Yolcu Romanından Bir Kesit

Yolcu Romanından Bir Kesit

Hayattalar mıdır acaba? Gemideki diğer herkes yani.

Bilmiyorum…

Yalnız başıma, koca filikanın ortasında, ne yapacağını bilmeden çaresizce oturuyorum. Yiyecek ve suyum var ama onlar da yakında bitecek. Bizi aramaya çıkmışlar mıdır? Koskoca gemiden sağ çıkan bir ben olamam, üstelik bu geminin batması, güneşi batmayan bir ülkede çalkantıya sebep olacaktır, gazetelerde manşetlerde yer alacağız. İlla ki yola çıkmışlardır. Ya diğer gemilere haber verip bizi bulmalarını söyleyecekler, ya da işler artık nasıl ilerliyorsa…bilgim yok. Şu an tek isteğim buradan kurtulmak, kara denen o sabit dünya üzerinde durmak. Burada, ayakta bile duramıyorsun.

Midem bulanıyor, kusamıyorum. Acıkıyor, yiyemiyorum. Gündüz güneş beni yakmaya, gece dondurmaya ve dalgalar yutmaya çalışıyor. Rüzgar etimi uyuşturuyor, yanaklarımı, çenemi, alnımı ağrıtıyor. Dudaklarımı çatlatan büyük bir hırsla esmeye devam ediyor. Ve bütün bu hengame içerisinde ben, doğanın kucağına bırakılmış güçsüz, çaresiz ve ölmeyi bekleyen yeni doğmuş bir bebek gibiyim.

Güneşin doğarken ki kızıllığı yüzüme vurduğunda, üçüncü günümde olduğumu ve artık rüyada olmadığımı, bir sağa bir sola sallanan filikada uyanınca anladım. Yalnız, dalgalar hafiflemiş ve rüzgar tatlılaşmıştı. Havada hafif bir kızıllık vardı ama daha çok koyu mavi hakimdi ve bulut yoktu. Güneşin altı, ufka değiyor ve sıcaklığı henüz hissedilir değildi. Doğrulmaya çalıştım ve üstüme yığdığım kocaman muşambayı ve battaniyeleri bir bir kaldırdım. Hepsi ıslanmış vaziyette ağırlardı ve teknenin hemen hemen her yeri bu şekilde ıslanmıştı. Teknenin dibine sular gidip geliyordu ve ayak bileğime kadar birikmişti. İlk işim, baş kısımda bulduğum bir kova ile suyu alıp denize atmaktı. En son, su alınamayacak kadar azalınca, kovayı baş tarafa bıraktım. Kollarım ağrımış ve bedenim ağırlaşmıştı. Teknenin içinde enine çakılmış kalın tahta oturaklardan birisine oturdum. Tekneye göz gezdiriyordum. Bir ucundan diğerine kadar, neler varsa bir bir inceledim. Halat yığınları, iki uzunca kürek, devrilmiş ve su birikintisini alıp, geri boşaltan tahta bir kova, az önceki halat yığınlarından uzayarak gelmiş başka bir halat ama daha incesi, üst üste düzensiz bir halde yığılmış ıslak kırmızı battaniyeler ve belki de teknenin üçte birini kaplayan gergin beyaz muşamba örtü. Teknenin yanlarına çakılmış çivilere halatlarla bağlanmış ve bu şekilde gerilmiş ve tekneye sarılmış bir vaziyette kalın, su geçirmez bir muşamba.

Tepeme baktığımda açık mavi bir gökyüzü vardı, bulutlardan ve uçan iki martıdan eser yoktu. Güneş, sıcaklığı biraz hissedilecek kadar yükselmişti. Üç gün öncesine kadar baktığım bu manzarada hiç bir değişiklik yoktu.

Birazdan kahvaltı servisi başlayacaktı. Self servis ve benim tat zevkim hep aynıydı. Yeni çıkmış iki ayçöreği ve bazen iki dilim ekmek yanında yumurta, iki dilim domuz pastırması, peynir, tereyağı, dört dilim sucuk ve koyu bir fincan çay. Şimdi öyle bir kahvaltı için neler vermezdim. Genelde İngiliz mutfağına yönelik yemekler olurdu çünkü gemi bir İngiliz gemisiydi ve yolcuların çoğunluğu İngiliz idi. Ama her zaman doğusundan batısına diğer milletlerin de yemek kültürleri olan bir gemideydik.

