Yaşlanmak mı, Yaş Almak mı?

Yaşlanmak mı, Yaş Almak mı?

Yaşlanmak mı, yaş almak mı? İhtiyarlık ise bambaşka…

Her yıl, bir beden daha büyüyor ruhumuz… Bir çizgi daha ekleniyor biz görmesek ya da görmeyi istemesek de yüzümüze… 

Her yıl;‘Aman da ne güzel, bir yaş daha aldım en sağlıklısından… Bu sene de yırttım, seneye Allah Kerim…’ diyerek kutluyoruz ömrümüze eklenen yeni günü.

Doğal olarak değişiyoruz, ‘gençlik’ dediğimiz devreye veda ediyoruz galip veya mağlup olarak yıllara… Ama bu galibiyet ya da mağlubiyet fiziksel görüntümüzden ziyade, bedenen ve ruh sağlığımız ile maneviyatımıza verdiğimiz değer manasında ifade buluyor. Yani ha iki çizgi fazla, ha bir çizgi az fark etmez lakin hayat tecrübesiyle biriktirdiklerimiz pek kıymetli ‘insan’lığımız adına?! 

Yaşlılık, ne sıkılası ne utanılası ne gocunulası ne üzülesi ne acınılası ne de dışlanası bir durumdur. Tüm bunları hissetmemizi sağlayan şey, kendi benliğimizle alakalı değildir ki zaten…

Bize şu aşağıdaki cümleleri söyleyen bilir (!) kişilerdir, hissiyatımız sanıp düşünmeden kabul ettiklerimizin sebebi; 

“Her daim genç kalmak zorundasın.Gençlik, güzelliktir önemli olan. Yaşlanmak bir çeşit hastalıktır ve tedavi edilmesi gerekir.

Yaşlanman, ölümün kıyısına varman ve orda şuursuzca ‘yok olmayı’ beklemen demektir.Senin hiçbir değerin yok, genç insanların yanında yerin yok.

Genç kalmak olmalıdır tek amacın bu hayatta.O yüzden ömür boyu ‘genç’ kalmanı sağlayacak, senin için (!) özene bezene hazırladığımız kremleri, teknolojileri satın alıp kullan! Sen onları kullan, biz de seni! Böylece geçinip gidelim…

Ama yok, abuk sabuk fikirlere kapılıp dersen ki; ‘Yaş almak güzeldir, değerlidir, kıymetlidir.Yaşımı, yaşamışlığımın veya yaşayamadıklarımın oluşturduğu hayat çizgilerimi, kırışan buruşan yerlerimi, beyazlarımı, derinliğimi, ağrılarımı, ait olduğum bedeni ve ona ait ruhumu, yaşamımı ve ölümümü, varlığımı ve yokluğumu kabulleniyor ve seviyorum… ’ O zaman, sen tüm bu saçmalıkları sevmeye devam et. 

Bizim sayemizde -sonsuz gençlik döngüsü- içinde yaşayan diri (!) insanlar arasında işin olamaz.O halde biz de seni dışlıyoruz… 

Şimdi git kendini soyutla gençlikten seni tiksinç, buruşuk, bir ayağı çukurda bunak seni!..”

Pekii… Kim bunlar? 

Daimi gençliğin (?!) formülünü bulmak için yırtınan ve ‘modern tıp’ adı altında ticari kaygılı çılgın bir endüstri yaratan,kendilerine inandırdıkları insanlar üzerinden hep daha fazlasını kazanıp sadece kendi keselerini doldurma derdinde olan, ‘Yaşlılığa savaş açmış gönüllü neferler’… !!!

Yakında ölüme de çare olacak iksirler, kremler, haplar bulabilecekleri ümidiyle, azimle çalışmaya (!) devam ediyorlar. Hizmette sınır yok! Hepsi ve daha fazlası bizler için… Yaşlı, çirkin, gereksiz, ensesinde ölümün soluğuyla dolaşan değersiz bedenler olmamamız için!!!

