Numb

   Derin bir nefes aldı genç adam. Elindeki ilaçla olan bakışmasını sürdürdü bir süre daha. Daha sonra aniden gelen cesaret ile onu ağzına attı ve yuttu. Bulduğu bu ilacın diğerlerinden farklı olduğunun farkına ilaç kanına karışmaya başlamışken varmıştı. Güç ile dolduğunu hissediyordu. Gözlerini kapayıp o gücü daha fazla hissetmek istercesine kıvrıldı üzerinde yat Derin tığı soğuk betonun. Ruhunun farklı bir yere doğru yükselişe geçtiğini hissediyordu. Bir inilti sıyrıldı soğuktan morarmış dudaklarından. Bir süre sonra titreyerek gözlerini açtığında, başının ağrısının geçmesi yerine çoğalması sinirlerini bozmuştu. Yattığı yerden doğrulup elindeki ilacın pantolonunun arka cebine koydu. Ardından başının ağrısı için daha işe yarar bir ilaç bulmak için evden dışarıya çıktı.

   Dışarıya çıkmasıyla birlikte vücudunu saran ürpertiye engel olamadı ve şoka uğrayarak etrafta gezdirdiği gözlerini kırpıştırdı. Bacaklarının titrediğini hissediyordu. Ayaklarını hareketlendirip, bu garip yerde gezmeye başladı. Burası tanımadığı bir yerdi. Farklıydı. Kalbine yerleşen korku, merak tomurcuğuna dönüşürken etrafta gezmeye başladı. Buraya nereden gelmişti? İyi de biraz önce kendi evinden çıkmamış mıydı? Etrafta gezerken, burasının yaşadığı yerden uzaktan yakından alakasının olmadığını fark etti. Uzunca bir süre etrafı keşfetmek için gezmişti. Daha önce hayatında görmediği bir çok şey görmüştü. Yanlışlıkla boyut mu atladım diye düşünüyordu fakat böyle bir şeyin olması imkansızdı. Sonuçta o bir bilim insanı olmak şöyle dursun, ilk okul mezunu bile değildi. Yani bunu asla yapamazdı.

   Etrafta gezinir dururken kendisini bir anda evindeki odasının beton zemininde bulmuştu. Koşar adımlarla tekrar dışarıya çıktığında ise kendisini yaşadığı şehir karanlık sokaklarında buluvermişti. Hayal kırıklığına uğrayarak yaşadıklarının bir düşten ibaret olduğunu düşünürken, başının ağrısının tekrar yüz göstermesiyle karanlık sokağın içinde kaybolan bir küfür savurdu. İlaç? Evet, ilaç! Elini pantolonun cebine atıp ilaç tabletini çıkardı. Tabletin üzerindeki yazıda gözlerini gezdirdi. Ethereal.. Genç adamın hayatında gördüğü en faydasız ilaç bu olabilirdi fakat bunu içmekten başka seçeneği yoktu. Çünkü biraz önce elini cebine soktuğunda hiç parası olmadığının farkına varmıştı. Başka bir ilaç alamazdı. Tablette kalan 14 tane ilaçtan birisini çıkarıp hızla yuttu. Minik ilaç, onu yuttuktan kısa bir süre sonra etkisini göstermeye başlamıştı, vücudunda karıncalanmalar oluşurken, genç adam duvara dayandı ve bir süre bekledi. O garip his gittiğinde elindeki ilaçta bir farklılık olduğunun farkına varmıştı. Üzerinde durmayarak ara sokaktan çıktı ve ana caddeye indi.