Kendi özel kahvaltımı yapmak için erzak ve malzemelerimi koruyan beyaz brandanın yanına sokuldum ve beyaz kalın örtüyü ihtiyaçlarıma uzanabileceğim kadar kaldırıp, bir peksimet kutusu ile bir şişe su aldım ve geri örttüm. Güzel bir kahvaltı beni bekliyordu. Peksimet, sabahları kahvaltımda kuru olan ağzım için çok kuru ve sert bir yiyecekti. Yutmakta zorlanmamak için peksimetten alacağım her bir lokma kadar parçayı suya bandırıp yiyordum.  Böyle bir kahvaltı için tahminimce beş dakika harcadıktan sonra peksimet kutusunu ve yarısına gelmiş su şişesini geri yerlerine kaldırdım ve güneşe baktım. Hala yerinde duruyordu ve fark edilmeyen bir hızda usulca tepeye ilerliyordu. Filikada çok hareket yoktu. Dalgalar bugün gayet sakindi ve rüzgarda yorulmuş olmalıydı. Filikanın içine yine bir göz gezdirdim ve yaşamaya dair umutlarımdan bir kaçını güvertesine dağılmış ip ve halat yığınlarının arasına gömülmüş, onları bulmak için elimle kaldırmanın yeterli olmasını diledim.

Ah, güneş tepeye çıkmış. Onca vakittir burada ne ara uykuya geçmişim. Sırtımda dolaşan bir ağrı var ve durumu pek iyi gözükmüyor. Hemen kendime gelmeliyim yoksa burada güneş çarpmasından öleceğim.

İnanamıyorum, geri zekalılar. Allah belalarını versin, hepsinin. Ne oldukları umurumda değil, siktirip gitsinler. Allah hepsinin belasını versin. Geri zekalı insanlar, hepsinden, bütün denizcilerden, denizden nefret ediyorum.

Tamam, tamam… Şimdi sakinim, size neler olduğunu anlatacağım.

Uykuya gölge bir yerde devam etmek için brandanın altına girdim. Altıma başka bir branda serdim, üstüne battaniye ve üstüne de ben. Gözlerimi kapadım ve hayallere daldım. Ne kadar sürdü bilmiyorum ama bir borazanın yankı sesleriyle gözlerimi açtım. Bir an gerçekliğine şüphe duydum. O şekilde, gözlerim açık bir vaziyette bir süre bekledim. Sesi tekrar duydum. Hemen doğruldum. Altına girdiğim brandayı unutmuş olmalıyım ki başımı fena bir halde destek tahtasına çarptım ama acısıyla uğraşacak vaktim yoktu. Sağa sola tutunarak dışarı çıktım ve ufukta bir gemi aramaya başladım. Sanırım batıda kalıyordu, gri dumanının altında boğulmuş gibi duran ve ufkun üzerinde küçük bir kahverengi leke olan buharlı bir gemiydi. Alelacele brandanın altına geri girdim ve işaret verme amaçlı eşyaları, üzerlerine uyumak için yığdığım battaniye ve muşambalara karışmış, dağınık ve düzensiz eşyalar arasında aradım. Acele davrandım ve dağıttığım yeri iyicene alt üst ettim. Nihayet yattığım yerin daha altında üzerinde çeşitli işaretler olan tahta bir kutu buldum ve kilitli kapaklarını açtım. Tahta kapağı kaldırdım ve havada tutup içeriden ne işe yaradıklarını anlamadığım metal eşyalara elimi daldırıp birkaçını aldım. Ayrıca, asılı duran düdüğü aldım. Dışarı çıktım ve gemiye doğru baktığımda yerinde durması beni iyiden iyiye cesaretlendirmiş ve içimde duran minik umut parçacıklarını alevlendirmişti. Filikanın içine attığım işaret amaçlı aletlerden en büyüğünü aldım. Geniş silindir bir metal konserveye benziyordu ve çok daha büyüğüydü. Üzerinde İngilizce yazılarda nasıl kullanılacağı arada bir kaç harfin silinmiş olmasına rağmen okuyabileceğim bir şekilde yazıyordu. Metal konservenin kapağını gösterdiği yerden tutup açmaya çalıştım. Parmağım ilk seferde terden dolayı tutacaktan kayıp havaya doğru kaçtı. Tekrar hızla parmağımı tutacağa geçirdim. Bütün gücümle yukarı doğru çektim, biraz daha teferruatlı olan konserve kapağı açıldı ve içinden gelen koku denizin kokusunu bastırdı.Yoğun bir zift ve yağ kokusu burun direğimi kırıp geçti. Tamamen açtığımda ise karşıma simsiyah bir bez ve ona bağlanmış metal bir tel çıktı. Kapakta yazılanı yaptım ve ucu halka olan metal telin halkasında tutup çektim ve çektiğim gibi peşinden bezler de sıralandı. Saksıdaki çiçek gibi sağa sola yaprak açmış siyah bezlerden yavaşça zift ve yağ damlıyordu. Tenekenin altında bir iple sallanmakta olan çakmağı aldım ve yayını gerip tetiği çektim. Ucuna bağlanmış duran pamuk benzeri şey çıkan yoğun kıvılcımları yuttu ve alev aldı.

