in

Yolun Yarısı Kaç Eder?

genç ve yaşlı kadın

genç ve yaşlı kadın

Hun Türklerinden gelen ve tamamı Müslüman olan Hunza Türkleri kabilesinde insanlar, 165 yıl yaşayabiliyorlarmış. Breh breh… Çin ve Afganistan sınırında Pakistan’ın Keşmir kenti yakınlarında yaşayan Hunzaların ortalama ömürleri 110 ile 120 yılmış. Burada 65 yaş, yolun yarısı sayılıyor yani. 35 nere, 65 nere? Maşallah ayol. 

Eskiden otuz beş’ti, yolun yarısı. Tabii… 

Mesela ben küçükken, otuz beş / kırk yaşlarındaki bir yetişkini, devasa büyüklükte ve hatta nerdeyse bi’ gözü toprağa bakar vaziyette görürdüm. Onlar ‘kocaman’ teyzeler, amcalar, dedelerdi. Peh… Breh, breh, breh… O kadar büyüktüler ki; ben yanlarında küçücüktüm, düşün yani?!  Ama şimdi git, otuz beş yaşındaki bir adamceğize, hele ki kadınceğize; ‘yaşlı’ de, o dakka sümsüğü yersin valla. Devir itibariyle yolun yarısı; ‘elli’ bile değil şu an Allah seni inandırsın. Bak Hunza Türklerine?! 

Her yaşın ayrı bir güzelliği var ya? Var, var… Tabii canım, olma mı? Lakin, o yaşın içine eden insanın ta kendisi. Yoksa, birkaç rakamın lafı olmaz. Güzelliği de, çilesi de ayrıdır her yaşın. Ve hepsini sindire sindire, layıkıyla yaşamak lazım…

 

Mesela, örneğin, farz-ı misal, diyelim ki çocuksun. E, o zaman çocuksan, çocukluğunu bileceksin, beni sinirlendirmeyeceksin!.. Hoplayacak, zıplayacak, çayır çimen koşacak, çamurlara bulanacak, toprakta yuvarlanacak, düşüp dizini çizecek, koşup bi’ yerini ezecek, doya doya gezeceksin. Öyle ‘büyücek’ olmayı beklemeyeceksin hemencek. Çocuk gibi giyineceksin; marka takıntılı, makyaj / traş sıkıntılı, moda takibi, stil sahibi olmayacaksın. Sen çocuksun ayol. Senin stilin ancak koşup oynarken itinayla kirlettiğin bi’ tişörtün, bi’ de şort donun, nedir yani? Sen onları kafana takma o yaşta. Büyüyünce, ‘ölümcül’ dertlerin olacak zaten, şimdi keyfine bak. Gerçi senin suçun yok, ebeveynin takıntısı hepsi… de… Neyse… Konu bu değildi ki anacım, dağıttın kafamı canım okuyucu. (Şaka şaka, kendim ettim. )

Güleriz ağlanacak halimize…

Her yaş’ta illaki gülersin de ağlarsın da tabii.

Bak;

Bebeklikte, altını alsınlar diye ağlarsın… İki mimik görür gülersin.

Çocuklukta, bisiklet alsınlar diye ağlarsın… Tablet alındı diye gülersin.

Ergenlikte, seni anlamıyorlar diye ağlarsın… ‘O’, sana baktı diye gülersin.

Gençlikte, ‘o’ seni anlamıyor diye ağlarsın… Kanka’n iki şebeklik yapar, gülersin.

Olgunlukta, kariyer mi çocuk mu diye düşünür ağlarsın… Haline bakar gülersin.

Olmuşlukta, pişmanlıklarına ağlarsın… İnsanlara güler geçersin.

Yolun yarısında; ‘geri sayım başladı’ der ağlarsın… Hayata güler geçersin.

Yaşlılıkta, torun tombalak görünce ya da göremeyince ağlarsın… Torun iki şebeklik yapar, gülersin.

İhtiyarlıkta, gelen giden azaldı diye ağlarsın… Eski fotoğraflara bakar gülersin.

Yaşanmışlıkta; öğretilerini anlatır ağlarsın… Anlayanı görünce gülersin.

Eski toprak’lıkta, ‘gayri bu kadar yeter, gideyim varayım Huzur’a ereyim’ der ağlarsın… Son nefesinde gülümsersin.