   “Hadi canım?!..” Rüyasında gördüğü yer değil miydi burası? Genç adamın kafası bütünüyle karışırken gerçeklik ile hayal arasında sıkıştığını hissetmeye başlamıştı. Etraftaki garip yaratıklar yüzünden ürkerek yürümüş ve etrafın ilginçliğine kendisini kaptırmıştı. Gerçek miydi yoksa rüya mıydı? Bilemiyordu fakat hissediyordu. Evet, hissediyordu. Geldiği bu yeri tanımaya çalışırken, bir anda kendisini yerde yatarken bulmuştu. Aklına bir çok soru işareti dolarken yığıldığı yerden kalktı. Burası evinin olduğu sokaktı. İlacı içtiği yer… Elindeki ilacın ismini son kez okuduktan sonra onu tamamiyle zihnine kazıdı. Ethereal…

   Bu yaşadıklarının üzerinden günler geçmişken, elindeki tablette bulunan ilacın sayısı üçe düşmüştü fakat o ilaçtan çok fazla bulduğu için sıkıntı etmiyordu. Buraya onuncu gelişiydi ve artık buna alışmıştı. Buraya fantastik âlem diyordu. İçtiği bu ilaç onu bu aleme sürüklerken omuzlarına yüklenen görevden habersizdi. Fantastik Âlem’de kendisi gibi bir çok insanla tanışmıştı. Fakat onları ezelden beridir tanıyormuş gibi hissediyordu. Burada oluşlarının bir nedeni ve bir görevleri vardı. Evet, Ethereal adlı bu ilaç içerisinde bir çok güç barındırıyordu ve bu gücü kötüye kullanmak isteyen bir çok kötü kişi vardı. Görevleri, bu kişilere karşı savaşmak ve kötülüğün sonsuza dek yok olmasını sağlamaktı. Bunun için savaşacaklardı…

   Dostlarının yanına giderken, Fantastik Âlem’in kenar sokaklarından gidiyordu. Yürüdüğü yollardan kendinden emin ve korkusuz bir şekilde geçişi ona bakanlarda hayranlık uyandırıyordu. Boyu uzun, heybetliydi genç adam. Uzun siyah saçları dalgalanarak omuzlarına dökülür onu karşı konulmaz gösterirdi. Yüzünün bir kısmını kaplayan yara ise hayatın ona attığı ufak bir çizikti sadece.

    Aklında bir an önce dostlarının yanına ulaşmak varken adımlarını büyükçe atıyordu fakat karşısına çıkan şey onu yolundan etmişti. Bu, kanatları devasa büyüklükte olan bir kelebekti. Bembeyaz kanatlarının üzerinde, mavi ve yeşil izler bulunuyordu. Mavi, onun lugatında özgürlüktü. Yeşil ise cennet.. Devasa kelebek sanki ona gösteri yapmak istercesine döndü ve kanatlarındaki parıltıları etrafa saçtı. Genç adam mavi gözlerini kelebeğin üzerinde gezdirirken, onunda kendisini incelediğini düşünmüştü. Adamın yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluşurken, kelebek de ona gülümsemişti. Adam bunu göremese bile kelebeğin mavi gözlerinde hissetmişti. Bu gülüş, onda ölse unutamayacağı bir kelebek etkisi yaratmıştı. Unutamazdı…

    Kelebek kaybolup giderken o da yoluna devam etmiş ve dostlarına kavuşmuştu. Hepsiyle sarılıp hasret gidermiş ve yapacakları büyük çarpışmanın yaptığı planlarını onlarla paylaşmıştı. Herkes onun dediklerini tartışmasız kabul ederken, adam dostlarına minnetle bakmış ve onlara: “Küçükken hayalini kurduğumuz o saf ve temiz dünyanın hep temiz kalması dileğiyle ve arzusuyla kanımızın son damlasına kadar savaşalım, dostlarım..”

   Günler her zaman olduğu gibi yine birbirini kovalarken, bu fedakâr dostlar dört gözle bekledikleri savaş gününe son sürat hazırlamışlardı. Hiç birisinde ne korku vardı, ne keder. Ölmeye çoktan hazırdılar. Bu saf ve temiz dünya için, yeri geldiğinde en önde savaşıp her biri yiğitçe ölecekti. Bunun için buradaydılar. İyilik adına…

  Son günlerini sessiz, sakin ve barışın hakim olduğu bu dünyada geçirdiler. İyilik ile kutsanan bu dünyada son günleri su gibi akıp geçmişti. Hepsinin kafasında cevap isteyen bir çok soru işareti vardı. Zorlanıyordular… Bu her akıllarına geldiğinde ise kendilerine: “İyilik adına…” Diyerek yaşadıkları bütün olumsuzlukları hatırlatıyorlardı. Zorlanıyorlar fakat korkmuyorlardı. Çünkü bütün olumsuzluklara rağmen iyilik adına öleceklerdi.