Önce ufuktaki gemiye, sonra da elimdeki alete baktım. İçimde duygular sallantı içerisindeydi. Heyecanlıydım ve de mutluydum. Sonunda kurtulacaktım bu yerden. Yanan çakmağı teneke kutunu içine attım ve alev almasını beklemeden denize saldım. Denizin sakin olması gerçekten de çok güzeldi. Denize salar salmaz alev aldı ve simsiyah dumanlar benim burada olduğumu söylemek için göğe yükselmeye başladı. Bense sadece beklemeye başladım. Gözüm geminin yapacağı en ufak bir hareketi, bir manevrayı arıyordu. Alevler bir metreyi buldu ve dumanı da iyice yoğun bir siyahlık halinde yükselmeye devam etti. Alevlerle aramıza bir kaç dalga tepesi girmişti ve uzaklaşmaya da devam ediyordu. Gemide hala bir farklılık göremedim. Buradan kurtulacaktım sonunda. Gemi yanaşacak ve ben de artık yuvama, topraklarıma dönebilecektim. İşaret aleviyle aramda artık sayısız dalgalar vardı dumanı gökyüzünde bulutların yerini almıştı. Gemidekilerin bunu görmedikleri aşikardı. Hiçbir manevrada bulunmamışlar veya siren çalmamışlardı. Uzun süredir dua etmediğim Tanrı’ya ilk defa orada dua ettim. Artık başka yolu yoktu. O benim dualarımı kabul edecekti. Bir insanın zulüm çekmesini niye istesin ki? O merhametlidir değil mi? Beklemeye devam ettikçe duygularımın da kötüleşmeye ve içimdeki şeytanın konuşmasına başladığını fark ettim. Başka bir işaret vermek istedim. Filikanın içlerine yöneldiğimde, bir ses duydum. Siren sesiydi bu ve çok uzaklardan geldiği belli olan bir siren sesiydi. Bu, geminin sireniydi. Ellerimi havaya kaldırdım ve iki yana açarak bağırdım. Gözlerimden yaşlar gelmişti. İşaretimi görmüşlerdi ve bana yaklaşıyorlardı. Yorulunca kendimi bıraktım ve gökyüzüne bakarak ağlamaya başladım. Resmen ağlıyordum ama sevinçten.

Ve bu kadar. O gemi bir daha hiç görünmedi. Niye siren verdi, neye verdi hiç bilmiyorum ama bir daha onu hiç göremedim. Bunu, geminin ufukta kaybolmasıyla anladım ve anladığımda göz yaşlarım üzüntü ve nefretten akmaya başladı. Artık bir Tanrı’m da yoktu. O bana resmen savaş açtı ve ben de bu savaştan mağlup olacak değilim.

Denizdeki o işaret yanmayı kesti. Sadece havada asılı dumanları kaldı ve kendisi de gözden kayboldu. Bunu nasıl göremezlerdi. Koca gemi ve mürettebatı nasıl göremezdi, kaptanları nasıl da eğitimsizdi ve nasıl kaptan olmuşlardı ki. Bu bir insanlık suçu.

Akşam yemeğimi yiyeceğim ve yatacağım. Yarın farklı olmayacak ve benim bir yerden hayata tutunmam gerek. Tanrı’nın bir şey yapacağı yok gibi. En azından malzemelerimin sayımını yapmayı ve hepsini bir düzene sokmayı düşünüyorum. Bir dahakine böyle bir şeyde zaman kaybetmeden elimin altındakine hızlıca ulaşabilmeliyim. Başımı da çok fena vurmuşum zaten. Biraz şişkinlik var orada. Yarın geçer umarım. Üçüncü günüm böyle geçti. Güneş de batıdan ufka dokunmaya başladı çoktan. Diğer taraftan çıktığında uyandıracaktır beni yine. Gece gökyüzü fevkalade korkutucuydu. Uyuyamadım pek ve gökyüzüne bakmakla geçti zamanım. Deniz de hiç kıpırtı yoktu ve yerle gök bir olmuş, sanki filikam uzayın derinliklerinde boşlukta uçuyormuş gibiydi. Bu nasıl bir dünya böyle. Ben okyanusların hep büyük dalgalarla gemileri zorladıklarını ve fırtınalardan geçilmediğini düşünürdüm. En azından okuduğum kitaplarda ve haberlerde, hikayelerde bu durum genelde böyleydi. İlk defa bir okyanus yolculuğuna çıkan bir gemiye binmiştim ve ilk defa bir okyanus görecektim. Böyle okyanusu hiç bir yerde anlatmazlardı. Anlatamazdılar. Zaten altımda okyanus yoktu ki. Bir galaksi vardı. Her takım yıldızının ikizini altımda görebiliyordum. Beyaz ışığıyla filikamı aydınlatan aydan bile iki tane vardı. Suya dokunmaya korkuyordum. Dokunmak ne kelime, uzun süre bakmaktan içine düşeceğim diye korkuyordum. İlk insanlar, babalarının hayrına bunlara Tanrı dememişler. Onların hissettiklerini ben de hissedebiliyordum. İlk defa bir günüm neredeyse tamamen uykusuz geçti ve ben bundan şikayetçi olmadım.   

Rapor Et

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yükleniyor...

0

Facebook Yorumları