Pekii… Kimler daha daha onlar?

Çılgın, modern dünyanın gençlik ve güzellikleriyle değer görüp her daim öyle kalabileceğini sanan genç (!) beyinler!

Güzel, sağlıklı, ince, aynı torna makinesinden çıkmış görüntüsü veren her yaştan, bir örnek ‘genç’ insanlar! Aynı genç yüzler, aynı dinç bedenler!!!

Pekii… Kim bu amaca hizmet eden diğerleri?

Modern, hızlı, hareketli, renkli, alengirli, kutsanmış bir dünyanın tüketim çılgını müritleri! O dünya ki; ‘genç’ insanlara gepegenç janjanlı ürünler sunan ve o ‘genç ve sağlıklı’ (!) beyinler üzerinden, aslında tamamen değersiz olan bir kağıt parçasının peşinde koşup ruhunun değil bankadaki kasasının dolmasına uğraşanlar! 

Ne de olsa onlar asla ve kat-a ölmeyecek, daima genç kalacaklar ölümsüz birer beden olarak?! Bu yüzden o kağıtlara da bu sürede ihtiyaçları olacak tabii! Deste yapmak için epeyce bir lazım…

Hayatın farkına ve tadına varabilmek, tecrübeyi bilgiyle harmanlayıp henüz görmemiş ve bilmemişlere bildirmek, hürmet ve saygı görmek, yaşam ve ölümün harmanlandığı engin bir ruha sahip olabilmek için; ‘yaş almak’ lazımdır.

Yaş almak, yaşlanmak güzeldir, özeldir.

Hayat geçiyor ve gidiyor gözümüzün önünde…O geçip giderken, biz nasıl olur da aynı kalabiliriz? Aynı netlikte görebiliyor muyuz hayatı? Hayır ama olsun varsın, biz de gözlük takarız…

Aynı ayarda duymuyoruz belki hayatın sesini.Olsun varsın, biz de kulaklık takarız…

Aynı enerjide yaşayamıyor olabiliriz hayatın içinde. Olsun varsın, biz de enerjimizi sevgi’den, saygı’dan, şefkat’ten, hürmet’ten alırız…

Selamlanırız her daim kucak dolusu gülücüklerle… Elimizi öpen, sırtımızı sıvazlayan, dizimize yaslanıp pür dikkat dinleyen, bir bardak sıcak çay veren, hal hatır soran avuç dolusu sözcüklerle dolar taşar hücrelerimiz.

Böylece yenileniriz…Yine, yeni, yeniden yaş almak için sabırsızlanırız…

Yaşlanmak mı, Yaş Almak mı?

“Yaşlılık, hayatın bütünlüğünün kavrandığı bir duraktır…” demiş Erik Erikson. Ne güzel demiş değil mi? ‘Durak’ deyip, duraklamamak lazım ama… Hayat durmuyor ki biz duralım?! 

Hangi yaş’ın yaşlısı isek, onun elverdiğince heyeCanlı kalmalıyız. Geçtiğimiz yolların nice olduğunu anlatmalıyız ‘can kulaklı’ dinleyenlere… Toplumun, topluluğun içinde olmalıyız. ‘Dışlanma’ gafletine ‘içlenme’meliyiz. Tüm bilgeliğimizle, tüm benliğimizle gereken cevabı vermeliyiz sinmek, küsmek, kabuğuna çekilmek yerine…

Yaşlılık; ölüm mahkumu bir suçlu gibi, çıkarcı zihniyetler tarafından idam edilmenin beklendiği bir süreç değildir. Yaşlılık, bir ‘suç’ değildir ki?!…

İstediğiniz kadar direnin, istediğiniz ilacı, kremi, teknolojiyi kullanın; yaş’lanacaksınız! Sadece bunları yaptığınızda, ‘değil-miş’ gibi görünebilirsiniz, lakin sonuç değişmez. Sonuçta yaşlanacak ve o zamana dek olmadıysa da öleceksiniz bir gün! Yaşlandınız diye değil tabii, zamanı geldiği için?! Çünkü ölüm ‘genç’ ya da ‘yaşlı’ değildir. Çünkü ölümün yaşı yoktur. 

