Vicdan

Vicdan

Elindeki çiçekleri bir kenara bırakıp aynada kendine bakmaya başladı. Saçları dağılmış, soğuktan yüzü kızarmıştı. Bu görüntü; stresli oluşundan mı, yoksa gerçekten soğuktan olabilir mi? diye düşündü. Soğuktan olmasını dileyerek konuyu kendince savuşturdu. Ama elinde değildi, insanların nasıl bu kadar gerçeklikten uzak yaşayabildiklerini bir türlü anlayamıyordu. Hayal kurmakla, gerçek dışı arasındaki farkı çocuk bile bilirdi. İnsan sarrafı olmuştur diye düşündüğü herkesin, nasıl da değişken kalıplara girdiğini ve gerçek sandıkları her şeyin bir yanılsamadan ibaret olduğunu göremiyor olmalarına şaşırıyordu. Herkesin içinde Dostoyevski’ye konu olan bir “Öteki” yatıyor olabilir miydi? Parçalanmış bilinçlerin yarattığı kişilik bölünmeleri. 
Sadece, insanların baskıları yüzünden kendini uzaklaştırmak ve kurtarabilmek adına bir psikiyatristle anlaşıp, kendisi için her türlü araştırmayı yaptırmıştı. Neredeyse tüm psikiyatristlerin dediği gibi; “Sizin gibi duygu yüklü insanları zıvanadan çıkartıp, delirdiğinizi sanıp buralara kadar zahmet ediyorsunuz. Ama asıl problem, çok sağlıklı ve dengeli olduğunu düşünenlerde.“
Psikiyatrist onu kapının önüne koymuş, “ Gidin ve mutlu olduğunuz gibi yaşayın. Sizi buraya getiren her kim ve kimler ise; lütfen notumu iletin, beklediğimiz kişi siz değilsiniz, sizi buraya getirenler.”

Çok şaşırmıştı. Geçmişinde yaşadığı travmalar bile artık kalmamıştı. Gerçekten kalmamış mıydı?
Kalmamıştı, çünkü duygularını; mutluluğunu, mutsuzluğunu, yorgunluğunu, neşesini istediği gibi yaşayabildiğinden beri, kimsenin ne düşündüğü umurunda değildi. İnsan; hayatı boyunca sadece ve sadece kendisiyle yüzde yüz yaşıyor. Karanlık çökünce, uykular bölününce kendisiyle yüzleşiyor. İyi mi yaptım? haksızlık mı ettim? Ve, işte işin hem en güzel, hem en dürüst, hem de en zor ânı… Geceler. 

Herkesin; vicdanıyla başbaşa kaldığı, ölmeden önce öldüğü tek yer. 

İçi rahatlamıştı. Aldığı haberler çok üzücüydü. Öyle ki onu çarmıha gerdiklerinde içinde acıma duygusu olmayan herkesle ilgili duyduklarına yine üzülüyor ve yetmiyor yine üzülüyordu. Elinde değildi. O işte böyle bir insandı. Kendisine ne yapılırsa yapılsın eninde sonunda yine üzülüyordu. Onu vicdansız olmakla ilgili suçlayan herkes, veya hiçkimse “sen ne yaşıyorsun bilmiyorum. Haydi tut elimden,  beraber çözelim diyebilme vicdanını göstermemişti.” 

Şu anda onların yaşadığı her ne ise, şimdi, bugün, gündüz gözüyle önünde duruyordu. 
Peki ne yapmalıydı? Onlar gibi acımasız mı olmalıydı, arkasını dönüp bir zamanlar kendisine yapıldığı gibi, duygularıyla alay edip, onlara acıyıp, çekip gitmeli miydi? Yoksa  Freddie Mercury misali “ Show Must Go On” demeli, aynı kendisine öğretilmeye çalışıldığı gibi  “Kan kus kızılcık şerbeti içtim de” oyununu mu oynamalıydı. 

Ne zor hayatlar. Kimsenin ağzına laf vermemek için sarf edilen çabalar. Sakın ayıplamasınlar, aman ailelerimize laf gelmesin. 

Gelmesin; sakın hiçbirimize laf, söz, leke sürülmesin. 

Başkalarının hayatını yaşayalım onlar da bizimkileri yaşamaya devam etsin!!

Hayat zombie’lerine kan verelim, can verelim. Bir yandan onlardan kaçalım, onlar da bizi yakaladıkları yerde yesin bitirsin. 

Yani; kan kusmaya devam ama kızılcık şerbetini hayatı tiye alanlara içirmek zordur.

Öğrenmiş, bakışlarda görmüş, daha yüzüne bakarken içeride duranla konuşmaya başlamış birine yapmaya çalışılan ne? 
Herkesle arasına mesafe koysa 10 kişiden 9’u ile konuşmaması lazım. Affedici olmak böyle birşey işte diye düşündü. 10 kişinin 10’u ile de konuşuyor, sarılıyor, seviyordu. Kimseye kin gütmüyor, acımıyor sadece seviyor ve kabulleniyordu. Bu, bunu yapmayı başaramayan herkes için bir tartışma konusuydu. Anlamlandıramadığımız herşey “çok saçma”ydı. 
Sonra kapı çaldı… İçi papatya dolu vazoyu masaya koydu. Kapıya gitti, açtı. Bu gerçek olabilir miydi?

Rapor Et

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yükleniyor...

0

Facebook Yorumları