Bir gözün toprakta, bir gözün hayatta, ‘kalbim Ege’de, ruhum kim bilir nerede?’ diye uçar gidersin sonra cancağızım… 

Bir de;

“Beden fani ölüm ani, ruh gezer yaylalarda, kim kalmak ister ki zati buralarda?!” diye hüzünlenirsin. 

Ayol üzülme, hüzünlenme, güzel bir şey söyledim aslında. Valla…

Evet, her yaş ayrı güzel ama bana sor; ‘Hangi yaşta sabit kalmak isterdin?’ diye. Sor bak bi’…

Hiç düşünmem; ‘Kırk’ derim! Tabii…

Yukarıdaki listede, ‘olmuşluk’a tekabül ediyor kırk. İvit…

‘Olmuş’ derken; hayatı hatmetmiş, çok bilmiş, aman da kendini bi’ bok sanmış manasında değil şekerim. Hani, kendince yaşadıklarından deneyimlediklerinden yine kendine güzel paylar çıkaran, onları demleyip demleyip içen ve arada sevdiceklerine de ikram eden, ‘sevmicek’lerine gülüp geçen, hayatı bazen tespih yapıp sallayan ve lakin hakkında söylenenleri sallamayan; ‘çokta fifi’ modundaki kişiden bahsediyorum. Aha, işte öyle birini görürsen bil ki; o kırkına girip bu öğretiye nail olmuş kişidir. Onu buldun mu, kaybetme.

Ha, baktın kırkında değil de daha genç, onunla da arkadaş ol hemen. Erkenden keşfetmiş hayatın anlamını demek ki. Kırkına girdiğinde ise hala arkadaşsanız, sana da çok şey katmış olur o zamana kadar. Sen de kırk’ı beklemek zorunda kalmazsın bunu öğrenmek için. Biraz zor tabii ama olabilitesi de var yani. Çünkü bunun esas yaşı kırk da, ondan böyle diyorum. Biliyoruz da söylüyoruz akıllım… (Biz kimiz? ツ)

Kırk’a, elli’ye, sağlık ve huzurla kavuş inşallah genç insan. Kırk, güzeldir. Özeldir…

yaş 40

İngiltere’de bir araştırma yapmışlar ve kadınlar için hayatın kırkından sonra başladığını gözlemlemişler. Hayret, İsviçreli bilim insanları yapmamış bu kez araştırmayı!

Neyse anacım, bu araştırmaya katılan kadınceğizlerin %55’i, dış görünüşlerini daha az önemsediklerini ve fakat bu konuda kendilerine daha fazla güvendiklerini söylemişler. E, doğru! Öyle oluyor.

Aynı kadınların %17’si ise, cinsel yaşamlarının daha doğru ve iyi olduğunu söylemişler. E, kadın kendini tam anlamıyla anca tanıyor tabii. O zamana kadar da, o manada ruhuna hitap edecek bir adamceğiz ile karşılaşamadıysa, kırkından sonra bunu o zamana kadar boşuna dert ettiğini anlıyor ve daha doğru ilişki kurabiliyor.

İngiltere’de genel olarak nasıldır bilemem ama Türkiye’de kadınlar, bırak kırkından sonrayı, doğdukları andan itibaren yaşamıyorlar! Böyle bir gerçek söz konusu. Bu gerçeği tartışmak da birkaç kırk yıl sürer ve asla çözüme yönelik olumlu bir sonuca varamayız! On’çün bunu -es- geçiyorum.

İlkokuldan üniversiteye kadar ağlatıyoruz çocukceğizleri de mutsuz ve umutsuz bireyler olup çıksınlar zaman içinde diye. 

Yirmilerinde; okul-iş-aile arasında gitgeller yaşarsın…

Otuzlarında; iş ve aile arasında dengeyi kurmaya çalışırken ‘neyaşarneyaşamaz’sın…

Kırklarında; tüketmekte olduğun hayat enerjinin eşliğinde, ev-iş-kira-fatura-kredi-çocukların okul masrafı sorumluluklarında, niye yaşadığını bilemeden yaşarsın…

İngiliz araştırmacılara göre, erkeklerden daha mutlu olduğunu düşünen kadınceğizlerin oranı sadece %8… Buna da şükür, bari bazı hemcinslerimiz ‘mutlu’ imiş?!