   Bekledikleri gün geldiğinde en önde yine mavi gözleriyle korkusuzca bakan genç adam vardı. Biraz önce dostlarına uzunca bir veda konuşması yapmıştı. Şimdi ise sadece savaşı başlatacak o işaretin gelmesini bekliyordular. “Ali!..” Dostunun kendisine seslendiğini duyduğunda sol omzunun üzerinden ona baktı. Diğeri ise ufuklarda görünen düşmanlarına gözlerini kısarak bakıyordu. “Çok kalabalıklar.” Diye mırıldandığında Ali’nin yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu. “Ne o Tuğrul, korktun mu?” Tuğrul hemen itiraz ettiğinde diğerlerinin arasında ufak bir kahkaha dalgası yayıldı. Bir süre sonra Ali başını çevirip düşmanlarına baktığında bir kez daha mırıldandı. “İyilik adına…”

   Savaşın başladığını belli eden o işaret geldiğinde, iki tarafta birbirine doğru büyük bir hırsla koşmaya başladı. Ortada buluşmaları ise beyaz ile siyahın çarpışması gibiydi. O derece keskindi. İyilik savaşçıları ilacın kendilerine verdikleri sayesinde çok güçlüydüler ama Fantastik Âlem’in canavarlarına karşı koymak onları pekâlâ zorlamıştı. Savaş ilerledikçe yorulan iyilik savaşçıları bir bir düşüyordu. Epey direnmişlerdi fakat kabul etmeliydiler ki, karşılarındaki kişiler ve yaratıklar çok daha güçlüydüler fakat asla pes etmeyecektiler.

    Ufuklardaki kızıl güneş batmak için hazırlık yaparken Ali, önündeki yaratığın boynunu kesip onu yerle bir etti ve etrafına bakındı. Öldürdüğü her yaratığın kanıyla yıkanan uzun siyah saçları savruldu genç adamın. Tüm dostları iyilik adına canlarını geride bırakmıştılar. Hepsinin cansız bedeni yerde yatıyordu şimdi. Ali’nin mavi gözleri kanlı bedenlere takıldığında içi titremişti. Yalnızdı… Kendi gelip önüne döndüğünde büyük bir savaş nârâsı atıp koşmuş ve tek başına savaşmaya devam etmişti. Uzun bir süre daha çarpışmıştı. Hava kararmaya yüz tutmuşken, Ali artık gücünün kesilmeye başladığını hissediyordu. Yine de gücünün yettiği yere kadar direnecekti.

   Öyle de yaptı genç adam. Gücünün yettiği yere kadar direndi ve savaştı. Gecenin karanlığı çökerken yaraları çoğalmıştı. Esen serin rüzgarlar tenini üşütmüyordu. Artık ölümün nefesini ensesinde hissediyordu. Karanlık tüm vücudunu sararken mavi gözleri parıldamaya devam etti bir süre. Göğsünün içinden geçen soğuk demir acıyı hissettirmişti. Dostları bir bir gözlerinin önünden geçerken mırıldandı. “Dostlarım!..” Hepsi hayat dolu insanlardı fakat daha küçücük bir çocukken hayattan zorla koparılmışlardı.

   Ali’nin hissettiği acı çoğalırken mavi gözlerindeki ışık yavaş yavaş kayboluyordu. Zihninde bazı şeyler uyanırken, göğsüne saplı olan büyük kılıcın geri çekilmesiyle bir inilti sıyrıldı kan çekilmeye başlayan dudaklarından. Ardından sağ elinde tuttuğu kılıç yeri boylarken, heybetli vücudu bir saman çuvalı gibi yere yığıldı. Yaşadığı her şey gözlerinin önünden geçiyordu. Küçüklüğünden bu yana yaşadığı her şey zihnine doluştu. Çektiği bütün acılar, yaşadığı kısa ömürlü mutluluklar, aşkları, aşkı… Bir çift toprak rengi göz aklını başından almıştı genç adamın. İniltiyle karışık fısıldadı son kez sevdiği kadının ismini. “Kelebek..” 

