Susmayı Öğreten Sessiz Sorgulamalar

   O kadar kısıtlama ve korkuyla büyümüşüz ki duygularımızı, hislerimizi  ve düşüncelerimizi dile getirirken zihnimizde büyük bir “Acaba?” sorusu beliriyor. Acaba düşündüklerimi söylersem sonrasında olaylar nasıl gelişir? Acaba fikir suçu işlemiş olur muyum? Acaba karşıdaki insanların tepkileri şiddete ve saldırganlığa dönüşür mü? Bu acabalar uzayıp gider. Ortada bir adaletsizlik var ve neden fikirlerimizi açıkça dile getiremiyoruz ? Bu cesaretsizliğin kaynağı nedir? Yaşam kumbaramızdaki geçmiş deneyimlerimiz ve bilgi birikimlerimiz eylemlerimizde bize engel oluyor. Hemen genelleme yapıyoruz ve kendimize şöyle fısıldıyoruz “Böyle bir durum karşısında geçmişte bir insan böyle davranmıştı ve sonu kötü olmuştu. O zaman ben de o şekilde davranırsam benim de başıma aynı şeyler gelir” O yüzden otomatik davranıp otomatik cevaplar veririz. 

Yaşama dair ne varsa siyasidir. Foucault “Her şey politiktir” der. Toplumsal yaşamda politik olmayan hiçbir şey yoktur. Hayatımız boyunca bize dayatılanlar korkularımızı oluşturur. Bu baskılar hiyerarşik bir şekilde ilerler. Önce aile baskısını deneyimleriz. Burada susmayı öğreniriz. Otorite ne istiyorsa ona göre davranırız. Kelimelerimizden elbiselerimize kadar her şeyimizi otorite şekillendirir. Artık kısmen sindirilmiş bir duruma gelmişizdir. Evimizin dışında sırada bizi mahalle baskısı beklemektedir. Hayatımız boyunca sergileyeceğimiz rolleri bu toplumsal yapının prototipi belirleyecektir. Ailemizin dışındaki insanlara karşı sorumlu olduğumuz davranışlar ve kendimizi ifade biçimimiz şekillenir. Kişinin toplumsal yapı ve adına kapitalizm denilen ekonomik sisteme adaptasyonunda kilit nokta okuldur. Öyle bir disiplin vardır ki orada kuralların sertliği bizi küçük askerlere dönüştürür. Nizami biçimde sıraya gireriz. Başımızda bir komutan vardır. Disiplinli olmak eğitim hayatımızın başarılı geçmesini belirler. Dış görünüşümüz aynıdır. Üniformalarımız hazırdır. Sırada zihin yapımızın ve bilincimizin de benzer bir biçimde şekillendirilmesi vardır. Aynı kalıptan çıkmış bireyler toplumsal düzene daha kolay ayak uydurur düşüncesiyle geleceğin bir arada yaşayacak yetişkinleri ekonomik sisteme hazırlanır. Okulda öyle içinizden geleni hemen söyleme hakkınız yoktur. Önce izin alırsınız öğretmeninizden. Onay alındıktan sonra söyleyeceklerinizi size öğretilen toplumsal ahlak süzgecinden geçirmek zorundasınızdır. Boğazınızda kalır özgür konuşmalar. Zihninize ket vurursunuz.

 Yaş ilerledikçe artık deneyim kazanmışızdır. Bize öğretilen hayatı yaşamakta artık diplomalı bireyler haline gelir. İçimizde yaşamı sorgulamaya yönelik bir dürtü belirir. Zihnimiz bizi sorgulamaya zorlar. Hem yaşamı hem toplumu irdelemeye başlarız. Ama artık reşit olmuşuzdur. Yani kanun koyucu der ki “Bundan sonra davranışlarında ve fikirlerinde dikkatli olmak zorundasın. Toplumsal düzeni bozacak uyumsuzluğa yönelik yaptırımlarımız var” Mecburen yine öğretilmiş suskunluğun kucağında buluruz kendimizi. Çünkü düşündüğümüzü söyler ve eyleme geçersek büyük otorite fikir suçu işlediğimize karar verebilir. Eylemlerimiz ve söylemlerimiz toplumsal bütünlüğe zarar verebilecek olaylara neden olabilir. Hepimiz susmalıyız! Çünkü aileyi, inanç sistemini, toplumu, siyasi otoriteyi ve toplumun refah havuzunda yüzenlerini kızdırabiliriz. Yaşasın büyük ve derin sessizliğimiz. Bize dokunmayan yılan bin yıl yaşasın!

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.