Kırklarındaki ‘mutsuz’ hatun kişilere bir bakalım;

*Kendi geçimlerini sağlamaya çalışan yalnız bireyler ise, maddiyat derdi onları biraz gerip stres yaratıyor haliyle. Evli ise, genel olarak geçim derdine eşlik ediyor.(Yalnız olan kadın ise, üzerinde durmaktan ziyadesiyle yorulan ayacıklarını uzatıp keyif yapabileceği bir ‘ruh eşi’ kanepesi olmadığı için bunalıma bile girebilir. Ancak şu önemli noktayı unutmamak gerekir; hanımlar bir erkekle değil öncelikle kendi benlikleriyle var olmalıdır, bütün olmalıdır. Bir erkeğe bağımlı kalmamalıdır. Güzel insan olan bir adamceğizle de karşılaşıldıysa, güzelce kaynaşılmalıdır. Yalnızlık Allah’a mahsus anacım.)

*Yeni yeni rahatsızlıklar çıkabiliyor mesela. Sağlık sorunları baş gösterebiliyor…(Genelde kırkın ikinci yarısında olabiliyor ama öncesinde olması da mümkün. Genetiğiydi, sağlıksız yaşamıydı, sigarası, boku püsürüydü derken, hastalıklar gelebilir erkenden! Örneğin; her zamanki gibi bir şey okumak için yazıya fokuslandığında, eciş bücüş/ şaşıbeş olan gözlerini kısıp; ‘N’oluyo lan?’ diyebilirsin aniden. Tabii. “Tansiyon mu, uykusuzluk mu, yoksa yazı karakteri pek ufak da ondan mı?” diye sorgulamaya başlarsın. Sonra baban; “Al bakiim şu yakın gözlüğümü, bak bakiim nasıl görücen?” der kıs kıs gülerken. Sen de; “İlahi baba, ne alaka?” der ve lakin meraktan alıp gözlüğü takarsın. Ve ta ta… Eşşek gibi olmuş karakterleriyle yazı, gözüne gözüne girer! Tabii sen de bunalıma! Gidersin doktora istemeye istemeye. Kendi gözlüklerinin üstünden kaldırdığı kaşlarıyla sana bakan doktor sırıtır ve “Mühim bişii değil, yaş’a bağlı olarak görme bozukluğu… Yazarız bi’ dinlendirici…” der. Sen de; 

“Ayol daha altı ay önce cillop gibi görüyordum, n’oldu ki şimdi?” dersin, tın tın evine dönerken.)

 *Ev hayatı ile sosyal hayat çakışıyor, biri diğerine karışıyor ve fakat her bünye buna alışamayabiliyor. Alışmış ‘gibi’ yapanın ise kafası karışabiliyor…(Malum geçim derdi, geçinememe derdine dönüşüyor. Var ise eş ile ‘eskisi gibi’ olmayan ilişkinin nereye gideceğini düşünmek, gezememek, istediğini istediğin zaman yapamamak, yani kısaca hiçbir şeyin ‘eskisi gibi’ olmaması durumu kasıyor da kasıyor şekerim insanı.)

*Öncelikleri farklı oluyor. Eşi ve çocuklarının mutluluğu için kendininkinden feragat edebiliyor…(Çocuklar canımız, kanımız elbet ama kendi hayatının kalmaması anlamına da geliyor tabii varlıkları. “Yeter ki olsunlar, ben istediğimi yaşamasam da olur, onlar yaşasın varsın. Zaten çocuğu olmayan anlayamaz, var ise onlar için yaşıyorsun o saatten sonra…” diyebilirsin evlat sahibi kişi?! Ama ı-ıh… İşte öyle değil. Elbette evlat bambaşka bir şey, dadından yinmez şekerlikteler maşallah. Daha çok hanımlar fedakar çocuk ve eş konusunda. Onlar mutlu olsun diye, kendi mutluluğunu göz ardı eder hiç düşünmeden. Peki bu davranış tamamıyla doğru mu? Bence değil. Ama tartışılır. Bence eşit davranmalı kendine de, eşine de, çocuğuna da mutluluk paylaşımı konusunda kadınceğizler. Kendini tamamen adamamalı insan hiçbir şeye ya da hiç kimseye. Kulağa sert geliyor ama gerçekten mutlu olabilmek yani -muş- gibi yapmamak için bu şart.) 

*Bu yaşının ‘geçkin’ olduğu dayatıldığı ve öğretildiği için bunca zaman, orta yaşlara doğru ilerlediğini hatırlayıp, fiziksel olarak kendini daha iyi hissedebilmek ve kabul görmek adına yıpranabiliyor…(Halbuki güzellik dediğin şey sadece fiziksel olmamalı. Klasik bir söylem ama insanın içinin güzelliği yansımışsa dışına, gözü kaşı daha çekici ve alımlı olabilir. Güzellik, ‘güzel insan’ olmakla perçinlenmeli. Ancak bu mevzu erkekler için aynı şartlarda gelişmiyor. Onlar kadını yaşı ne olursa olsun gözüne kaşına, orasına burasına, vs. baktığında ‘güzel’ görmek istiyor. Öğretildiği üzere, dayatıldığı üzere kadın her zaman toplumun standartları doğrultusunda ‘güzel’ olmak zorunda!) 

*İş hayatında, erkek egemen bir toplum olmamız sebebiyle ezilip, hayattan sıtkı sıyrılabiliyor…

Evli ve çocuklu ise, kankitaları ile geçirdiği o ‘eski ve eskimeyen’ zamanlara özlem duyup, şimdi niçin bunu yapamadıklarını düşünüp içlenebiliyor…(İş yerinde hanımlar eskiye oranla daha fazla kabul görüyorlar, eyvallah ama hala yine de tatmin edici bir seviyede değil. ‘İnsan güzeli’ erkekler de var tabii. Hanımlara baş tacı muamelesi yapıyorlar evde ya da işte. Fakat azınlıktalar. Zaten genel manada zor memleket şartlarında çalışmak, bir de kadın isen ekstra zorlaşıyor.Çoluk çocuk yok iken biraz daha kolay oluyor kankalarla ya da kankitalarla buluşup görüşmek. Ancak onlardan sonra en fazla telefon veya sosyal medya aracılığıyla haberleşmek, sanal buluşmalar yaşamak kalıyor elde. Saatlerce gezmek, gece takılmak, tatile matile gitmek hayal oluyor yalnız yalnız. “Olsun be, onun da tadı başka” diyebilirsin evlat sahibi kişi ama işte senin de hakkın değil mi keyfince gezmek tozmak, zaman mekan düşünmeden coşmak? Bazen ardına bakmadan, hiç kimseleri takmadan kaçıp gidesin gelmiyor mu dellenip? Ama yapabilir misin? I-ıh… Tabii ki hayır! Ama yapmalı mısın arada ve dozunda? Tabii ki evet!)

*Spor ve sağlıklı beslenme ikilisinin çekim alanına girip, aslında istemediği diyetlere ve egzersizlere maruz kalıp, kendi kendini sıkıntıya sokabiliyor…(Yahu, selülitin, çatlağın patlağın senin yaşanmışlıkların. Sen sadece sağlık adına yap ne yapacaksan. Oranı buranı beğendirmeye çalışmak adına değil. Seni beğenen olduğun gibi beğensin. Ha, sal göbeği möbeği demiyorum ama sokma kendini de o kadar sıkıntıya. Kendin için yapacak, yaptıracaksan oranı buranı ne ala fakat bırak şu elalemi. Hele ki erkekleri hiç takma. Seni fiziğin için beğenen bir adam, o fiziğin değişmeye başladığında daha güzelini, daha çıtırını arayacak zaten. Seni ‘sen’ olduğun için seven adamla ol. Her kadın incecik, sıfır beden olmak zorunda değil. Sen kendi beden ve ruh sağlığını düşün sadece… Sen  Kadın ’sın! Sen ‘İnsan’sın! Sen ‘Özel’sin! Sen ‘Hayat’sın! Hadi bakalım, güveniyorum sana, yapabilirsin.)

Ve…

İşte bunların sonucunda mutluluk arayışı başlıyor. Ta ta…

*Göbeciğini eritip, kilocukları verip hafiflemek suretiyle güzelleşeceğini düşünüyor ve garibim çileli bir sürece giriyor bunların uğrunda…

*Mesela dişlerinde bir sorun varsa ya da hatta yoksa bile, daha iyisi ve daha güzeli için doktora ‘merhaba’ diyor. Kaldırma, gerdirme, ekleme, çıkarma işlemleri pırtlıyor. 

