in

CANETTİ’NİN SÖZCÜKLERLE AŞK CİNAYETİ

Bir yazardan ne beklenebilir? Ellias Canetti Sözcüklerin Bilinci kitabında, tam olarak bu sorunun cevabını aramasa da, çeviriyi yapan Ahmet Cemal’in dediği gibi özgürce kalem oynatmanın yanı sıra bir bilim adamı titizliği ile edebiyat ve hayatı birleştirmiştir. Kitle ve İktidar üzerine yıllar süren çalışması sırasında kaleme aldığı denemelerdir bunlar. Birbirinden farklı konular olsa da hepsini birleştiren sözün gücüdür aslında. Canetti’yi tanımak ve edebiyatın gücünü anlamak bakımından okunması gereken bir eserdir. İçerik olarak incelendiğinde güç ve iktidar ikilemi üzerinden de araştırmaları hakkında bilgi verir. Kendi yazma yolculuğunda onu etkileyen yazarların hayatlarına ışık tutarken, bir taraftan da bu yazarları okuyucuya tanıtır. Anlattığı yazarların hikayelerini, Körleşme romanına bağlar ki; Canetti’nin en büyük romanıdır bu.

”İnsanın iç dünyasında öyle bir şey var olmalıdır ki insanı utandırmasın ama gereken utandırmaları da gerçekleştirebilsin bir anlamda diyor  ” Cannetti. Ona göre Tolstoy’un yaptığı da budur. Tolstoy’un yapıtlarıyla değil yaşamıyla ilgilenir bu sefer yazar. Gerçek ve doğru saymadığı her şeye karşı direnen eksiksiz bir yaşamdır onunki. Bir insan için düşünülebilecek tüm çelişkilerin olduğu bu yaşamda, son ana kadar yaşamda olması gereken her şey vardır. Tüm ayrıntılarıyla eksiksiz ve insanın gözünün önündedir Tolstoy’un yaşam. Gençlik günlerinden başlayarak son gününe kadar her şeyi şu ya da bu biçimde kağıda dökmüştür. Okuyan görür bu yaşamı ya da görebildiği yanılsamasına kapılır. Dünyada belki de böyle bir yanılsama daha yoktur Canetti’ye göre. Bunu kim yapar yazardan başka…

Onun yaşamının sonunu Körleşme ’deki sona benzetir Canetti. Tolstoy’un yazdığı her sayfanın sürekli ve birkaç kez temize çekilmesiyle başlayan evliliği, mutlak anlayışsızlığın yol açtığı korkunç bir savaşla sona erer. Karısı ile uzaklığı Klein’in, Therese’ye olan uzaklığı kadardır son zamanlarında. Onların birbirlerine acı çektirişlerini benzetir Canetti.(Fakat onların ki birbirlerini daha iyi tanımalarından kaynaklı kişisel bir çekişmedir.) Bunu söylerken Tolstoy’un kendisini Klein’e benzetemeyeceğini, ama karısını Therese’ya yakıştıracağını söyler Sözcüklerin Bilinci kitabında.

Körleşmeyi yazarken etkilendiği Kafka’yı da unutmaz kitabında. Ona Öteki Dava Kafka’nın Felice’ye Mektupları adlı bölümünde çok geniş bir yer verir.

1933 yılında Hitler’in Almanya’da iktidara gelmesi, Canetti’nin 1925’ten beri ilgilendiği “kitle” olgusuyla “iktidar” olgusu arasındaki olası ilişkileri düşünmesine ve çözümlemeye çalışmasına neden olacaktır.(Kitle ve iktidar üzerine olan fikirlerini “Kitle ve İktidar” ismiyle 1960 yılında yayımlamıştır.). Canetti Hitler’i hükmettiği kitlenin büyüklüğünden başı dönen paranoyak bir yönetici olarak sunar. Bu nedenle bu kitabında da Hitler’e de yer verir.Ayrıca savaşın yarattığı yıkımı ve bunun yarattığı iktidar ve kitle olgusunu Doktor Haşiya’nın Hiroşima güncesi adlı bölümde ele alır.( Bu kitabın içeriğini oluşturan metin, ilk defa 1946’da New Yorker dergisinde yayımlanmıştır. Amerikan gazetecilik tarihinde eşi görülmemiş bir sansasyon yaratmış, dergi, piyasaya verilişinden birkaç saat sonra tükenmiştir.)

Hiroşima tam anlamıyla insanlar tarafından planlanıp uygulanmış bir yok etme örneğidir. Doğanın bir rolü yoktur bunda. Bu denli büyük bir yıkımda hayatta kalmak ne anlam taşıyabilir? Tıp öncesi bir çağda yaşarmış gibi çaresiz insanların dramıdır bu. Cannetti bu günce üzerinden insanlığı değerlendirirken, aslında bugün yaşadığımız durumun  gerçekliğini de  yüzümüze vurur.

