Pazarcının elleri…

O eller… Soğuktan çatlamış eller…  Nerde görse tanırdı, o yoksul cefakar elleri… Pazarcının elleri…

Bir anda geçmiş günlere gitti. Zaman yolculuğu gerçek oluyordu. İşte otuz yıl öncesine gitmişti. Her şey ayan beyan gözlerinin önünde belirmişti. Çatlak, soğuktan yarılmış eller. Dışarıdaki çürük meyveleri ayıklıyordu. Sağlamları tekrar yerine diziyordu. Düzgün, itinalı… Mükemmeliyetçi bir insan. Soğuktan gözleri yaşarmış, yanakları al al olmuştu. Yüzünde hep o içten, nazik gülümseme vardı. İnsanlara karşı nazik ve kibar bir insandı. Hiç kimseyi kırmazdı. Sahi niye öyleydi ki?

Nasıl bu kadar sakin kalabiliyordu? İnsanlar kaba, cahil, kurnaz… Ama o hep çalışkan, nazik ve kibardı. Çok çalışkandı. Çocuklarının hatırına belki de. Çok çalışırdı, kendini feda edercesine. Kar, kış, soğuk, ayaz, sıcak demez. Her gün sabah saat sekizde dükkanını açardı. Hasta olsa bile. Ölmediği sürece giderdi işine, çalışmaya… Evdeki boğazları doyurmak lazımdı. Eve aş lazımdı. O çalışmazsa kim getirecekti eve yemek?  Evde tam beş boğaz ona bakıyordu. Üstelik çocuklar, okula gidiyordu. Defter, kitap, kalem, üst baş hepsi lazımdı. 

Bazı günler hiç bir şey satamazdı. Cepten yiyoruz bugün hanım derdi. Cepten yemek ne demekti? Buna çocukken bir anlam veremezdi. Cepten yemek ne demek şimdi anlamıştı. Yine içini derin, tarifsiz bir keder kapladı.

yazar

Yazar: Gri Mavi

Blog OkurBlog Yazar

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.