GUTENBERG GALAKSİSİNDE SON DURAK

   Her kitap, tanıştığım yeni dostlarla farklı dünyaların kapılarını açar bana. Yeni açılan dünyanın gizemini hızlıca çözme isteğime rağmen bitmesini de hiç istemediğim keyifli bir yolculuktur bu. Bazen daha önce araladığım o kapılardan tekrar girerim; kaçırdığım bir şeyler var mı diye… İşte o zaman eski dostlarla yeniden bir araya gelmenin hazzını yaşarken bir taraftan da onları unutmuş olmanın mahcubiyetini taşırım… Okumak sürekli bir keşiftir benim için… Tam da Flaubert ‘in dediği gibi; “Yaşamak için oku. ” Ama benimki sanırım hayata direnmek…

   Kitaplar onu ilk kez okuduğumuz anı muhafaza eder. Sayfa üzerindeki karalamalar, yıpranmış kenarlar bizden bir parçadır. Üzerine kokumuzun sindiği kıyafetlerimiz gibi… Birinin onları bizden istemesi, onları kaybedeceğimiz korkusunu hissetmemize neden olur. Alberto Manguel de bu duyguları taşıdığını anlatır Kütüphanemi Toplarken kitabında. Okumaların Okuması kitabında iyi bir okur olmanın anahtarını veren yazar, bu çalışmasında ise kitabın ve kütüphanenin hayatımızda ne kadar önemli olduğunu gösterme derdindedir.

   Tarih, bize hiçbir şeyin fazla sürmediğini öğretmiştir; diğer taraftan yıkıma karşı yaratma ve atadan kalma modelleri inşa etme dürtüsü de vermiştir. Bu kolay kolay bastırılamayan bir dürtüdür. Bir şeyi sözcüklerle ifade ettiğimizde, dünyaya dair deneyimimizi yeniden yaratma ve başkalarına aktarma gücümüz her zaman var olacaktır. Platon, bizim dünyaya dair tecrübemizin bir mağara duvarına vuran gölgelerden ve üstü kapalı anlamlardan başka hiçbir şey içermediği kanaatindedir. O zaman sözcüklere döktüğümüz şeyler gölgelerin gölgesi olmaz mı? Sözcükler var olan şeylere karşılık geldikleri için var oluyorsa bu durumda şeyler de onları adlandıracak sözcükler sayesinde var olmazlar mı? Hayat üfleyen söz, sözü soluyan canlıyla eşit değildir. “Her kitap yaşantımızın yakaladıklarını bütünüyle elde tutmanın imkânsızlığını itiraf eder. Gelmiş geçmiş bütün kütüphanelerimizse bu başarısızlığın bir kaydıdır.” Ama her şeye rağmen sözcüklerle, görüntülerle yeniden üretmeye çalıştığımız modelin içerisinde olma duygusu kışkırtıcıdır. Kâğıt üzerine mürekkepli kitaplardan oluşan Gutenberg galaksisinde sürüklenmenin ve dalmanın fiziksel zevkidir bu. Yani okumanın hazzı…

   Biriktirmek, bize dayanılmaz gelen şeyler üzerinde kontrol sahibi olmak; onları hep elimizin altında tutma isteğinin bir sonucudur. Bazı okurlar vardır okuma anları onlar için yeterlidir. Sonrasında somut kitapla olan bağları bir balon gibi söner. Bu yüzden kitap biriktirmezler. Borges gibi hafızalarına güvenenler meclisten dışarı tabii… Kitaba dokunmanın verdiği hazzı yaşamayı seven Manguel, bu yüzden sanal kütüphanelerden hoşlanmadığını söyler. Ona onca kitabı biriktiren de bu haz değil midir? Alışkanlıklarından vazgeçmeyen, kitapla arasında çok sıkı bir aşk ilişkisi kuran okurun da vazgeçmeyeceği şeydir bu.

     Kanada vatandaşı olan Arjantin doğumlu Manguel’in,  Jorge Luis Borges’le arkadaş olması hayatının dönüm noktası olmuştur. Yetenekli bir antolog, çevirmen, editör ve romancıdır Manguel. Ama kendini yazar olarak değil de okuyucu olarak tanımlar. “Dürtü okumaktan geldiği için yazar değilim. Bir Okuma Tarihi yazdım; çünkü ne yaptığımı bilmek istedim.” der bir konuşmasında. Yaptığı iş için ise; “Başkalarına hikâyelerin, kelimelerin ne olduğunu anlatmak istiyorum ve bunun başka birinin kelime haznesi olmasını istiyorum. Bu yüzden,  belki de yaptığım şey sözlükler derlemek…” Hayatının en büyük şansı Arjantin Ulusal Kütüphanesindeki görevidir. “Hatırlayabildiğim kadar uzun bir süredir kütüphaneler, okuma ve kitaplar üzerine yazdım ve sanki yemek yapmakla ilgileniyormuşum, bunca yıldır yemek tarifleri yazmışım gibi hissettim oysa mutfağa hiç adım atmamıştım.”