Güç ve Hayatta Kalmak bölümünde; ayakta kalmanın ve bunun güç ve iktidar bağlamında bir değerlendirmesi vardır. Zamanın en güçlü ve en iktidar tutkunu hükümdarı olan Delhi Sultanı Muhammed Bin Tuğluk’tan bir hikayeyi bizimle paylaşır.  ”Sultan geceleri hakaretler içeren mektuplar bulur. Bunun üzerine Delhi’de taş üstünde taş bırakmamaya karar verir. Koyu bir Müslüman olduğu ve adalete inandığı için kentte yaşayanların tümünün evlerini satın alır onlara başka bir kenti başkent yapmak istediğini ve oraya gitmelerini emreder. Bazıları bu buyruğu dinlemezler. Birkaç kişi evlerinde saklanır. Sultan kenti arattırıp bunları buldurur. Sokakta bir topal biri kör iki adam bulurlar. Sultan topalın mancınığa bağlanıp fırlatılmasını, kör olanın da uzak kente götürülmesini emreder. O tarihlerde bu yolculuk 40 gün sürer kör yol boyunca parça parça olur ve kente sadece bir bacağı gelir. Bu olaydan sonra kentte kalanlar korkudan her şeylerini bırakıp Delhi’yi terk ederler. Yıkım o kadar kötüdür ki kedi köpek dahi kalmaz şehirde. Bir gece sarayın damına çıkan kral hiçbir yaşam belirtisi görülmeyen şehre bakar şimdi öfkem yatıştı der. Sonrada şehri yeniden canlandırmak için başka kentlerde yaşayanlara buraya gelmeleri için haber gönderir. ” Bu hikayeyi anlatan Cannetti sultanın içinin rahat olmasının nedenini gözünün görebildiği yerde kendisine karşı çıkabilecek bir insanın kalmamasına ve tüm bu insanlardan sonra hayatta kalmış gibi hissetmesine bağlar. Bunun da, tek biricik olma, güce sahip olma  olgusuyla açıklanabileceğini ifade eder.

Yazarın uğraşısı nedir? Bu soruyu kitabın son bölümünde yanıtlar Canetti. Söz savını henüz yitirmiş değildir. Edebiyatı temsil eden kişinin yaşamının amacı ve verebilecekleri ne olmalı? ”Savaş sonrası gerçekten yazar olsaydım savaşı önleyebilmem gerekirdi ”anonim sözünün üzerinden gider. Bugünden bakınca bunun ne kadar saçma olduğunu söyleyebiliriz. Her şey olup bitmiştir ne de olsa. Bunun,  söyledikleriyle savaşa yol açmış olanların palavralarından ne farkı var diye sorar Cannetti. Ona göre yazar sözlere önem veren onlara güvenen onları kimi zaman yerinden eden ama sonra büyük bir güvenle eski yerine koyan kişidir. Çoğu kez söze karşı cinayet işleyen biri gibi görünse de bu aslında aşk cinayetidir. Sözlerin sorumluluğunu yüklenebilen ve mutlak yıkımın bilinci içerisinde bu yıkımın tüm acısını iliklerine kadar hissedebilen ve algılayabilenler oldukça, insanlığın en önemli yapıtlarını yaratanlar için hep kullanılagelmiş bir sözcüğe sımsıkı sarılma hakkımızın olduğunu söyler..

Yazar her şeyden önce insanlığın zengin olan edebi mirasını benimsemelidirler. (”Edebiyat alanında yaşamımı dört bin yaşında olan ve bundan yüzyıl öncesine kimsenin bilmediği Gılgamış destanı kadar hiçbir şey beni etkilemedi. ”der.) O yapıtlar yaratılmasaydı insanlığın ne olduğunun bilincine hiçbir zaman varılamayacağını söyleyerek kültürel mirasın önemini vurgular. Yerlerinden yurtlarından ettiğimiz sömürdüğümüz yoksulluk ve acı içinde yitip gitmiş insanların yarattığı eski eşsiz edebi eserler kadar bize yararlı olan ve içimizi umutla dolduran bir başka şey yoktur ona göre.  Maddi kültürlerinden ötürü aşağı gördüğümüz köklerini acımasızca yok ettiğimiz bu insanlar bize bitip tükenmek bilmeyen bir manevi kültür mirası bırakmışlardır oysa. Bu kültürün asıl korunması ve yaşamımızda dirilmesini sağlamakta yazarın işidir. Ayrıca yazara düşen, her şeyden önce kendi iç dünyasında sürekli genişleyen bir yer açmaktır. Ama bu yer, değişim yoluyla yaşadığı ve özümsediği insanları sığdırabileceği bir yer olmalıdır. Çünkü onlar değişimlerin öncüleridirler. Fakat körleşmeden. Okur için sansürden geçirerek değil olduğu gibi aktarmalıdırlar derken de gerçekliğe vurgu yapar yazar. Birbirinden çok bağımsız yazılar gibi görünse de kitabın içinde yer alan her bölüm, okuyucuya yeni ufuklar açmakta, bilgi anlamıyla donanımını artırmakta ve merakını kamçılamaktadır. Bu bağlamda okuyucuyla buluşmayı hak eden bir yapıttır.

Elias Canetti, Sözcüklerin Bilinci, Sel Yayınları

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.