Zweig’in Öyküleriyle Bambaşka Dünyalara

Geride bıraktığımız ocak ayında bol bol Stefan Zweig okudum. Stefan Zweig ile çok önceden belki de hemen herkesin bildiği Satranç ile tanışmıştım. Daha sonra Amok Koşucusu ve Korku isimli öykü kitaplarını da okudum ve özellikle Korku ile beni kendisine bir kere daha hayran bıraktı.

Zweig, 1881 yılında Viyana’da varlıklı bir Yahudi ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi ve görece kısa sayılabilecek hayatı boyunca Avrupa’nın hızlı değişimine tanıklık etti. 1934’te Nazilerin baskısı yüzünden Avusturya’dan ayrıldı ve önce İngiltere’ye, sonra da Brezilya’ya göç etti. Avrupa’nın Hitler’e köle olduğunu görerek umutsuzluğa kapılan Zweig, 1942 yılında eşiyle beraber intihar ederek yaşamına son verdi.

Zweig’in bu kısa ve zorlu hayatı, psikoloji ve Freud’un öğretisine duyduğu ilgiyle birleşince, öykü ve romanlarında sıkça rastladığımız derin karakter analizlerini beraberinde getirdi. Zaten öykülerinde yarattığı pek çok karakterin ölümü seçmesiyle, Zweig’in kendi yaşamının sonunun bu denli uyuşması, belki de Zweig’in ruhsal çalkantılarını anlamamıza bir nebze ışık tutabilir.

Zweig’in öykü kitapları her ne kadar 50-80 sayfa aralığında seyretse de, her biri elinize aldığınız an sizi içine çekiyor ve kendinizi ustaca yazılmış karakterlerin dünyasında buluyorsunuz. Zweig’ın öykülerini okurken hissettiğim en güçlü duygunun empati olduğunu söyleyebilirim; çünkü koltuğuma çivilenmiş şekilde hikayelerin sonunda kendi başıma ne gelecek diye bekledim hep. Bu duygunun özellikle Korku’da zirve yaptığını söylemek yanlış olmaz; elime aldıktan yaklaşık bir saat sonra bitirdiğim bu kısa öykünün üzerimde yarattığı tesir; kitabı bitirme hızımla ters orantılıydı. Kitabın son sayfalarında tıpkı ana karakter gibi kalbimin çarptığını ve ellerimin uyuştuğunu söylesem,belki sizlere abartı gelebilir ancak bu öyküyü önerdiğim hemen herkesin benzer duygular yaşaması, Zweig’in okuyucuya duyguyu yansıtmada ne kadar güçlü bir kalem olduğu tezimi güçlendirdi.

Satranç, Amok Koşucusu ve Korku öykülerinden sonra bu ayın başında Bir Çöküşün Öyküsü, Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat, Mecburiyet, Olağanüstü Bir gece ve Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu öykü kitaplarını edindim ve her birini büyük bir zevkle okudum. Elinize aldıktan sonra bitirmeden bırakmak istemeyeceğiniz bu öykülerin konularına kısaca değinmek istiyorum.

Bir Çöküşün Öyküsü, 15. Louis döneminde Fransız sarayında nüfuzu olan aristokrat bir kadının gözden düşmesiyle beraber girdiği bunalımlı dönemi ve o şaşaalı yaşamına yeniden dönebilmek için neleri göze alabileceğini anlatan bir kitap. Zweig, bu öyküsünde insanın acziyetini de bir kez daha gözler önüne sermiş.

Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat öyküsünde Zweig, tıpkı Olağanüstü Bir Gece öyküsünde olduğu gibi hiç beklenmedik insanların hiç beklenmedik zamanlarda hiç beklenmedik şeyler yapabileceğini ve ömürleri boyunca bunu bir sır olarak saklamak isteyenlerin bile bir gün anlatma arzusuna yenik düşeceğini bizlere hatırlatıyor.

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, okuyucuya gerçek aşk nedir, aşk taraflardan mı oluşur yoksa insan hiçbir beklentisi olmadan tüm ömrü boyunca sadece bir insanı aynı tutkuyla sevebilir mi sorularını sorduruyor. Bu öyküyü okurken kendinizi ana karakterin yerine koyup öykünün sonunda derin bir burukluğa düşmeniz işten bile değil.

Mecburiyet, okuyucuyu vatan sevgisi mi yoksa yaşama arzusu mu daha baskındır, insan vicdanının sesiyle nasıl başa çıkar ya da çıkabilir mi ikilemlerine sürüklerken, ana karakterin insani gelgitleri son sayfaya kadar nihai bir karara varmamıza engel oluyor.

Ocak ayında Zweig’in usta kalemine bir kez daha hayran oldum ve olabilecek en kısa sürede yazarın diğer eserlerini de okumak istiyorum. Kitap kurtlarına ve kitap okumakta zorlananlara aynı anda sesleniyorum: Stefan Zweig sizi bambaşka dünyalara sürükleyecek.


 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir