim? Köklerim açın kollarınızı mı? Televizyon programların da annesini, babasını bulanlar gibi birazda adamın kollarında ağlarım. Ağlarım ki demagoji tam olsun. Zorla da olsa yeni ailesi, kardeşlerim varsa bağrına mı bassın beni? Aylardır bu kadar ısrar etmenden anladığım tek şey sen on iki yılda beni hiç anlamamışsın.  Neyse çok uzattım. Hastalar bekler.”

Odadan çıktığımda sinirliydim. Sinirimden nemli gözlerim yaşlarıma yenik düşmesin diye dişlerimi sıkmaktan kıracaktım. Uzun koridor bitiminde Nur masasında oturmuş, bilgisayarına kitlenmişti. Nur’un sağ tarafında oturan kadın dikkatimi çekti. Kadın sürekli elleri ve tırnakları ile oynuyordu. Kendisine bakarken Nur’a eğildim.” Sabah hastam mı?” Nur bilgisayardan kafasını kaldırmadı. “Evet Mine Hanım. Ama yarım saat erken geldi. Sizde zamanında gelmeyenler veya geç gelen hastaları başka güne saate aktardığınız için zamanın gelmesini bekliyorum.” Kadından gözlerimi ayırıp Nur’a baktım. “Hımmm!!!İyide hasta erken gelmiş ama vaktini bekletiyorsun ki başka güne aktarmayayım diye. Duygusal bağ mı kurdun kadınla Nur?. Ne zamandır hastaları bu kadar düşünür oldun? Neyse önce kahvemi getirir misin? sonra ben sana haber verince hastayı içeri alırsın.” Nur mahcup olarak tamam anlamında kafasını salladı.

Ben masama yerleşip, bilgisayarımı açana kadar kahvemi hayret edecek hızda Nur getirdi. Normalde daha ağır ivmelerle hareket eden yardımcımız nedense bu kadını benim ile hızlıca kavuşturma niyetindeydi. Nur tam kapıdan çıkacakken, “Nur şaşırtıyorsun bugün beni. Normalde hasta içeri girerken kahvem gelirdi. Ama maşallah bugün kahvemde erken geldiğine göre hasta ile bir an önce kavuşmamı istiyorsun.  Hasta yakının ve bilerek bir an önce kavuşmamı istiyorsun sanacağım neredeyse.”

“Mine Hanım  taktınız bugün bana. Aşk olsun yirmi yaşımdan beri yanınızdayım. Sadece kadının tedirgin davranışlarına üzüldüm. Hatta birazda konuşmaya çalıştım ama sizden başka kimse ile görüşmeyeceğini söyleyip durdu.”

“Daha önceden hasta bize gelmiş mi?”

“Kaydı yok ilk defa geliyor. İlk defa gelmese zaten kuralı bilirdi.”  Bu hayattaki tek ve gerçek kuralım, her şey vaktinde gerçekleşmeliydi. Ne vaktinden önce ne vaktinden sonra. Sadece hayatımın akışında değil, iş yerinde de aynı kural geçerliydi.

“Haklısın. Gün biraz hızlı başladı. Ben sana hastayı içeri alman için haber vereceğim.” Nur tamam anlamında başını sallayıp gülümseyerek dışarı çıktı. Dışarı çıktığı gibi Nur rahat bir nefes aldığını biliyordum. Çünkü gözlerini kaçırarak konuşuyordu. Nur birini korumak adına yalan konuştuğunda gözlerini kaçırırdı. Genellikle ya Leyla’yı bana karşı ya da beni Leyla’ya karşı korurdu. Bakalım bu işin altından ne çıkacaktı? Ağlanacak halime gülümsedim, yalnızlık ritmimin şerefine kahve fincanımı havaya kaldırdım.

Kahvemi bitirdiğim gibi Nur’a hastayı içeri almasını söyledim. Kadın içeri girmeden Nur’un bilgisayarıma yolladığı hasta bilgilerini incelerken kapı çalındı. Leyla ile sabah yaptığımız tartışma enerjimi alması gerekirken mesleğim her zaman olduğu gibi tutunduğum en büyük dalım idi. Ve nihayetinde meşhur hastamız içeri girdi.

“Buyurun Kerime Hanım.” deyip, karşımda bulunan ikili deri koltuğu gösterdim. Bir şey demeden oturdu. Zaten bir şey konuşmasına gerek yok. Gözlerini daha fazla belirginleştirmek için çektiği siyah sürmesi sayesinde iri gözlerinin ardından her an başına bir şey gelecekmiş gibi ürkek bakıyordu. Oturduğu anda bakışları ellerine kaydı. “Hoş bulduk.” dedi. Sanki ellerinden, tırnaklarından hıncını çıkarmak istiyordu. Ürkek olduğu kadar öfke ve hınç dolu olduğu yan yana birleştirdiği bacaklarından sağda ki sürekli titriyordu. Kısaca eli, ayağı kısaca vücut dili kendini ele veriyordu.

Kerime hanım susarken ben kendisini incelemeye başladım. Siyah saçlarının aralarına aklar kar tanesi misali düşmüştü. Omuzlarından az daha aşağıdaydı, iki yandan toplamış, geri kalanını serbest bırakmıştı. Ama bir yerden başlamam gerekiyordu.

“Kerime Hanım bize ilk gelişiniz. Daha önce başka psikolog veya psikiyatr ile görüştünüz mü?”

Kerime Hanım hala gözlerime bakamıyordu. “ Yok gitmedim. İlk defa geliyorum.” İyi bu da başarıydı. Kısa ve nette olsa da cevap veriyordu. Buna da razıydım.

“Kerime hanım kendinizi nasıl rahat hissediyorsanız öyle yapalım. Yani kendinizi serbest bırakın ve başlamak istediğiniz yerden başlayın. Siz başlayana kadar bekleyeceğim.”

Cümlem bittikten beş dakika sonra ilk cümlesini kurdu. “Aldatıldım. Hem de ölü bir adam tarafından. Ölmüş olan kocam yapmış.”

“Ölen bir adamın sizi aldattığına mı inanıyorsunuz?”

“İnanmıyorum. Gözlerimle gördüm. “

“Kerime hanım anlayamıyorum sizi.”

“Aslında doğru diyorsunuz. Siz nereden isterseniz başlayın dediniz ya bende beni en çok yaralayan yerden başladım.” Doğru diyordu her kadını aldatılmak yaralar. Bir adamın parasızlığına, yalanın her şeyine katlanabiliyordu ama sevgilisi, eşi başka tene değip aldatıldığında kadın buna katlanamıyordu. Düşüncelerimi bölen Kerime hanımın ürkek bakışlarından bir anda keskin bakışlara geçiş yapıp, gözlerini gözlerime dikmiş olmasıydı. Aynı anda bedenini de oturduğu yerde iyice dikleştirdi.

“Biz Kahraman ile görücü usulü tanıştık aslında. Birbirimizin ilk gördüğümüzde karşılıklı mı idi aşkımız bilmiyorum ama ben O’nun beyaz tenine yakışan iri yeşil gözlerine aşık olmuştum. Hafta sonuydu. Öğle yemeğine çıkarmıştı beni. Annem sabah kahvaltımı kuş kadar yaptırmıştı ki, öğlen yemeğine iyice aç olmamı istemişti. İstemişti ki k heyecanlanıp yemekte tokluk hissi olursa Kahraman anlamasın diye. Düşünün öyle açtım ki gözlerine bakınca yine de doymuştum. Annemin planı ters tepmişti kısacası. Evlendiğimiz günden ölümüne kadar mutluluk anlarımızda bile bile hüzün olurdu. Sebebini sorduğumda geçiştirmek için iki kadeh koyar. Arka fonda döne döne “Elbette bir gün buluşacağız.” dinlerdi. Çocuk sahibi olmak için çok can atmıştık. İki yıl olmamıştı ardından üç düşük yaşamıştım. Kahraman artık ayda bir değil iki gecede bir içmeye başlamıştı.” Kerime hanım bir anda sustu keskin bakışlar yere indi, yeniden elleri ile oynamaya, sağ ayağını tekrar titretmeye başladı. Bu sefer ürkek değildi derinlere dalmıştı.

“Kerime hanım içmeye başlayınca sizi dövmeye başladı mı eşiniz?”

Sürmesinin belirginleştirdiği zeytin karası gözleri bir anda bana ateş dolu baktı. Başını sağa sola çevirerek, “Yoooo!!!Asla!!!” deyip, devam etti. “Kahraman kimseye zarar vermez. Saçlarımı okşayarak uyuturdu beni. Banyodan her çıktığımda kendisi saçlarımı tarar, kuruturdu. Canım ne çekse ne istesem alırdı. Hem de Orman müdürlüğünde maaşlı memurdu. Ama elinden geleni yaptı benim için. Ama işte incitmez, üzmez dediğim adam son golünü attı. Son golü çok ağırdı.”

