Çin-Japonya Rekabetinde Neo-Militarizm ve Bölgesel Güvenlik İkilemi

Kaynak belirtilmedi

 “ Çin Savunma Bakanlığı Sözcüsü Chen Xi, Japonya’daki neo-militarizmin tehlikelerine karşı teyakkuz çağrısı yaptı; Japonya’nın tarihten ders almadığını, savunma bütçesini artırarak saldırı kapasitesini geliştirdiğini ve uluslararası düzene meydan okuduğunu belirtti.

Çin Savunma Bakanlığı Sözcüsü Chen Xi’nin Japonya’da yükseldiğini ileri sürdüğü “neo-militarizm” eğilimlerine ilişkin açıklaması, yalnızca iki ülke arasındaki tarihsel anlaşmazlıkların güncel bir yansıması olarak değil, Doğu Asya güvenlik mimarisinde meydana gelen kapsamlı dönüşümün bir parçası olarak değerlendirilmelidir. Çin’in Japonya’nın savunma harcamalarındaki artışı ve askeri kapasitesini genişletme girişimlerini eleştirmesi, Pekin’in bölgesel güvenlik politikalarını şekillendiren temel tehdit algılarından birini ortaya koymaktadır. Bununla birlikte söz konusu açıklamanın diplomatik ve stratejik anlamını kavrayabilmek için Japonya’nın savunma politikasındaki dönüşümün yanı sıra Çin’in yükselen askeri kapasitesinin, ABD-Japonya ittifakının ve bölgesel güç dengelerinin birlikte incelenmesi gerekmektedir.

Japonya’nın II. Dünya Savaşı sonrasında oluşturduğu güvenlik anlayışı, büyük ölçüde anayasal pasifizm ve sınırlı savunma kapasitesi üzerine kurulmuştur. Özellikle Japonya Anayasası’nın 9. maddesi, savaşın egemen bir hak olarak reddedilmesini ve kara, deniz ve hava kuvvetleri gibi savaş potansiyellerinin bulundurulmamasını öngörmüştür. Ancak Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte uluslararası güvenlik ortamında yaşanan değişimler, Japonya’nın bu geleneksel güvenlik yaklaşımını yeniden değerlendirmesine neden olmuştur. Kuzey Kore’nin nükleer ve balistik füze programları, Çin’in askeri yükselişi, Tayvan Boğazı’ndaki gerilimler ve Rusya’nın Asya-Pasifik bölgesindeki askeri faaliyetleri Tokyo’nun tehdit algısını önemli ölçüde dönüştürmüştür.

Bu dönüşüm özellikle son yıllarda daha belirgin hale gelmiştir. Japonya, savunma harcamalarını artırırken yalnızca geleneksel savunma sistemlerine yatırım yapmakla kalmamakta, aynı zamanda uzun menzilli füze kapasitesi, hava ve füze savunması, insansız sistemler, siber güvenlik, uzay teknolojileri ve deniz kuvvetlerinin modernizasyonu gibi alanlara yönelmektedir. Bu durum Çin tarafından saldırı kapasitesinin genişletilmesi şeklinde yorumlanmaktadır. Pekin açısından sorun, Japonya’nın yalnızca savunma harcamalarını artırması değildir; asıl mesele, Japon askeri kapasitesinin niteliğinin ve kullanım alanlarının değişmeye başlamasıdır.

Çin’in “neo-militarizm” kavramını kullanması bu bağlamda tarihsel hafızanın dış politika söyleminde stratejik bir araç olarak kullanılmasına işaret etmektedir. Çin açısından Japonya’nın geçmişteki militarist politikaları yalnızca tarihsel bir mesele değildir. 1930’lu ve 1940’lı yıllarda Japonya’nın Çin başta olmak üzere Asya’nın farklı bölgelerinde gerçekleştirdiği askeri yayılma, Çin siyasal söyleminde kolektif hafızanın önemli unsurlarından birini oluşturmaktadır. Dolayısıyla Japonya’nın savunma kapasitesindeki artış, Çin kamuoyuna ve uluslararası topluma aktarılırken tarihsel militarizmle ilişkilendirilmektedir. Böylece güvenlik alanındaki güncel gelişmeler, tarihsel deneyimlerle birleştirilerek daha güçlü bir tehdit anlatısı meydana getirilmektedir.