Ne kadar sert geliyor göze, kulağa değil mi? Hâlbuki çok basit ve kabullenilmesi gereken bir olgu bu… Buna göre yapmamız gereken; ölümün varlığını kabullenmek ve kalan hayatımızı daha kaliteli ve anlamlı hale getirmeye çalışmak olsa gerek. Zor evet ama en azından deneyebiliriz… 

Ve istersek ya-pa-bi-li-riz…

Ölünce bedenimiz bir çeşit inzivaya çekiliyor ve yeniden doğaya karışıyor bir şekilde?! Ve belki ruhumuz da yeni hayatına uğurlanıyor?!… Belki… 

Çok derin, çok ince düşünmemek lazım bazen de. Koy’vermek lazım, boş vermek lazım ara sıra Napoli’lilerin dediği gibi… Olan olur, ölen ölür, yeni doğan’a yer açılır dünyada birkaç metre kare daha?!… Giden gitmiştir ve asla, kat-a geri dönmeyecektir. Bir Son’a mı yoksa bir Başlangıç’a mı gitmiştir? İşte bu cevabı bilemeyeceğiz ve hiçbir zaman da öğrenemeyeceğiz. O yüzden de korkarız yaşlanmaktan.Tabii… Çünkü ölümle bağdaştırırız o’nu illaki, ‘genç genç’ de ölünür oysaki… O zamana dek sağ çıkmışsak hayattan, “ölümlü” olduğumuz gerçeğiyle yüzleşiriz o vakit aniden… Ve yine korkarız yaşlı halimizden, hiç gereği yokken?… 

Demek ki ne yapmayacağız; Yaşlılık ve ölüm kelimelerini aynı cümlede kullanmayacağız?!

Demek ki ne yapmayacağız; Bize ne yapıp neyi yapamayacağımızı söyleyenlere kulak asmayacağız?!

Demek ki ne yapmayacağız; Şu özünde kısacık hayatın tadını çıkarıp, kazık çakmaya çalışmayacağız?!

Demek ki ne yapmayacağız; Nietzsche’nin dediğine kulak verip kendimize; ‘Kaderini sev. Kaderini sev ki; o senin hayatındır…’ diyeceğiz ve bunu kulak ardı etmeyeceğiz?!

Demek ki ne yapmayacağız; Bu hayatımızın hikâyesini yazıp, kıvırıp çöpe atmayacağız?!

Demek ki ne yapmayacağız; Birer ‘ölümlü’ olduğumuzun farkında olacağız ama diğer yandan hayatın farkına varmayı da ihmal etmeyecek ve ertelemeyeceğiz?!

Demek ki ne yapmayacağız; Bugün tapınılası hale gelen gençliğe – güzelliğe (!) prim vermeyeceğiz. Sadece tadını çıkarmaktan vazgeçmeyeceğiz?!

Demek ki ne yapmayacağız; Biriktirdiklerimizi yeni nesle aktarmaktan yorulmayacağız. Ki, onlar da kendilerinden sonrakilere anlatabilsinler gerçek hayatı?! Yani velhasıl, yaş almaktan korkmayacağız!

Yaşlanmak mı, Yaş Almak mı?