*Daha kaliteli (yani dolu dolu, ince ruhlu, hisli misli, neşeli eğlenceli, heyecanlı capcanlı, az da olsa öz bi’ hakiki zamanlar manasında)  daha ilgili, daha bilgili zaman geçirmeye çalışıyor ailesi ya da arkadaşlarıyla ki, mutsuz ‘geçmiş zaman’ı telafi edebilsin…

*Fobilerinden kurtulup, hobilerine vakit ayırabilmeyi düzenli hale getirmeye çalışıyor…

*Eski enerjilerini ve heyecanlarını geri kazanabilmek adına ne yapılabilirse, yapmaya çalışıyorlar işte…

E, haksız da değiller, di mi? N’apsın kadınceğiz şimdi; hödük bir kocası varsa, ite kalka yürüyen bir birlikteliği varsa ya da hiçbir şeyi yoksa, kendi başının çaresine bakmak zorundaysa, birilerini veya bir şeyleri idare etmek zorundaysa, henüz ruh eşini ve kaygısız işini bulamamışsa, gelecek ya da gelmeyecek kaygısı varsa, başka çaresi yoksa…

N’apacağıdı ya? Ölsün müydü? Yok ya?!. Tabii ki kendini de düşünecekti acık, artık!

Bedeni ve ruhunun huzuru için mutluluk arayışına girecekti tabii ki… Allah allah ya…

Zor vesselam… Kadın olmak çok zor. Ama konumuz tam olarak bu değil, dağıtma beni okuyucu!

Kırk yaşına yenice girmiş olanlar için, ilk ders:

“Korkma, bitmez bu damarlarda gezen heyecanlı kanın. Hiç sıkılmasın boşuna canın.

Korkma erken menopozdan, eldeki kozdan, evdeki tozdan.

Korkma yalnızlıktan, ‘evde kalmak’tan, ruh eşine geç kalmaktan, erken yaşlanmaktan, çocuk var diye boşanmaktan, yeni hayatına koşmaktan.

Korkma lan işte, ne var bunda? Altı üstü yepisyeni, mis gibi, tertemiz bir kırk! Kalma kalbi kırık… (Kafiyeyi seviyom ben)

Ayol, çok güzel diyorum kırklar… İnan bana. Yalan söylemem bu konuda. Bak, olumsuzluklarını da yazdım ya ucundan acık. Korkma kız, korkma, Allah seni n’apmaya? 

Keyfinin kâhyası da, paşa gönlünün efendisi de sensin artık. Kim karışır sana be? Heheyt…

Sen kadınsın bi’ kere kızım… Özelsin. Kırk’ın da özel olacak merak etme. Bin bir türlü derdin de olsa, hayatın güllük gülistanlık da olsa, bu kırk’a illaki girilecek ve alnının akı ile çıkılacak, o kadar! Yeter ki sen kendini mutlu tutmayı bil. Otu boku da dert etme öyle ki, zaten etmemeyi öğretecek sana kırk!.. Kendiliğinden, şıpadanak bambaşka bir kafaya bürüneceksin ve o kafayı çoook seveceksin. Çok ciddiyim ki, ben öyle her zaman ciddi olabilen biri değilim, kıymetimi bil. İvit.

Ha, kırklı yaşlarda olmanın iyi yanları yok mu? Kız, var ayol, olma mı? Ondan bahsedeceğim ya zati. Nerden nereye işte… 

*Bir kere en başta söylemeliyim ki; ‘çokta fifi’ moduna girmek işin en güzel kısmı. İnsanları bu modda görmeye başlıyorsun ve hayat pespembeleşiveriyor birden. Kimseyi umursamıyor, damarına basana ağzına geleni en bi’ doğrusundan, çekinmeden söyleyebiliyorsun. Ha, bu kendiliğinden oluyor, öyle çabalamana filan gerek yok…

 *Ne değişmeye, ne de değiştirmeye çabalıyorsun insancıkları. Bırakıyorsun kendi haline, havale ediyorsun gerekli merciiye…

*‘Az aşım, kaygısız başım’ deyip muhallebi kıvamında güzelleşiyorsun yumuşak yumuşak…

*Mutluluğun aslında nerede ve nasıl olduğunu keşfediyor, geç kalmış da olsan keyfine varıyorsun…

