in ,

Bir Nükte..

En aşağı beş katlı binalarda, komşu olduklarımızı bile tanımadığımız, beton duvarlar arasında soluksuz yaşadığımız ve bu soluksuzluğa alıştığımız; bunun yanında sözleşmeli köleleştirilmelerle evden işe işten eve koşturarak hayatımızı idame ettirdiğimiz; zaman ve mekan kavramlarını başkalarının şekillendirdiği hayatları yaşıyoruz. İnsanı, insani değerlerden soyutlayan ve sadece üret-tüket kalıbına hapseden, bunun dışındaki değerleri umursamayan hatta bu değerlerle savaşan ucube bir sistemin güttüğü insanlık toplumu olarak.

İnsan ayakları üzerinde durduğu andan itibaren yaşamın tüm yükünü sırtında hissetmeye başlıyor. Stres artıyor, karamsarlık hat safhada.. Beklentiler gün geçtikçe fazlalaşıyor. İnsan tüm bu yükü sırtından atmak için tek seçeneğin “üretim bandının elemanları” arasına katılmakta görüyor.  Hayatı anlayamadan ve anlamlandıramadan zihinler parçalanıyor. Bütünü göremeyecek kıvama gelen bu akıl düşünmekten ve sorgulamaktan aciz ve bitap kalıyor. Parçalarla uğraşmaktan yorgun düşüyor. İşte bu zihinler henüz en güçlü halinde iken istila ediliyor. Bu istilayı gerçekleştirenler ise bizzat bizleriz. Dersler, kurslar, sınavlar, üniversite, askerlik, iş arayışı derken 20’li yaşlarımızı yarıladık ve sadece bunlarla uğraşmaktan kafayı kaldıramadık. Tüm bunlar bitince yeni sorular ve sorunlar silsilesi hazırda bekliyor. Evlilik, çocuk, ev, araba, kıdem atlama vs. Yaş 60’ların sonuna gelince emeklilik belki daha rahat ettiriyor ama bitmiyor streslerimiz. Yaşlılık başlıyor ve aslında ömür bitiyor. Bir insanın ortalama hayatı bu soru ve sorunlar etrafında geçiyor.

Zaman zaman sokak aralarında top koşturarak, bulduğumuz ilk yeşillikte piknik yaparak, bir müziğin ahengine kapılarak bu stresten uzaklaşmaya çalışıyoruz. Tabi bu kaçamağın süpermarketlerin işgal ettiği sokaklarda; gökdelenlerin gölgesindeki yeşilliklerde; sözlerin anlamsızlaştığı mekanik müziklerde olduğunu da hesaba katarsak, kaçamıyoruz.

Fabrikalardan toplanan meyvelerin doyurdukları midelerimiz yaşamaya devam ediyor ama sevginin, merhametin, huzurun ulaşamadığı ruhlarımız can çekişerek ölüyor. Bizler ise televizyon karşısında film izlercesine izliyoruz bu yok oluşu. Kayıtsızca ve umursamazca.. Televizyonun bize bu cinayeti normalleştirdiğinin farkına bile varmadan.

Zevk ve ürün peşinde koşan İnsan için hayatın anlamı giderek yalınlaşıyor. Bir noktadan sonra anlam da anlamını kaybediyor ve sonra cinnetler, cinayetler, şiddetler, geçimsizlikler, intiharlar haber kanallarının vazgeçilmez parçaları haline geliyor. “Hayatın anlamı kalmadı” sözleri eşliğinde..

okur

Yazar: Demirbey

Blog YazarBlog Okur

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.