Küçükken hatırlıyorum da; ninemizin dedemizin dizinin dibinde oynardık ve onların masallarıyla rüyalara dalardık… Ben, kardeşlerim, arkadaşlarım hepimiz birbirimize onların hikâyelerini satardık yağlı ballı. Ağzımız açık dinlerdik anlattıklarını. Taklitlerini yapardık yüzlerine karşı şirin jest ve mimiklerle…Ellerinden tutardık karşıdan karşıya ağır ağır geçerken ama acele ederdik çekiştirip daha hızlı yürüsünler diye… Gece çıkarıp baş uçlarına koydukları takma dişlerini aşırırdık ayna karşısında komiklikler yapmak için… Pazardan dönüşlerini dört gözle beklerdik, ellerinden filelerini alıp eve kadar taşımak için. Çünkü illaki bizim için alınmış bir portakal, bir muz, bir çikolata olurdu o filelerden birinde… Hasta oldukları zaman bile, bedenlerinin kalmayan haline tatlı ruh hallerini katıp, eşsiz, içten ve bilge bir gülümsemeyle bizimle oyun oynamaya can atarlardı. Dedemizin sırtına binerdik ‘deh’ diyerek hoplayı – zıplayı; ninemizin saçlarını tarardık ‘evcilik’ diyerek güle oynaya…

‘Genç’ olduk bi’gün… Asi çağlarımızdı… Takmadık, dinlemedik, estik, gürledik. “Sen yaşlısın, anlamazsın ya…” dedik. İyi halt ettik!..

Bir şey rica ettiler, istediler; “Yapamam – edemem şimdi ya…” dedik. İyi halt ettik!..

Müziğin sesini kısmamızı istediler; “Of ya… Sen müzikten ne anlarsın” dedik. İyi halt ettik!..

Kılığımıza, davranışlarımıza karıştılar; “Çok demodesin ya… Sen ne anlarsın?” dedik. İyi halt ettik!…

Ergen saçmalıklarını bitirdik, daha büyüyüp de ‘kendimize gelince’; “Biz ne halt ettik?” dedik!.. 

“Meğer ne kadar değerli, önemli, her dem geçerli bilgiler vermişler bize de esas biz anlamamışız?!” dedik iş işten geçtikten, yaş baş’tan gittikten sonra!!! O yüzden biliyoruz da söylüyoruz yaşlı ve yüce insanların değerini… Ancak daha önemlisi bunun geç olmadan farkına varmak tabii ki. Tabii… Tabii…

Daha ‘genç’ olanlar, daha ‘yaşlı’ olanlar ile bir arada, beraberce var olmalılar. Biri, diğerinin tecrübelerinden ve bilgilerinden; öte yandan diğeri de öbürünün enerjisinden güç alacak ve tek yürek olarak büyüyecekler hataya değil hayata doğru… Sımsıkı tuttukları elleriyle kuvvet bulacaklar birbirlerinden, hayata maruz kaldıklarında… Hayata rağmen hayatta kalacaklar ve birlikte sonsuz olacaklar, ölümsüzleşecekler! Sevecek, sevilecekler… 

Çünkü; biri diğerinin önceki ve sonraki yaşı!..

Çünkü; biri diğerinin anlamı!

Çünkü; biri diğerinin tamamı, tamamlayıcısı!

Çünkü; genç yaşlı herkes, birbirinin diğer yanı!

Şimdiki nesilde de nine ve dedeleriyle bir arada yaşayabilen şanslı çocuklar var neyse ki. Biz onlarla büyüdük ve şimdi yavaştan onların yaşına erişmeye çabalıyoruz. Yaş alıyoruz her adımda. Ve bir gün ihtiyarlayacağız…

‘İhtiyarlık’ ise bambaşka…

Ne mutlu nice yaşlar alıp sağlıkla ve huzurla ihtiyarlayabilene…

Yaşlılık güzeldir. Yaş almak güzeldir. 

İhtiyarlık ise elden ayaktan, gözden sözden düşmeden yaşanabilirse değme keyfine… Ne diyor şarkıda ‘yaşlı bilge’;

“Ben genç olmanın ne demek olduğunu biliyorum ama sen yaşlı olmak nedir bilmiyorsun?!” Sözün özü iki gözüm;Bilenler bilmeyenlere anlatsın!

Yaşlanmak mı, Yaş Almak mı?