*İstediğinle, istediğin mesafeyi şakadanak koyabiliyorsun arana. “Ben üzüleceğime, o üzülsün acık da, aaa, yeter be…” diyorsun en volümlüsünden…

*Gülmenin de ağlamanın da dibine vurabiliyorsun gönlünce. ‘Kim ne der?’ demeden, yayıla yayıla…

*İnsanları daha kolay anlayıp, algılayıp, analiz edebiliyor ve gerektiğinde gereken tavrı sergileyebiliyorsun çatır patır…

*Seni düşünmeyene, değer vermeyene ‘tak sepeti koluna, haydi yavrum herkes kendi yoluna’ diyebiliyorsun en cesaretlisinden…

*Yenilgilerin, kayıpların, ayıbın, günahın ve sevabın ile yüzleşiyor; bunlarla kendiliğinden geliştirdiğin taktiklerle mücadele edip, hayatını geri kazanabiliyorsun…

*Yapmacıklıktan uzak, içindekileri dan dan söyleyen bir karaktere bürünüyorsun ve sonra ‘Ben neymişim be abi?’ diyorsun…

Her şeye ve herkese rağmen gülümseyebiliyorsun hayata…

Elli’lerin keyfini süren bir kadın olarak canım hemcinsim, sesime kulak ver bak ne diyorum;

(Kız, ben ne dediğimi biliyor muyum, Allah beni n’apmaya?.. Şaka şaka… Biliyorum da söylüyorum şekerim; pek güzel ve pek keyifli bir yaş bu kırk. Tabii…)

Yeni sorular ve sorunlarla gelecek elbet ama dadından yinmez halde bir kıvamı da var ki, sorma gitsin. (Bırak gitsin… bırak gitsin… dertleri…leri…leri… Bildin sen onu?)

Nesensornebensöyleyim hemşiire… Şaka, bu da şaka… Sor, anlatırım ben, gocunmam. Ama yazarak anlatsam olur di mi, konuşmayı pek sevmiyom da ben? Klavye çenem düşük bu yüzden. İki kelime özet yazıp bırakamıyom anacım. İllaki ıcığını cıcığını didiğini dimediğini yazıcam…

Du bi’ ilaçlarımı alayım da geleyim anam…

Yok yav, ne ilacı bu yaşta, bu bünyede? Sen de kullanma mümkünse.

Bol bol, vücutinin istediği ve istemediği kadar suyunu iç. Ben limon dilimi koyuyorum bazen, çok keyifli içiyorum o zaman çünkü neredeyse hiç içemiyorum su, aklıma bile gelmiyor yani o derece. Sen dediğimi yap o yüzden, yaptığımı yapma… Arada ‘ingiliz karbonatı’ atıyorum suya, öyle içiyorum mesela. Sen de araştır istersen. Bak bakalım, istersen kullan, istemezsen bakma, istersen kullanma ya da isteğe bağlı emekli ol, ne bileyim?..

Tuz ve şekerden uzak dur. Artık bünye her bir şeyi öyle kolayca özümsemeyebilir şekerim. Kırk bu, boru mu?..

İstediğini ye ama dana gibi değil. Tadımlık. Böyle güzelce yersen, bilmemne diyetleri yapmak zorunda da kalmazsın. Lakin her şeyin bir zamanı da var. Gece hapur hupur gömme dolmaları, tatlıları, çukuları. Tabii…

Sporunu yap anacım. Kız, sana “kalk, spor salonuna git yazda ıscakta, karda kışta” demiyorum ki?! Gidebiliyor ve istiyorsan git tabii ki de, yoksa temiz havada kaldır poponu da acık yürü. Öyle tembel tembel oturmakla olur mu? (Söyleyene bak, te Allahım ya…)

Gülümse… Her daim, her yerde, herkese ve her şeye gülümse. Hayata gülümse her şeye ve herkese rağmen.

Kırk, öcü değil. O da senin benim gibi insan…ツ 

Velhasıl kelam, sözün özü, öküzün gözü (ben cabarne ve shiraz seviyom gerçi ama o da olur iyiyse), ebe ninenin örekesi * *, benden söyleyesi, sen dinleyesi…

Şöyle ki;

Kırk yaş sendromu diye bir şey yok!

Boşuna kendini triplere sokup da, bi’ bok varmış gibi dellenme. Yok işte, olanı biteni, hepi topu yeni bir rakam ve ayrıca pek de lezzetli.

