Hüzün Bahçesi #denedim

#denedim serisi ile, adı üstünde deneyeceğiz bakalım… okuyuverin gari

Hüzün Bahçesi #denedim

Kıyıda kalmış bir koruluk bahçesiydi burası. Bahçenin sayılı birkaç masa ve sandalyesi, eylül sonlarına dek bahardan kalma esintileri ciğerlerine kadar solurlardı. Şehir merkezinin dışında olması, ona itilip kakılmış bir görüntü verse de, her hafta sonu onca kilometreyi göze alır gelirdim buraya. Sabah, öğle, akşam hiç fark etmezdi benim için. Nasılsa, zamanın herhangi bir diliminde mutlaka ‘’Zeki Müren’’şarkısı ve nefis bergamotlu semaver çayı karşılardı sizi. 

Ama ben genellikle ikindileri tercih ederdim. Şakaklarıma yağan karların soğukluğunu hissettikçe, çamların ardından gurubu seyretmek daha can alıcı gelirdi bana. Bir de bol bol insan yüzlerini seyrederdim. Bu mekanın müdavimleri, genellikle orta yaş ve üstündekilerdi. Tek-tük genç çiftlerden uğrayan olurdu. Malum, onlar daha eğlenceli yerleri tercih ediyorlardır. E, normal tabii. 

Dediğim gibi; yüzleri seyrederdim. Birbirine bakan, acıyan, gülen, dalıp giden yüzler. Bazen hüzün, bazen mutluluk damıtırdım yüreğime o yüzlerden. Bu çehreler içinde, her cumartesi aşinası olduğum bir çehre, beni çok etkilerdi. Saçı sakalı ağarmış, beli hafif bükülmüş, ses tonu artık konuşmaktan bıkmışçasına hafifi çatallı ve bezgin, elinde bastonuyla bahçenin en tenha köşesinde oturan zatın çehresiydi bu. Nereden baksan yetmiş-seksen vardı yaşı. Bazı cumartesileri, elinden tutup birlikte geldiği bir kız çocuğu olurdu yanında. Tahminimce torunuydu. Ama daha sonraları hep yalnız gelmişti. Çayı seviyordu. Kalkıp giderken; 

‘’Üç çay düş hesabımıza delikanlı’’der, seslenirdi ağırdan. 

Cılız ama asil bir ses tonu, bahçenin uğultusuna karışır giderdi. Dalardı çoğu zaman. Yosun yeşili gözleri, yorgunluğuna rağmen bir şey kaybetmemişti ışıltısından.

O da ikindileri, çamları, gurubu, Zeki Müren’in ‘’Sana gelen bu yolda daima beni bekle’’şarkısını seviyordu besbelli.

Hüzün Bahçesi #denedim

Dedim ya, dalar giderdi çoğu zaman. O an sanki bakışları deler giderdi eşyaları; geçip giderdi çamların, gurubun peşinden ufkun ilerilerine. Yılların izi, nişanıydı kırışmış alnı, halka halka olmuş gözleri. İncecik dudakları, bazen belli belirsiz açılır kapanırdı. Sanki hiç söylenmemiş bir sözü söylemek istercesine. 

O zaman, işim çok zordu. Yakalayabildiğim; başı sonu belirsiz, boşlukta asılı kalmış bir ‘’ah’’ünlemi olurdu o kadar. Birikmişti, dolmuştu, yığın yığındı. Hasret, hüzün karışmış bir ikindi tütüyordu her hali. O da bir zamanlar ekmek parası peşinde koşturmuştu, meslek peşinde koşturmuştu, kız peşinde koşturmuştu. Bazen bir sokak kaldırımına oturup simit yemiş, bazen de rıhtımdan martıları seyretmişti. Onu da bir ahu gözlüye zebun etmişti felek. Dünya denilen değirmenin gürültüsünü bastırıp çoğu zaman, kalbinin ve ruhunun sesini de dinlemişti. Biraz sefasını, biraz cefasını görmüştü üç kuruşluk dünyanın. Bazen gülmüş, bazen ağlamıştı; hep koşturmuştu ama bir şeylere yetişmek istercesine.

Artık koşturmuyordu. Zamanın akışına inat, o çok sakindi. Limanını bulmuş gemiler gibiydi. Belki zamanında çok fırtınalar yemişti. Kavak yelleri estiği demler de olmuştu başında. Ama şimdi o baş; bir annenin göğsüne yaslanan baş gibi, huzur ve sükun dağıtıyordu etrafa. 

Yine bir cumartesiydi işte. Nerden bileyim, son cumartesiymiş…

Ağır ağır, ayaklarını sürükleyerek gelip oturmuştu sandalyesine her zamanki gibi. Bastonu yoktu yanında. “Tek dayanağım sendin ama sana da ihtiyacım kalmadı artık’’diyerek, kırıp atmıştı herhalde. Sesi her zamankinden yorgun ve içliydi. Sanki her zamanki çay söyleme değildi bu. Elveda gibiydi. 

Evet… Bir elveda. Günlere, aylara, yıllara, evine, bu şehre, bu insanlara, sükutuyla kelimesiz dertleştiği içini döktüğü bu ikindi bahçesine. 

Evet… Elveda idi bu bana! Ne tuhaf; bunca zaman hiç göz göze gelmemiştik. Beni hiç fark etmediğini sanırdım. Ama şimdi bana bakıyordu işte. Zamanın söndüremediği ışıklı gözleriyle;

’’Gidiyorum’’diyordu, ‘’bahçenin ötesine, başka bir bahçeye, ufukların ötesine… Hani, hep beni süzerken, yakaladığın ufukların ötesine. Selamın var mı, sözün kelamın var mı? Haydi söyle!’’ der gibiydi.

Elveda… Sana da elveda. Son cumartesiymiş, nerden bilirdim?!.

O günden sonra da hep o bahçeye gittim ama o yoktu! Sadece sandalyesine, masasına sarılıp sarmalanan, emanet bıraktığı hüznü vardı. O günden sonra benim için burası bir koruluk değil; “Hüzün Bahçesi’’olmuştu.

Düşünceliydim, dalgındım, hüzünlüydüm, dolmuştum. Ağlıyordum işte insanlara inat, kahkahalara inat… Var gücümle seslendim; 

‘’Çaycı… Hesabına ayrılıkları düş ihtiyarın yarınlardan!’’

 İklim´in Dora´n

Not: Pembiş masa örtülü bahçe fotoğrafı, Pierre Loti Tepesi’nden ツ

 

 

Rapor Et

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yükleniyor...

0

Facebook Yorumları