Sevdiklerimizle, sevenlerimizle birlikte nice güzel ve değerli yıllara ulaşabilmemiz ve tüm benliğimizle kabulümüz olan yaşımızın tadına varabilmemiz lazım. Yaşamla ölüm arasında uçurum yok, bir bütünlük var. İkisi beraber varlar. Bir gün, biri diğerine kavuşacak. Kavuşma gününe dek, farkında olmalıyız bu hayatımız gibi ‘kavuşacağımız hayat’ın da…

Yaşlanmak, yeni ve sonsuz bir hayata başlamaktır… Velhasıl, yaşlanmak güzeldir… 

Her vaktin, her anın, her yaşın gerçekten ayrı bir güzelliği var. “Allah ne muradınız varsa versin” diye devam edicem neredeyse haminne kıvamında… Hay Allah yav…

Yaş alıyoruz malum gün geçtikçe, nine de olacağız inşallah bi’gün… Hakikaten hepimizin gönlüne göre olsun hayatımız inşallah. Bir de hızlı geçiyor ki ömür dediğin; “A, ne oluyor yahu, hafta sonu ne zaman da geliverdi?” derken, Pazartesi sabah oluyor erken… Ve her geçen zaman, daha da mı hızlanıyor ne? Vallahi…

Geçen gün, on beş/on altı yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim bir genç kızceğiz tramvayda bana yer verince (ki, neden olduğunu anlamış değilim?! ツ)  ve biz sohbete başlayıp, “A… Benim de annem sizin yaşınızda!” deyince (ki, demeyeydi iyiydi), bir garip ruh haline büründüm ben de anacım… Yok, yaş ile ilgili bir derdim yok şükür. Ama ne kadar güzel karşılasam da her yeni gelen yaşla beraber, geçmişin ve yaşanmışlıkların da geliyor aklına ister istemez. Lakin kısa sürüyor, çünkü demin anlattığım şeyleri tekrarlıyorum ders gibi sürekli. Ve şu ana dönüp gülümsüyorum kendime.

Arkadaşlarla toplanmak için güzel İzmir’imin gökyüzünde “Güneşi Gördüm” diyen fırladı sokağa, buldu diğerini. Hepimizin yaşlar kırkların sonunda ya da ellilerin içinde… (Kamuran marketten sola dön, caminin hemen yanındaツ) 

Etrafa bakıyoruz, gencecik bedenler güle oynaya dolanıyorlar. Dedikodularını yapıyoruz “Biz de böyleydik zamanında” diyerek ve onların da bizimkini yaptığını tahmin ederek… Gençtik be… Piii… 

Konu geldi; Yaş Sendromu’na…

Kahkahalar eşliğinde herkes bir şey söylüyor. Semptomları, yan etkileri, bünyede ve sosyal yaşamda yarattığı değişiklikleri tartışıyoruz. Çıkan sonuçlar eğlenceli olduğu kadar sinir bozucu da… Dur bunu da anlatayım bak, anlatasım geldi;

Erkekler ve kadınlar için farklılık gösteriyor tabii değerlendirmeler. Uzman olmaya falan gerek yok bunları tespit için. Malum şeyler anacım, bilmeyen mi kaldı? 

Sevgili karşı cinsim, cins cins dolanıyorsa boynuna uzanan kır saçlarla, marka fularıyla, genç – modern kesim blue jean’iyle salınıyorsa orta yaşın içinde; “Karizmatik” olur. Hemcinsim saçları yaptırsa, ne giyse, orasını burasını bile gerdirse; “Kocamış” olur aynı durumda… 

‘Karizmatik’ (!) adamın, kendinden çok genç hatun kişi ile birlikte olmaya hakkı vardır. Çünkü erkeğin yaşı yoktur bi’kere… Hıh… Lakin kadın yaparsa aynı şeyi, hemen adı konur bir şeylerin… O yaşta neyinedir genç adam, otursundur oturduğu yerde? 

