Bizim City

Anadolu’ da bir köy.. Bizim City. 

City olduğuna bakamayın bahsi geçen 90’larda 5.000 nüfuslu, nüfusuna bakmadan ilk ve ortaokulu hatta lisesi, kütüphanesi, Halk Eğitim Merkezi ve Özel Halk Kütüphanesi olan bir city..

O yılarda en azından Batı ve Orta Anadolu’nun biraz kendini göstermek isteyen girişken yerleşkesindeki gibi..

Halkın geneli geçimini tarım ve hayvancılıkla sağlar. Sanki çokta paylaşarak iş yapar kimse birbirini çekememezlik yapmazmış gibi kooperatifleri bile vardı. Tabii.. olsundu, bulunsundu..

İşte bu city de bir de tahsilli imam vardı.

Birkaç farklı yer gördükten sonra, gördüklerine ve annesinin kalp hastalığına dayanamayan diplomalı imam Mustafa city sine dönmeye karar verir.

Azmetmiş okumuş çalışmış çabalamış sınıf arkadaşları işinde gücünde imamlık yaparken o, imamlık yapmak istemediğinden babadan kalma kerpiç evde karısı, kızı ve annesiyle yaşar ne iş bulsa yaşardı.

Babasıyla ilişkisi genel geçer ölçekte olan Mustafa gene bir köyde, sobalı olan evi için odun kırarken, akrabaları babasının tek katlı kerpiç ama kiremit çatılı 2 göz oda, bir kiler (mutfak demezlerdi)ve geniş bir girişi olan ki onlar buraya salon derdi; küçük odanın duvarında kendisi için özel yapılmış tahta rafındaki yeşil, sabit, tuşlu telefonla Mustafa’nın komşusu Sabri beyi arayıp o zamanlar yapıldığı gibi not bıraktılar ‘baban biraz hasta gel gör.’ Evin tek çocuğu olan Mustafa işini oracıkta bırakıp üstüne kaşe kabanı ve kaşkolunu alıp durumu karısı Zeynep e anlatıp kızı Zehra’yı da öperek bir kilometre yürüyüp dört vasıta değiştirerek bizim city e ulaştı.

Pek çok yerleşim yerindeki gibi Mustafa’nın köyünde de bir akarsu vardı ve köy akarsuyun etrafına kurulmuştu. Yaşamın kaynağı olan su hayatın da merkezinde yer aldığından olsa gerek; köyün merkezinde yer alıyordu.

Hem suyun hem de köprünün değeri bu köyde de devam ediyor ve insanlar suyu ve üzerindeki köprüyü sosyal hayatlarında aktif olarak kullanıp sosyal yaşantılarının merkezinde tutuyorlardı.

Pek çok yerde illaki köprübaşı diye anılan bir yer vardır. Hem somut hem de soyut olarak önemliydi köprü. Bir aşama, bir zafer, (köprüyü geçmek).. önemliydi köprü.

Peugeut (namı-değer pejo) minibüsün o tarifsiz  kokusu içinde başını cama yaslamış uyuyan Mustafa şoförün ani duruşuyla irkildi. Konuşurken bir anda ışık hızıyla aşağı inmesiyle ise geldiğini fark etti ‘köprübaşıııı son durak’..

Babası hayırseverliğiyle, dürüstlüğüyle köye nam salan Bahadır’ın tek ve bi tanecik oğlu gelmişti köye ama, kimse yarım ağız hoş geldin den ötesini demiyordu. akarsu (çay)ve köprü merkezi olduğundan köyün belediyesi de hemen köprünün yanı başındaydı. Evet halk buraya köy deyip geçse de burası aslında bir beldeydi. 

İnsanların yarım ağız selamı ve tüm bunları düşüne düşüne yürüyen Mustafa baba ocağını uzaktan gördü. Selam veren insanların yüzündeki keyifsizlikle kapılarının önünde oturan amcaoğullarını gördü. Derin sessizliğe doğru, sessizleşere yürüdü.

Amcasının elini öper abisine sarılırken abisi Hüseyin kulağına ‘başın sağ olsun’ diye fısıldadı. ‘yoldalardır şimdi öğle ezanına kaldırırız ‘. 

İki kanatlı kızıl tahta borda kapının solda ki açık olan kanadından içeri giren Mustafa sağındaki küçük yalaklı çeşmede elini yüzünü yıkadı. Çeşmenin hemen yanındaki kerpiç duvara gömme ocağa baktı, altı kara kazanda su kaynamaktaydı. soluna döndü ve ailenin sadece özel zamanlar için kullandığı bu yüzden de özenerek, sonradan tabanına tahta döşenen bu yüzden de kapının açıldığı kare alanla odanın kalanının seviye farkı olan odaya baktı gene düğün, cenaze gibi özel günlerde olduğu gibi kapı sonuna kadar açıktı.. Uzun boyuyla kapıdan eğilerek içeri girdi. Annesinin elini öptü. Gözleri doldu. Anacığı ise yanında  iki kız kardeşi ile ağlamaktaydı. Gene de ana yüreği, oğlunun sağ salim gelmesiyle bir nebze rahatlamıştı.

Bulunduğu odadan seviye farkına dikkat ederek çıktı. Kilerin önünden geçti küçük odaya ulaştı. Geleneksel ev planlarında olduğu mavi boyalı tahta kapının kulpunu tutup zembeldeğine bastı ve kapıyı açtı. Diğer odada ki gibi bu oda da da iki duvar, tavanın yaklaşık elli cm kadar altında duvardan duvara rafla çevriliydi. Köyün geleneksel ev mimarisinde kapının tam karşısında ki duvarın tam ortasına  girişteki gibi bir ocak yapılır, hatta genelde ocağın olduğu duvarda bu raf iki sıra olurdu ki en üstteki raflara daha az kullanılan kaplar içi karşıya bakacak şekilde sıralanırken, alttaki ocağa yakın olan rafa daha günlük kullanılan kap kacak konurdu.  Ocağın simetrik olarak iki yanına bir metre kadar yukarıya bir metre kare ebatlarında gömme alanlar yapılırdı. Bu alan zamanının gardırobu olarak kullanılırdı. Estetik olması için kadınlar hem ocağı hem de bu delikleri kanaviçe işlemeli örtülerle örterdi.

Tıpkı su gibi ateş-ocak ta hayatın merkezinde duvarın ortasındaydı işte.. mavi ve beyaz hayatının pek çok yerine işlemiş olan halk evlerini beyaz kireçle sıvar kapı ve pencereleri ise maviye boyardı. Beyaz kireçle sıvanmış odalarda tabana yaklaşık bir metre kala olan kısım ve taban tekrar özel bir toprak karışımla sıvanır, bu bir metrelik alan hasırla çevrilir, hasırın önüne gene hasırdan kundura yastık dizilirdi, yastıklarsa gene estetik açıdan göze hitap etsin diye kanaviçeli örtülerle örtülürdü. 

Odayla hasret gideren Mustafa  odanın loşluğunda sağdaki camdan(köy halkı pencereye cam derdi) gelen cılız ışıkta  sağdaki rafın altına sonradan eklendiği belli olan, yapıldığı eşyanın boyutundaki küçük raftan sarkan kıvrık telefon kablosunu gördü.

 Gene komşu Sabri Bey in telefonu çaldı. Bu kez haber netti ‘kaynatan ölmüş.’ 

okur

Yazar: nzn

Blog Okur

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.