TABLODAKİ YABANCI

  Nâle, önünden hızla geçip giden kafileyi umursamadan elinde tuttuğu saman sarısı defteri açtı ve büyük kolona sırtını yasladı. Bugün çokça yerler gezmiş, yeni şeyler öğrenmiş ve defalarca kaybolmuştu. Sanat tarihi okumanın en büyük zorluğu durmaksızın araştırmaktı ve o bundan hiç de şikayetçi değildi. Bölüm başkanı ona ne kadar peşimizden ayrılma dese de o buna hiçbir zaman kulak asmamıştı, şimdi olduğu gibi.

  Beyaz kolondan sırtını çekip belini doğrulttuğunda ne kadar yorulduğunu o an farketti, bir an önce kalan tablo ve portrelerin notunu alıp otele dönmeli, sıcak bir kahve içmeliydi. Cebinden çıkardığı siyah tükenmez kalemi yanağına yaslayıp kronolojik sıra ile giden tarihi portrelerin özetlerini çıkartmaya başladı. O kadar fazla eser vardı ki resmen tarihin tozlu sayfaları arasında kayboluyor, zaman kavramını yitiriyordu. Yağlı boyaların üzerine ilmek ilmek işlenmiş karamsar silüetler dönemlerin dili olmaktan kaçınmıyordu. Nâle, koridorun sonuna geldiğinde başını kaldırdı ve boynunu esnetti. Üç belki de üç buçuk metre boylarında bir tablo ile yüz yüzeydi, resmen büyülenmişti bu eser karşısında. Bir savaş, evet kesinlikle bir savaş anının resmedilmiş haliydi bu. Viktorya dönemine ait olmalıydı. Kahverengi, sarı ve koyu kırmızı tonlarının pürüzlü işlenişi kusursuz denilecek tarzdaydı.  Genç atlı şövalyeler keskin kılıçlarıyla düşmanları savuruyor, geniş kasnaklı ipek elbiseleriyle kızlar, etrafa kaçışıyordu. Yüz ifadeleri acıyla gerilmişti. İçinde garip bir burukluk hissetti. Bakışları tablonun ortasında duran çifte ilişti; simsiyah, bukle bukle saçlar kızın incecik beline doğru süzülmekteydi. Gözleri entrika dolu bakıyordu. Tabloya yaklaşıp gözlerini kıstı, eğer Viktorya döneminde yaşasaydı bu kıza benzerdi, buna emindi. Kızın zayıf ve rengini kaybetmiş ellerinden taşan kalbi görünce tüyleri ürperdi. Nâle, elini sol göğsüne koyup yüzünü buruşturdu. Garipti, çok garip. İçinde anlam veremediği bir zelzele hissediyordu, bayılacak gibi olmuştu. Silkinip kendine geldi ve incelemelerine devam etti.  Kaos ortamında birbirine dolanmış bir çift ve kanayan bir kalp… Kızın beline dolanmış kollar bir prense aitti. Temiz bir yüz, kemikli çene yapısı ve kemerli bir burun. Kadifeden yapılma kırmızı ceket prensin geniş omuzlarını ve vücudunu bir kalıp gibi sarmıştı, oldukça çekici gözüküyordu. Yağlı boya ne zamandır bu kadar gerçekçi görüntüler vermeye başlamıştı? Bir film sahnesi izliyormuş gibi hissediyordu, sanki kılıç sesleri ve kadın çığlıkları zihninde yankılanıyordu. İçinden “yorgunluktan delireceğim,” diye geçirdiğinde boynundaki eski model fotoğraf makinasını tabloya doğru tuttu, etrafa bakındı ve tablodan birkaç adım geriledi. İncelemeyi devam ettirebilirdi ama göz kapaklarına binen yükler buna izin vermiyordu. Flaşı ayarlayıp kadrajdan olabildiğince çıkmaya çalıştı, koca resmi çekmek ihtiyar makina için elbette çok zordu. Ayarlamaları yapıp tam fotoğrafı belgeleyecekken arkasında duyduğu tok bir erkek sesi ile duraksamak zorunda kaldı.