Bununla birlikte Çin’in açıklamalarını yalnızca tarihsel kaygılar üzerinden değerlendirmek yeterli değildir. Pekin’in Japonya’nın askeri dönüşümüne yönelik eleştirilerinin arkasında bölgesel güç dengesiyle ilgili stratejik hesaplamalar da bulunmaktadır. Çin son yıllarda ekonomik, teknolojik ve askeri kapasitesini önemli ölçüde artırmış; özellikle deniz kuvvetleri, füze sistemleri, hava savunması, uzay teknolojileri ve insansız sistemlerde önemli gelişmeler gerçekleştirmiştir. Bu durum Japonya başta olmak üzere bölgedeki diğer aktörlerin kendi güvenlik politikalarını yeniden şekillendirmesine neden olmuştur. Dolayısıyla Çin-Japonya arasındaki güvenlik rekabeti tek taraflı bir militarizasyon sürecinden ziyade karşılıklı güvenlik kaygılarının birbirini beslediği bir güvenlik ikilemi olarak değerlendirilebilir.

Uluslararası ilişkiler teorisinde güvenlik ikilemi, bir devletin kendi güvenliğini artırmak amacıyla gerçekleştirdiği faaliyetlerin başka devletler tarafından tehdit olarak algılanması ve bu devletlerin de benzer biçimde askeri kapasitelerini geliştirmesi sonucunda ortaya çıkan karşılıklı güvensizlik durumunu ifade etmektedir. Çin’in askeri modernizasyonunu savunma amaçlı olarak tanımlaması, Japonya’nın ise askeri kapasitesini bölgesel tehditlere karşı caydırıcılık amacıyla geliştirdiğini ileri sürmesi bu teorik çerçeveyle açıklanabilir. Ancak tarafların savunma amacıyla gerçekleştirdiği her hamle karşı taraf tarafından saldırı hazırlığı şeklinde yorumlandığında, güvenlik arayışı paradoksal biçimde daha fazla güvensizlik yaratmaktadır.

Japonya açısından Çin’in yükselişi, güvenlik politikasının dönüşümünde merkezi bir faktördür. Özellikle Doğu Çin Denizi’ndeki egemenlik anlaşmazlıkları ve Senkaku Adaları/Diaoyu Adaları çevresindeki rekabet, iki ülke arasındaki stratejik güvensizliği artırmaktadır. Japonya, Çin’in bölgesel nüfuzunun genişlemesini ve askeri kapasitesinin büyümesini kendi ulusal güvenliği açısından doğrudan bir risk olarak değerlendirmektedir. Çin ise Japonya’nın ABD ile ittifakını ve askeri kapasitesindeki artışı kendisine yönelik çevreleme stratejisinin bir parçası olarak yorumlamaktadır. Böylece iki ülkenin güvenlik politikaları karşılıklı tehdit algılarını güçlendiren bir döngü meydana getirmektedir.

Bu noktada ABD-Japonya ittifakının rolü ayrıca önem taşımaktadır. Japonya’nın savunma kapasitesini genişletmesi, ABD’nin Hint-Pasifik stratejisiyle doğrudan bağlantılıdır. Washington, Çin’in bölgesel yükselişini dengelemek amacıyla Japonya, Güney Kore, Avustralya, Filipinler ve diğer bölgesel ortaklarla güvenlik ilişkilerini güçlendirmektedir. Japonya ise ABD’nin güvenlik garantilerinden yararlanırken kendi savunma kapasitesini de artırmaktadır. Bu durum Pekin tarafından yalnızca Japonya’nın ulusal savunma politikası olarak değil, Çin’in yükselişini sınırlandırmaya yönelik daha geniş bir stratejik mimarinin parçası olarak değerlendirilmektedir.

Japonya’nın askeri dönüşümünün Çin açısından taşıdığı risklerden biri de savunma teknolojilerinin niteliğidir. Modern güvenlik anlayışında yalnızca asker sayısı veya savunma bütçesi değil, teknolojik yetenekler ve operasyonel erişim kapasitesi de belirleyici hale gelmiştir. Uzun menzilli füze sistemleri, istihbarat-gözetleme-keşif kapasitesi, siber operasyon yetenekleri, uzay sistemleri ve insansız araçlar devletlerin caydırıcılık kapasitesini önemli ölçüde değiştirmektedir. Japonya’nın bu alanlara yatırım yapması, geleneksel “sadece savunma” anlayışının sınırlarını genişletmektedir. Çin’in bu dönüşümü saldırı kapasitesinin güçlendirilmesi şeklinde değerlendirmesinin temelinde de söz konusu teknolojik değişim bulunmaktadır.