Erkeğin evlenmek için daha çoook vakti vardır. Çünkü erkeğin yaşı yoktur dedik ya yahu… Kadın ise çoktaan evde kalmıştır… Bir yaştan sonra da kartlaşır zaten, kocar, buruşur. Derdine yansındır. 

Adam istediği an çocuk sahibi olabilir. Erkek’tir o! Spermler ölmez uleeen! Kadıncağızın ise hiç şansı yoktur bu konuda. Çünkü ‘gitti – gider, bitti –biter’ bünyeye sahiptir. O yaşa kadar yaptı-yaptı’dır. Yoksa treni çoktan kaçırmıştır… 

Erkek, eli ekmek tutandır her yaşta. O ekmeği almak için parayı nasıl kazandığı, ne ile katık ettiği, kimle paylaştığı önemli değildir. Ve hiçbir karşı cins ile kariyer mücadelesine girmesine gerek yoktur, çünkü zaten o 1-0 galip başlar hayata sahip olduğu fazlalıklarıyla!.. İş hayatındaki kadın ekonomik özgürlüğünü elde etmiş olsa da, ‘olgun’ ve yalnız bir kişi olarak, acınası ve ezilesi durumdadır. Karşı cinsi ile mücadele etmek zorundadır ayrıca her daim. Ne kadar başarılı olduğu önemli değildir. Erkekler tarafından ya elde edilmek istenesi ya da alay konusu edilesi konumdadır… 

Adam özgürdür her şekilde. İşi, evi, arabası vs. ile istediği zaman, istediği şeyi yapabileceği rahatlıktadır. Her ortama girebilir, çünkü o bir ‘erkek’tir ve “Vay, herife bak, hiç yaşını gösteriyor mu? Karizma on numara” diye karşılanır! Kadın çalışıyorsa işinde iş arkadaşlarıyla, çalışmıyorsa evinde komşuları yaşıtı hanımlarla katılır hayata, ayrı tellerden. Maazallah yaş ortalaması kendinden küçük bir ortama girse bir mekanda; ‘Bu teyzenin de ne işi var burada?’ olur… 

Erkek bu yaşına kadar evlenmemişse, özgürlüğüne düşkün olduğu için kendi kararıyla evlenmemiştir. Yoksa elini sallasa ellisidir o’lum?!.. Kadıncağız ise, bulamamıştır demek ki bu yaşa kadar birini ya da tutamamıştır elinde. ‘Kız Kurusu’ olarak göçüp gidecektir bu hayattan. Bu saatten sonra da sarkmış, buruşmuş yüzü ile zor bulur zaten birini. ‘Karizmatik’ amcalar da onu ne yapsındır, çıtırlar dünyasında cirit atabiliyorken?! 

Adam, evinde istediği hatunu, istediği şekilde ağırlayabilir gece gündüz. Sonuçta olgun ve bekâr bir erkektir. Zamparalık, -pardon- ‘çapkınlık’ yapması çok doğaldır. Elinin kiridir her yaştan hatun kişi. Adı; ‘Çapkın Karizmatik Bekâr Adam’ olur. Kadın, herhangi bir erkek arkadaş edinecek olsa, gari adını sen koy?!

Her yaşta kadın, bir şekilde ezilebiliyor hayatın içinde. Ezik, korunası, ihtiyaç sahibi değildir ama kadınlar ha! Erkekten çok daha güçlüdür tam tersine.Bir kere erkekleri de ‘Kadın’ denen muhteşem varlık doğuruyor. Oradan bir başlayalım… Heheyt…Erkeğin çoğunlukla yaptığı gibi mütehakkim değildir kadın, kontrolü kontrollü bir şekilde alır ele. Onun ruhu duymaz, halleder düzenler her bir şeyi hayatındaki kadın halbuki… Bi’ anlasanız. Ama işte,

Anlayamazsınız!  