    Sonra onu buraya, Fantastik Âlem’e getiren ilacı nasıl bulduğu geldi aklına. Her şeyi şimdi anlamaya başlamıştı. Vücudu kara toprağın üzerinde seğrirken acıyla kıvrandı ve gözlerini yumdu sıkıca. Her şeyin bir hayal ürünü olduğunu anladığında ise acısı ikiye katlanmıştı. Yaşadığı güzel ve mucizevi olan her şey hayal ürünüydü fakat acı gerçekti. Ethereal adlı bu ilacın aslında ne olduğunu anladığında ise gözlerini zorlukla geri açtı genç adam. Bulanık görüş alanına ilk önce kana bulanmış beton zemin girdi. Ölmeyi beklerken kendisini yine tanımadığı bir yerde bulmuştu. Bir dakika!.. Burayı tanıyordu! Üzerine yattığı uyuşmuş sol kolundan destek alarak zorlukla doğruldu. Göğsündeki acıyla dudaklarından tekrar bir inilti koptu. Yerde kanlar içinde uzanan cansız tanıdık simalar aklını karıştırırken, gördüğü bir yüz onun aklını başından almıştı. “Kelebek!..” 

   O kadar kısık bir sesle söylemişti ki kendisi bile duymamıştı sesini. Sağ elinde tuttuğu kırık cam parçasını yere fırlatıp attığında adeta sürünerek cansız bir şekilde yanına gitti kadının. Onu alıp dizlerine yatırdığında mavi gözlerinden süzülen yaşlar çoktan yanaklarını ıslatmaya başlamıştı bile. Çökmüş göz altları ve morarmış dudaklarıyla Ali’nin aşık olduğu kadından eser yoktu. Genç adam acıyla ona sarıldığında gerçekler bir kez daha canını yakmıştı. Gözleri diğer cansız bedenlere kaydığında ise farkına vardığı bazı şeyler onu deliye döndürmeye yetmişti. Canı acıya acıya büyük bir çığlık attı genç adam. Meğer… Meğer, öldürdükleri Fantastik Âlem’in canavarları değil birbirleri imiş. Belki de sevdiği kadını kendi elleriyle öldürmüştü. Kılıcı tuttuğu eline baktı Ali. Her yanı kesik kesik ve yarayla doluydu. Oluk oluk kanıyordu. Yumruğunu sıkıp dizine yatırdığı cansız kadının bedenine daha sıkı sarıldı. Yaşadıkları her güzel şey rüyaydı fakat acı gerçekti, kan gerçekti, yara gerçekti, ölüm… Gerçekti…

   Yaşadıklarını tekrar tekrar düşünürken, kollarının arasındaki cansız bedene sarılıp sarsılarak ağlamaya devam ederken ileri geri sallanmaya başlamıştı. Bir ilacın onlara neler yaptırdığını düşünürken yaptığı bir çok şeyden pişmanlık duyarken kulaklarını dolduran siren sesleri ise içini titretmişti. Öldüğü yerde sallanmaya devam ederken gözüne çarpan kırık kanlı cam parçasıyla birlikte kulaklarını bir kaç bağırtı ve adım sesleri de doldurmuştu. Yıkık dökük bu evin camlarından içeriye sızan kırmızı-mavi ışıklar yanıp sönerken ayak sesleri yakınlaşmıştı fakat genç adam hâlâ boş bakışlarıyla yerdeki kanlı cam parçasına bakıyordu. 

    “Polis!!.. Kaldır elleri!..”

(SON.)

[03.01.2019]

okur

Yazar: Ezgi Arslan

Blog Okur

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.