Öte yandan Japonya’nın savunma politikasındaki dönüşümü doğrudan “militarizm” olarak tanımlamak analitik açıdan sorunlu olabilir. Militarizm, askeri kurumların siyasal sistem içerisindeki ağırlığının artması, savaşın ve askeri gücün siyasal hedeflere ulaşmada temel araç olarak benimsenmesi ve toplumun militarize edilmesi gibi daha geniş siyasal süreçleri ifade etmektedir. Japonya’nın mevcut politikalarının bu kavramla bütünüyle özdeşleştirilmesi, ülkenin demokratik kurumlarını, anayasal sınırlamalarını ve sivil denetim mekanizmalarını göz ardı etme riskini taşımaktadır. Bu nedenle Çin’in “neo-militarizm” söylemi, nesnel bir akademik kavramdan ziyade aynı zamanda stratejik ve diplomatik bir söylem olarak değerlendirilmelidir.

Çin’in Japonya’ya yönelik söyleminde tarihsel hafızanın kullanılmasının bir diğer sonucu, iki ülke arasındaki stratejik rekabetin toplumsal düzeye taşınmasıdır. Tarihsel travmalar ve savaş dönemine ilişkin kolektif hafıza, dış politika söylemlerinde milliyetçi mobilizasyon açısından güçlü bir araçtır. Çin yönetimi açısından Japonya’nın geçmişteki saldırgan politikalarının hatırlatılması, mevcut güvenlik politikalarının meşruiyetini güçlendiren bir işlev görebilir. Japonya açısından ise Çin’in askeri yükselişi ve bölgesel iddiaları, savunma kapasitesinin artırılmasına yönelik kamuoyu desteğini güçlendirebilir. Böylece tarihsel hafıza ve güncel güvenlik politikaları birbirini besleyen siyasi süreçlere dönüşmektedir.

Bu rekabetin Tayvan meselesiyle bağlantısı da göz ardı edilmemelidir. Tayvan Boğazı’nda meydana gelebilecek herhangi bir kriz, Çin ile Japonya arasındaki güvenlik ilişkilerini doğrudan etkileyebilecek niteliktedir. Japonya’nın coğrafi konumu, Tayvan’ın güvenliği ve Doğu Çin Denizi’ndeki stratejik geçiş noktaları nedeniyle Tokyo’yu bölgesel krizlerde önemli bir aktör haline getirmektedir. Çin açısından Japonya’nın olası bir Tayvan krizindeki rolü önemli bir stratejik belirsizlik yaratırken, Japonya açısından Tayvan çevresindeki istikrarsızlık kendi ulusal güvenliği üzerinde doğrudan sonuçlar doğurabilecek bir gelişme olarak değerlendirilmektedir.

Dolayısıyla Çin’in Japonya’ya yönelik eleştirileri yalnızca ikili ilişkiler bağlamında değil, Hint-Pasifik’te ortaya çıkan yeni güç dengesi içerisinde ele alınmalıdır. Bölgedeki rekabet artık yalnızca Çin ve Japonya arasındaki askeri kapasite karşılaştırmasına dayanmamaktadır. ABD, Hindistan, Avustralya, Güney Kore ve Güneydoğu Asya ülkeleri de bölgesel güvenlik mimarisinin farklı boyutlarında etkili olmaktadır. QUAD ve AUKUS gibi oluşumlar, Japonya’nın ABD merkezli güvenlik mimarisi içerisindeki rolünü daha da önemli hale getirmektedir. Bu durum Çin’in bölgesel çevrelenme algısını güçlendirebilirken aynı zamanda Japonya’nın Çin kaynaklı tehdit algısını pekiştirmektedir.

Bu çerçevede Çin’in Japonya’ya yönelik söylemi, caydırıcılık politikasının diplomatik boyutu olarak da görülebilir. Pekin, Japonya’nın savunma kapasitesini artırmasının maliyetlerini yükseltmeye ve Tokyo’nun askeri politikasının uluslararası kamuoyu nezdinde sorgulanmasını sağlamaya çalışmaktadır. “Tarihten ders çıkarma” vurgusu bu stratejinin önemli bir unsurudur. Çin, Japonya’nın geçmişteki saldırgan politikalarını hatırlatarak Tokyo’nun askeri kapasite artışını yalnızca güncel güvenlik ihtiyaçları üzerinden değerlendirilmesini engellemeye çalışmaktadır.