Aslına bakarsan, hiçbir yaşın sendrom’u yok. Biz kendimiz yaratıyoruz illaki çok lazımmış gibi. Tabii canım. Sen ileriye bak, geçmişe değil. “Gençtik, yaşlanıyor muyuz şimdi yani?” diye hırpalama kendini yok yere. Sonradan; “Kız ne salak mışım ya, dinlememişim seni?!” dersin ama iş işten geçmiş olur… Geçmiş zaman olur…

Kırkındaki adamceğizlerin de sorunları veya güzel yanları vardır ama şimdi bir de onları yazamayacağım. Paşa gönlüm isterse, bi’ ara bakarız, yazarız, çizeriz…

baykuş

“Bi’ sussa da, kalkıp gitsek şunun başından” diyorsundur sen şimdi içinden. Korkma, dışından söyle. Nasılsa duymayacağım…ツ

Ama gerçekten de korkma, dışından söyle ne söyleyeceksen hayata ya da insanlara. Kırklısın kızım sen artık. Tabii… Her bi’şeye hakkın var.

Sağlıcakla kal.

İklim´in Dora´n

NOT:

Bkz. * *Öreke:

Yaklaşık 1 metre uzunluğundadır. Kızılcık ağacından yapılır, uç tarafı yünü tutması için çatallıdır.Alt tarafında ‘arşak‘ denilen bir çubuk ve topaç benzeri, ortası delik bir aparat bulunur.

Bel’e bir kuşak yardımıyla bağlanır. Arşak çevirilir ve yün ip olarak arşak’ta toplanır.

Öreke’ ye terbiyesiz bir mana içeriyormuş gibi haksızlık edilmektedir.

Milletimin efendisi kadınlarımız, çorap ipi veya kazak ipi hazırlamak için kullanmaktadırlar bu faideli aleti.  

Bu yüce öğretiyi de aldığına göre, şimdi sakince makinanı kapayıp, pencereni aç ve deriiin bir ‘oh’ çek en temizinden canım okur…

Aferin.

yaşlandıkça gençleşebilmek

kooplogger

Yazar: iklim dora

Yazıyorum, Paylaşıyorum. Hayatın Sevmek, Inanmak Ve Paylaşmak Olduğunu Düşünüyorum. Az Öz Dostum, Ruh Ikizim Ve Kitaplarım Olduğu Sürece Benden Mutlusu Yok. Dünyalıyım. İçi Dışı, Özü Sözü Bir Olmak; Istediğim. Hadi O Zaman, Okuyalım Güzelleşelim. ツ

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

7 yorum

Yorum Yazın
    • @Aşık Veysel hayranı
      Bakmak ve görmek çok farklıdır. Güzel bakıp, güzel görmeye çalışan biri olduğunuz aşikar. Teşekkür ederim. Siz de yazmaya devam ediniz, bizler de okuyacağız inşallah.
      Sevgiler.

  1. Her zamanki gibi keyifle okudum. Tarzınıza kurban 🙂 Şükrü isimli yorumcu arkadaş birkaç satır okuyup tüm yazıyı nasıl analiz edebilmiş bilemem ama eleştiri ve eleştiriye cevap nasıl düzgün ve saygı içinde yapılır göstermişsiniz karşılıklı olarak. Hep herkes böyle olsa keşke. Bir de ben ““Bi’ susmasa da kalkamasak şunun başından” diyorum. 🙂

    • @kera
      Sevgi, saygı, hoşgörü her şeyin başıdır. Bunların ve vicdanlı insanların hatırına dönen ölümlü dünyada, kalp kırmadan yaşayıp gitmek, ömrü huzurla tamamlamak lazım.
      Siz yeter ki okuyun Pınar, ben satırlarca yazarım. ツ
      Sevgiler.

  2. Yazıyı bir kaç satır okudum bıraktım çok absürt kelimeler güzel bilgilendirici bir yazı breh lere kalmış. Emek var yinede …

    • @Şükrü
      Bilimsel, bilgilendirici bir yazı değil zaten. Başka herhangi bir yazımı, vs. okumadıysanız tarzımı bilememeniz normaldir. Beğenmemek de normaldir. Herkes her şeyi sevecek diye bir kural yok sonuçta. Bunu da kibarca ifade etmişsiniz.
      Yorum için teşekkürler yine de. ツ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.