Varoluş Sanatı

İnsan; doğdu, büyüdü ve öldü. Varoluş tattı insan. Peki ne demekti bu varoluş? İlmek ilmek hiçliğe işleyen bir teslimiyet hali miydi? Teselli hali mi yoksa? Değildi. Hiçliğin ötesindeki teselliyi işlemekti bedene ve ruha. Bunalım, öfke, korku ve daha nice ölüme davetiye çıkaran duyguların karşısına dikilmekti. Bir savaş tesellisiydi, hiçliğin ötesinde. Buhrana kapılmış insanların kısık gözlerinden hayatı okuyuşuydu. İnsan niçin vardı? İnsan ötesini anlamak için vardı. Varoluş, ötesini anlamaktı. Varoluş, insandı. Seçimlerin ötesindeki sonuçlardı; yeni insan. Sonuçlar, varoluşun bir parçasıydı. Sonuçlar, varoluş sanatıydı. Varoluş yazgıyı yıkmalı mıydı? Varoluşun yazgılarla bir tanışıklığı olmalı mıydı? İnsan kendini ikiye ayırdı. Özgürlük varoluşuna teslimiyetçiler ve Yazgı varoluşuna teslimiyetçiler. Sonuç olarak; varoluş, teslimiyetti. Varoluşta bir umut var mıydı? Varoluşun kendisi umuttu. Varoluş, beklentiyi yıktı fakat umudu asla. Beklemek öldürür dedi, varoluş. Fakat, yaşam için umut şarttı. Yaşama umut şarttı, diğer türlüsü ‘beklenti’ oldu. İnsan nasıl yaşadı? Varoluşa teslim olarak yaşadı. Varoluşun kölesi oldu insan. Bunun acısını da başkalarını köle ederek çıkardı. İnsan bu sebepten yokoluş  yaşadı. İnsan; doğdu, büyüdü ve öldü. Fakat insan; yaşamadı. İnsan, varoluşun ayaktakımı oldu. İnsan sadece çırpındı. Hiçliğin ötesindeki teslimiyetin müfakatları ve cezalarıyla çırpınır durdu. Varoluşun cezası ise yokoluşu tattırmak oldu. En acısı da; varoluş öyle bir dalgaya aldı ki ayaktakımı insanı, yokoluşun ötesini insan göremedi. 

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.