Yine sustu. Her susma anında resmen elleri ile bütünleşiyordu. “Son golü derken aldatmasından bahsediyorsunuz herhalde. “ dediğim gibi, kolumda ki saate baktım on beş dakikamız kalmıştı. Ve esas konuya bir an önce gelmek istiyordum.  

Gözleri ellerinde, “Evet aynen. Son golü aldatıldığımı öğrendiğim zamandı.  Hem de trajikomik bir şekilde öğrendim. Üç ay önce Kahraman öldü. Ölümünden sonra bir ay elbiselerini, ayakkabılarını kimseye veremedim. Bir gün toplamaya ve vermeye karar verdim. Tüm kıyafetlerinin ceplerini kontrol edip kenara ayırıyordum. Sıra yeni alıp hiç kullanamadığı lacivert ceketine gelmişti.  Ceplerini kontrol ettiğimde canımı acıtan mektup sağ iç cebinden çıktı. Sol cebinden toka çıktı. Tokayı tanımıştım. İlk hamileliğimde, doğurursam saçıma takıyım diye almıştı. Üçüncü düşüğümde artık umudumuzun kalmadığı noktada tokayı bir daha görmemek üzere yok etsin diye kendisine vermiştim. Gördüğüm gibi ilk düşündüğüm ise paylaştığımız aşkımız, öfkemiz kısaca tüm yaşadığımız duygularımızı koruduğuydu. Ama ceketin sağ iç cebinde bulduğum mektubu açıp okuduğumda  tüm güzel duygularımın katledilişinin deliliydi. ” deyip, sustu.

Tesadüfler zinciri anlattıklarından daha çok beni şaşırtmıştı. Annemin bana bıraktığı ipuçları; taraklı toka, mektup ve daha ilginç ayrıntı annemin de Kahraman bey gibi üç ay önce ölmüş olmasıydı. Kerime hanım geldiğinden beri anlattıklarını not aldığım defterde gözlerim sabitleşmişti. Kerime hanımın sakin adımlarla masama doğru yaklaştığını gölgesinden hissediyordum. Çünkü hala şok içinde defterden yazdıklarımı çaktırmadan tekrar ederek okuyordum. Kerime hanımın dimdik bakışlarını üzerimde hissettim. Ona bakmak için oturduğum yerden ürkek bakışlarımı dimdik bakışları ile buluşturdum. Aynı anda elleri saçına gitti. Çıkarttığı tokayı masama sakince koydu. “Bu emanet sizin Mine hanım. Kolay gelsin.” dediği gibi odadan hızlı adımlarla çıktı.

Çekmecemden annemin ölmeden önce miras bıraktığı tokayı çıkarttım. Emin olmak için ikisini yan yana koydum. Tokaları ne kadar süre karşılaştırdım bilmiyorum. Ama resmen ikizdiler. Hızlıca odadan çıktım. Kapıya doğru adımlarımı hızlandırdım. Leyla’nın odasından Nur’un çıktığını gördüm. Şimdi adımlarım Nur’a koşuyordu. Uzun koridorun ortasında Nur ile adımlarımız buluştu.  “Nur Kerime hanım ne zaman çıktı? Çıktığını gördün mü? Çıkalı çok oldu mu?” diye, nefessiz kalana kadar sordum. Nur hayır anlamında şaşkınlıkla sadece başını sağa sola salladı. Nur hala bana şaşkınlıkla bakarken nefesimi kontrol etmeye çalışıyordum. Olduğum yerde duvara dayanarak zemine doğru, ellerim saçlarımın arasında, gözlerim nemli zemine doğru süzüldüm…..(DEVAM EDECEK…)

 

 

 

 

 

 

HER HAKKI SAKLIDIR

okur

Yazar: Filhafza

03.10.1975 doğumludur. Evli ve bir kız çocuğu annesidir. İktisat ve sisyoloji mezunudur. Kendini bildi bileli yazar. İlk öykü kitabı AŞK KAPIDAN DIŞARI, Ataköy gazetesinde 15 yıl köşe yazarlığı yapmıştır, instagramda min_oykuler adlı kişisel sitesinde küçümek öyküler paylaşmakta, kayıp rıhtım adlı sitede ara sıra aylık öyküler paylaşmakta ve Haziran ayında yayınevine göndermek üzere yeni romanı üstünde çalışmaktadır. Yazarken arada nefes almak aďına mandala çizimleri yapmaktadır.

Blog Okur

Bu yazıyı nasıl buldunuz?