Aklına koyduğu şeyi yapamama gibi bir alternatif söz konusu değildir onun için. Lakin güçlü olduğu halde, her durumda ortaya koymaz bunu. İster ki erkeğinin gücünü hissetsin ve hissettirsin. Çünkü bilir; erkek daha güçlü olmak, öyle görünmek ve göstermek ister. Kadın ise böylece kendini ‘ezik’ değil, daha dişi hisseder…

Kırklarında, ekonomik özgürlüğü elinde, kimseye eyvallah etmeyen, başı önünde gezmeyen, paylaşmayı ve tartışmayı bilen, her daim gülümseyen bir kadın erkekler tarafından kolay kolay taşınamıyor. Çünkü erkek milleti (genelleme yapmayalım hadi, çoğunluktakiler diyelim); her şeye ‘he’ diyen, fazla zeki olmayan, maddi manevi ona muhtaç olan kadın istiyor. Öyle istiyor ki erkekliğini (!) konuşturup, rahat rahat başına vurabilsin kadının eksikliğini(!) Ne de olsa kadın kısmısının her bir şeye aklı ermemelidir öyle hak – mak iddia edecek kadar?!

Okumamışından, en okumuşuna kadar aynı bu tipler. 

Bir kaç dil bilen, yurt dışı seyahatleriyle iş yapan, iki üniversite mezunu bir herif; gittikleri bir mekanda sevgilisini azarlama ve hatta tokatlama hakkını buluyor kendinde. Yazık olandır ki; kadın gıkını çıkarmıyor?! Siniyor, pusuyor, sonra da gidip tenhada kusuyor?!

Diğer yandan pek okul yüzü görememiş fakat sevmenin ilmini bünyesinde barındırıp, sevgilisine/eşine her gün, onu ne kadar sevdiğini ve değer verdiğini söyleyerek sarılıyor… Al, buyur burdan yak?!

Kırkıydı ellisiydi yok bu işin esasen… Beraberce güle oynaya, anlaşa kaynaşa, sevgiye sevgi katıp saygıyla yoğurup harmanlaya harmanlaya yaşamak varken, ne diye dövüşürsünüz bizimle ey sevgili karşı cinsim? Cins misiniz? 

 Ne diye döversiniz, söversiniz, ezersiniz, taciz edersiniz, istismar edersiniz sevgimizi?Ne diye kanıksarsınız varlığımızı ve doğanın verdiği güzelliğimizi? 

Her gün, her sene, her devirde bunları mı tartışalım sayenizde? 

Yazılar mı yazalım, ´yapmayın etmeyin´ diye dizelerce? 

İstediğiniz modda mı eğilelim, bükülelim keyfinizce?

Her gün, her saniye ölelim mi yani düzinelerce?

Yeter be! ! ! 

Yaşlanmak mı, Yaş Almak mı?

İşte… Nerden nereye? Gönlümüzün yaşından, gözümüzün yaşına geçtik, ne ara? Tatlı tatlı, güzel güzel anlatıyordum halbuki şurda. 

Velhasıl cancağızım, hep güzel söylemek lazım. Yeni yaşın, işin, eşin güzelini çağırmak ve karşılamak lazım. Sevdiklerimizle, sevenlerimizle birlikte güzel ve değerli yıllara ulaşabilmemiz, tüm benliğimizle kabulümüz olan yaşımızın tadına varabilmemiz lazım. Ruh ikizini bulabildiğin, huzuru eş olarak seçebildiğin, gönül yaşını canlı tutabildiğin, manevi güzelliğe kavuşabildiğin, aşk ve sevgi dolu güzel bir hayatın olsun canım okur.

 Ben de bi´ varayım gideyim, ince belli’den bergamotlu ile kafa açayım. Bilahare sohbet ederiz tekrar…

 Hadi sen de acık kaldır başını telefondan, pcden de çık dışarı biraz dağılsın kafan…

 İklim´in Dora´n

Yaşlanmak mı, Yaş Almak mı?

Rapor Et

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yükleniyor...

0

Facebook Yorumları