“Bu güzel ânı kesinlikle bozmak istemezdim lâkin çok hassas bir tablodur, maruz kaldığı yabancı ışıklar onun yapısını bozabilir, hanımefendi.”

Nâle, sese doğru döndüğünde içinden kesin bir görevli ile tartışacağını geçiriyordu ama gördükleri onu yanıltmıştı, yanıltmakla kalmayıp az daha küçük dilini bile yutacaktı. Elini kurumuş dudaklarına götürüp atacağı çığlığı bastırdı. Karşısında duran adam dakikalardır hayranlıkla izlediği tablodaki prensti. Evet, oydu. Burnu, karanlık bakışları, kıvrımlı dudakları ve berrak yüzü, vücut yapısı… Her şeyi ile bu o prensti. Tek fark üzerindeki elbiselerdi. Tablodaki tarzın aksine zengin bir İngiliz giyimine sahipti. Konuşması gerektiğini anladığında boğazını temizledi.

“Ben, ben gerçekten çok üzgünüm efendim. Sadece birkaç fotoğraf çekecektim.”

Kekelemesi yetmiyormuş gibi birde olduğu yerde titriyordu, kendine engel olamıyordu. Genç adam gür bir kahkaha attıktan sonra Nâle’ye doğru ilerledi. 

“Sizi korkutmak istemedim, özrümü kabul edin lütfen.”

Nâle sakin kalmaya çalışarak yanında duran adamı tekrar süzmeye başladı. Hayal görüyordu, görüyor muydu? Haddinden fazla yorulmuştu bugün ama biliyordu ki zihni algılayabilecek kadar ayık durumdaydı. Derin bir nefes alıp genç adama baktı;

“Özrünüzü kabul ediyorum bayım, siz kimsiniz?”

“İsmim Richard. Bu müzeye hep gelirim hatta çoğu zaman çıkmayacakmış gibi hissederim. Si-”

Nâle dayanamayarak Richard’ın sözünü kesti ve ona doğru dönüp işaret parmağını tabloya uzattı.

“Sadece soruyorum.” Düşünceleri o kadar fantastik geliyordu ki kulağa, bu adam onun deli olduğunu düşünebilir miydi? Dudaklarını ıslatıp bu yargısını bir kenara itti ve sözlerine devam etti.

“Sadece soruyorum çünkü tablodaki prens ile çarpıcı bir benzerlik taşıyorsunuz.”

Richard sert sesinin altında ezdiği çocuksu kıkırdamasını dudaklarında peydah ederken kollarını göğsünde kavuşturdu.

“Bunu daha önce hiç duymadığıma eminim, sizden başkası beni bu zamana kadar kimseye benzetmedi.”

Kendisiyle dalga mı geçiyordu bu adam? Yoksa gerçekten hayal mi kuruyordu? Hayır, tam olarak benziyorlardı ve bunu kim görse kesinlikle ona katılırdı. Nâle gözlerini tekrar tablonun üzerinde gezdirdi. Richard ise tekrar konuşmaya başladı.

“Eğer dikkatlice bakarsanız, resimdeki prensin kendine özgü bir giyim tarzı var. Belki de doğduğu kraliyet ailesi ile bir bağım vardır, bilinmez.”

Nâle hala tatmin olmamıştı ve kendini buna inandırmakta güçlük çekiyordu. Yanında duran adam gerçekti ve sadece bir benzetmeden ibaretti. Eve gidince kendine  kızacaktı. Bir süre gözlerini kapattı ve kendine gelmeye çalıştı. Birkaç soru sormak için gözlerini araladı ve yana döndü. Ama o orada değildi, gitmişti.

“Umarım müzeyi beğenmişsinizdir. Ve kısa süre sonra tekrar gelirsiniz.” Konuşan Richard’dı ama Nâle onu hiçbir yerde göremiyordu. Kendi etrafında deli gibi dönüyordu ama ses hala kendini belli etmiyordu.

“Buraya.” Dedi tekrar Richard.

Ses tablodan geliyordu, delirmiş miydi? Bu kadar olamaz diye düşündü Nâle. Korkarak bakışlarını tablonun ortasına çevirdi ve dizleri titremeye başladı. Richard yüzünden eksik etmediği o tebessüm ile sözlerine devam etti.