   “Kaplumbağa kabuğum” dediği kütüphanesini her gittiği yere taşır. Toplamak bu yüzden gönüllü bir unutma eylemidir onun için. Bilir ki tekrar o kutuların içinden çıkacak hazinesi hak ettiği yere kavuşacaktır. Her kütüphane otobiyografiktir. Kütüphanenin toplanması kendi ölüm ilanını kaleme almayı andıran bir şeydir onun deyimiyle. Emanet ettiği kutulardan çıkanlar, bir ganimetten, vücudu yeniden inşa edebilecek DNA’dan farksızdır. Her topladığı kitap, tekrar yeni yerlerine kavuşmak için çıkarıldığında, arkadaşlıklarını tekrar tekrar hatırlatır ona. Belleğindeki izler tekrar o sayfalar arasında can bulur. Ömürleri boyunca birbirlerine düşman Gabriel Garcia Marquez ve Mario Vargos Llosa bile yan yana durabilirler onun kütüphanesinde. Cisimleşmiş kitaplar, birbirleriyle barışıktır.

   Lewis Carol’ın dediğine göre; “Bir gün gelecek, mümkün olan her kitap yazılmış olacaktır.” Bu durum yazarı yinelemeye mahkûm etmez mi? Okur olarak bizi de tabii ki. “Hayat bir yolculuk yahut bir savaş olduğuna göre her hikâye ya İlyada ya da Odysseia olacaktır.” diyen Raymond Queneau’a göre her hikâye bir öncekinin izlerini taşır. Bütün bu yinelemeler, durağanlık getirmez mi? Çocuklar gibi yinelemeyi severiz diyor Manguel. “Yetişkinler olarak yenilikler talep etsek de çoğunlukla alışık olduklarımızın arkasından gideriz. Birbirinden farkı olmayan politikacıları seçmemiz bundan değil midir? ” Birbirine benzeseler de her birinden farklı tatlar alır okurlar. Her okuma kendi zamanı ve mekânında biriciktir çünkü. Her okumada önceki yinelemelere eklemeler yapar, kendimizi başka sese açar, bu sesi kendimize dönüştürürüz. Artık kendi korkumuz, sevincimiz, coşkumuz, kederimiz olmuştur. Tabi ki yazarın anlattığı, kavrattığı biçimiyle…

    Kitaplarımız bizim deneyim kayıtlarımız, kütüphaneler depolarımız oluyorsa sözlükler de unutuşa karşı bizi koruyacak tılsımlardır. Konuştuğumuz sözcükler uçabilecek güçtedir. Oysa yazılanlar sayfalara kök salmışlardır. Yazının belleği, herkesi kapsayan sınırsız niteliktedir. Bu yüzden kitaplarımız, belirsiz bir geleceği sezgisel olarak kavramamızı ve susturulamayan geçmişten ders almamızı sağlayarak başkalarına ait deneyimler ve bilgiler kalabalığında bize yol göstermeye devam edecektir. Edebiyatın kendisinde var olan o değiştirici gücünden korkan iktidarlara inat kitaplar, her zaman bir şekilde okuruyla buluşmanın yollarını bulacaktır. Çünkü Dickens’in dediği gibi, kitap okuyabilen kimse bir kitaba, rafın üstünde kapağı açılmamış olsa bile kitap okuyamayan bir kimsenin gözüyle bakamaz.

   Lizbon’un Okuma Tarihi Araştırmaları Merkezi’ni oluşturmak ve yönetmek için kişisel kütüphanesinden 40.000 eser bağışlamıştır Manguel. Kitaplarından ayrılmak çok zor gelmiştir sanırım ona…(Hayatı boyunca ödünç kitap vermeyi sevmediğini söyler çünkü…) “Gelinin babasına, kızını kaybetmediğini, bir evladının daha olduğunu söylemek gelenekseldir. Bugün kendi kendime, kütüphaneyi kaybetmeyeceksin diyorum. ” der Eylül 2020’deki açılış konuşmasında. Tamamen bir ayrılık değildir bu. Sadece Gutenberg galaksisinde yeni bir yer bulmuştur kitaplarına. Daha başka ne isteyebilir ki… Tarihin yıkıcı rüzgarlarının buraya uğramamasından başka…

 

 Kaynaklar: 

https://www.theglobeandmail.com/arts/books/article-alberto-manguel-to-donate-40000-works-to-lisbons-centre-for-research/

https://themorningnews.org/article/alberto-manguel

https://www.independent.co.uk/arts-entertainment/books/features/alberto-manguel-the-spirit-of-the-shelves

Alberto Manguel, Kütüphanemi Toplarken, YKY 

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.