Bununla birlikte Çin’in söyleminin uluslararası sistem açısından yarattığı başka bir sonuç bulunmaktadır. Japonya’nın askeri kapasitesini artırması Çin’in bölgesel güvenlik politikalarını daha da sertleştirmesine yol açarken, Çin’in askeri yükselişi de Japonya’nın savunma yatırımlarını artırmasına neden olmaktadır. Bu karşılıklı süreç, güvenlik ikileminin klasik örneklerinden birini oluşturmaktadır. Tarafların niyetleri ne kadar savunmacı olarak ifade edilirse edilsin, askeri kapasitedeki artış karşı tarafın tehdide ilişkin algısını değiştirmektedir. Bu nedenle Doğu Asya’da istikrarın sağlanması yalnızca askeri kapasitenin artırılmasıyla değil, aynı zamanda kriz iletişim mekanizmalarının ve güven artırıcı önlemlerin geliştirilmesiyle mümkündür.

Sonuç olarak Chen Xi’nin Japonya’nın “neo-militarizmi” konusunda yaptığı uyarı, Çin-Japonya ilişkilerindeki tarihsel güvensizliğin güncel jeopolitik rekabetle birleştiğini göstermektedir. Japonya’nın savunma harcamalarını artırması ve yeni askeri teknolojilere yönelmesi, Tokyo tarafından değişen bölgesel tehdit ortamına verilen bir yanıt olarak görülürken, Pekin tarafından Çin’in stratejik çevrelenmesini güçlendiren ve Japonya’nın askeri rolünü genişleten bir gelişme şeklinde yorumlanmaktadır. Bu farklı tehdit algıları, tarafların güvenlik politikalarının birbirini tetiklediği bir güvenlik ikilemini ortaya çıkarmaktadır.

Akademik açıdan değerlendirildiğinde, Japonya’nın mevcut savunma dönüşümünü doğrudan tarihsel Japon militarizminin yeniden ortaya çıkışı şeklinde yorumlamak aşırı indirgemeci olacaktır. Bununla birlikte Japonya’nın askeri kapasitesindeki niteliksel ve niceliksel değişimin Doğu Asya’daki stratejik dengeleri etkilediği de açıktır. Çin’in buna verdiği siyasi ve diplomatik tepki ise Pekin’in bölgesel güç dengelerindeki değişimi yakından izlediğini göstermektedir. Önümüzdeki dönemde Çin-Japonya rekabetinin seyri; Tayvan meselesi, ABD-Japonya ittifakı, Doğu Çin Denizi’ndeki egemenlik anlaşmazlıkları, füze teknolojileri, deniz gücü, uzay ve siber güvenlik alanlarındaki gelişmeler tarafından şekillendirilecektir.

Bu nedenle Doğu Asya güvenliğinin geleceği yalnızca hangi devletin daha fazla askeri kapasiteye sahip olacağı üzerinden değerlendirilmemelidir. Asıl belirleyici unsur, devletlerin sahip oldukları kapasiteyi hangi stratejik amaçlarla kullandıkları ve birbirlerinin niyetlerini nasıl yorumladıkları olacaktır. Çin ve Japonya arasındaki mevcut rekabet, askeri güç yarışından daha geniş bir jeopolitik dönüşümün parçasıdır. Bölgesel istikrarın korunabilmesi için tarihsel hafızanın siyasi gerilimleri derinleştiren bir araç olmaktan çıkarılması, stratejik iletişim kanallarının güçlendirilmesi ve güvenlik ikilemini azaltacak çok taraflı mekanizmaların geliştirilmesi gerekmektedir. Aksi durumda savunma amacıyla gerçekleştirilen her yeni askeri yatırım, karşı tarafta daha büyük bir tehdit algısı yaratacak ve Doğu Asya’da uzun vadeli bir silahlanma döngüsünün kurumsallaşmasına katkıda bulunacaktır.

 

Umut Bagdadioglu
Araştırmacı Blog Yazarı Umut Bağdadioğlu OKÜ-Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi NÖHÜ-Yüksek Lisans Dünya Siyaseti Öğrenci Konseyi-Y.K Üyesi & Baş Editör Rezonans-Y.K Üyesi & Yazar SFT-Yazar www.umutbagdadioglu.blogspot.com
Önceki
Başarısızlık benim ikinci adım.

Başarısızlık benim ikinci adım.

Sonraki
JAPONYA’NIN DIŞ POLİTİKASI

İlginizi Çekebilir

kooplog'dan en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerez (cookie) kullanıyoruz.