“Gördüğünüz gibi, siz haklıydınız. Ben ve tablodaki görüntü aynı kişileriz. İnanması zor farkındayım ama lütfen deli olduğunuzu düşünmeyin. Portrem vücudumun külleri ile resmedilmiştir, ve ruhum bu garip yere sonsuza dek bağlanmış durumdadır.”

Nâle o kadar şaşırmış durumdaydı ki hareket halinde olan dudakları görmese inanamayacaktı bu duruma ama gerçekti, deli değildi. Resime dokunmak için hareket etti.

“Lütfen gezintinizin keyfini çıkartın ve tekrar burayı ziyaret edin. Sizi aynı yerde sabırsızlıkla bekliyor olacağım.” Richard son kez tebessüm etmeden önce hafifçe dudaklarını büzdü ve tablodaki kalbi gösterdi.

“Bu kalp, kalbi sökülmüş bir kraliçeye aittir. Bu kalp sizin kalbinizidir. Bunu sizin için sakladığımı unutmayın.”

Tablo içindeki hareketlilik yavaşladığında Richard’ın yüzü eski halini almıştı. Birkaç kez gözlerini ovuşturdu, belki bir zaman girdabı içinde sürükleniyordu belki de zaman hiç var olmamıştı. Kalbini o an hissedemediğini fark etti, ağzında oluşan kekremsi tat midesini bulandırıyordu. Gitmeliydi, kaçmalıydı. Nerede nefes alıyorsa oraya ilerlemeliydi. Bacakları birbiri ardına dolanırken çıkışa doğru ilerledi, boynunda onu izleyen bir çift gözün varlığını hissetmek ürkünçtü. İngilterede olduğu süreçte tekrar ziyaret etmeyi unutmayacaktı.

  Yoğun geçen birkaç haftanın ardından kendine gelmeyi başarmıştı Nâle. Sanat tarihi müzesine ilerlerken aklında birçok soru işareti vardı ve hepsini bugün öğrenmeliydi. Kartını okutup müzeye girdiğinde az kişinin oluşu içini rahatlatmıştı. Koşar adım koridorun sonuna yürüdü, kalbi hızlanmıştı fakat bu hızlanmanın yerini dingin bir ritmin sahiplenmesi uzun sürmemişti. Birkaç hafta önce duvarı kaplayan büyük tablonun yerinde şimdi hiçbir iz yoktu. Nasıl olurdu? Çığlık atmak üzereydi, birileri onunla dalga mı geçiyordu acaba? Dişlerini sıkarak etrafta dolaşan bir rehberin yanına ilerledi. O muhakkak bilgi sahibiydi. Rehber ile göz göze geldiklerinde yüzündeki ifadeyi yumuşattı ve sorusunu yöneltti.

“Rahatsız ediyorum bunun için çok üzgünüm fakat bir sorum var, çok önemli.” Rehber başını salladı ve konuşmasını bekledi.

“Birkaç hafta öncesinde koridorun sonunda bir tablo görmüştüm oldukça büyük bir tabloydu, Viktorya dönemine aitti. Şimdi göremiyorum bir bilginiz var mı?” Rehber gözlerini bir şey hatırlamak istercesine kıstı ve ardından geniş bir gülümsemeyle Nâle’ye baktı.

“Aradığınız şey tablo değil, sizin sanrılarınız, hayalleriniz ve görmek istedikleriniz. Birçok kişi bunu yaşadığını iddia ediyor ve açıklamak pek de zor olmuyor. Öyle bir tablo müzede hiç sergilenmedi. İzninizle.”

  Rehber oradan uzaklaşınca Nâle duydukları karşısında olduğu yerde kalakalmıştı. Oysa nasılda inandırmıştı kendini gerçek sandığı hayallere. Hep böyle olurdu. Gerçek bazen sadece hayallerden oluşurdu. Ve hayal her zaman gerçeğin öz çocuğuydu

okur

Yazar: su.

Blog OkurBlog Yazar

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.