UZAK

Kitaplığın bir kenarına iliştirilmiş dünya haritasını aldı, masanın üzerine açtı. Daha önceden ezbere bildiği Türkiye’nin yerini hemen buldu ve sol işaret parmağını üzerine koydu. Sağ elinin işaret parmağı ile de bulmak istediği yeri araştırmaya başladı. Gözleri ile, sağ işaret parmağı birlikte hareket ediyordu. Derken göz ve işaret parmağı aynı noktada buluştu. Aradığı yeri bulmuştu ama bulduğu için sevinemiyordu. Türkiye’nin üzerine koyduğu parmağı ile bulduğu yerin arasına baktı; dudaklarını büzürek, burnundan derin bir nefes aldı. Hafifçe doğruldu. Yüzünde ümitsizliğe düşmüş bir insan ifadesiyle “Uzak, çok uzak” dedi. 

Parkta oynayan çocukların sesini duyunca yürümeyi bıraktı, parka yöneldi. Parkta bulduğu boş bir banka oturdu. Çocukları izlemeye koyuldu. Güneş bütün cömertliğiyle ortalığı ısıtıyordu. Çocukların neşeli halleri ve yaşadığı mutlulukları, yüzünde küçücük bir tebessüm oluşturmuştu. “Ümitsiz olmamalıyım, mutlaka bir yolu olmalı” dedi. Sanki beynine gönderdiği bir emirle “Bana bir yolunu bul” demişti ve fikirler yağmur gibi boşalıvermişti zihnine. İçlerinden birisinin parlaklığı o kadar dikkat çekiciydi ki; yere düşmeden, diğerlerinin arasında yitip gitmeden yakalayıverdi paçasından. “Gemi” dedi. “Gemiyle gidebilirim” dedi. Çocukların neşeli bağırışları içerisinde parktan ayrıldı. 

Mahalledeki Sefer abinin gazete bayisi önüne gelmişti. 

-“Sefer abi, gemilerle ilgili bu gazetelerde bilgi var mıdır” diye sordu. 

-“Gemi mi?” 

-“Evet Sefer abi gemi.” 

Sefer, başını küçük bölmeden çıkarıp tezgahın alt tarafında, en soldaki gazeteyi tarif edip “Orta sayfasında olacaktı” dedi. Hızlıca gazeteyi alıp bir kenara çekildi ve orta sayfayı açınca ilanları gördü. Firma bilgilerinin yanında iş ilanları da duruyordu, önemsemedi. Telefon numarasını ezberledi. Gazeteyi olduğu yere geri bıraktı.

-” Sağol Sefer abi” dedi. 

Sefer sözünü söylemeden o çoktan bakkalın yolunu tutmuştu. 

-“Şükrü abi telefonu kullanabilir miyim?” 

-“Hayırdır?”

-“Hayır abi hayır. Kullanabilir miyim?” 

Bakkal Şükrü anlam verememiş bir halde tezgahın arkasından, eliyle telefonun olduğu yeri gösterip arayabilirsin onayı verdi. Ahizeyi kaldırdı ve hızlıca numarayı çevirdi. Karşıdan gelen “Eflatun Gemicilik buyrun” sözünü duyunca heyecanlandı. Ne diyeceğini bilemedi. Sonra kendine geldi ve sordu. “Avustralya’ya gitmek istiyorum?” karşı taraftaki ses Avustralya’ya gitmek için gerekli olan şartları sıralarken, Bakkal Şükrü başını hesap defterinden kaldırıp Mehmed’in yüzüne baktı. Şaşkındı. Telefonla konuştuğu için bir şey soramamıştı. Görüşmenin bitmesini bekliyordu. Elindeki kalemi defterin üzerine bırakmış tamamen doğrularak Mehmed’e bakıyordu. Bakkal Şükrü’nün bakışlarını farkedince hiçbir şey olmamış gibi dinlemeye devam etti. Karşıdan verilen bilgilerle yüzü düşmüştü. “Teşekkür ederim” diyerek telefonun ahizesini yavaşça yerine bırakarak Bakkal Şükrü’ nün bir şey söylemesine izin vermeden dışarı çıktı. 

Yarı yoldan geri döndü. Gözleri kıpkırmızıydı. Ağlamıştı belli ki. “Şükrü abi, telefonu bi daha kullanabilir miyim?” Ağladığını görünce çokta sorgulamadı Bakkal Şükrü. Telaşlanmıştı. Belli de etmek istemiyordu. Telefon ahizesini kendisi kaldırıp Mehmed’e uzattı. Şefkatle uzatılan ahizeyi eline alıp hızlıca numarayı çevirdi.

-” Eflatun Gemicilik buyrun?”

-” Merhaba, gazetedeki iş ilanı için aramıştım?” karşı taraftaki ses ilana ilişkin şartları taşıyıp taşımadığını anlamak için Mehmed’e sorular sormaya başlamıştı.

 “Yaşım 16”

-“….”

-“Peki teşekkürler” dedi ve kapattı. 

Yorulmuştu. Hemen dibinde duran tabureye oturdu. Hayatı boyunca yaşayacağı, ümidi vr ümitsiliği bir güne sığdırmıştı. Gencecik bedenine ağır gelmişti bu yük. Çaresiz, işe yaramaz biri olarak gördü kendini. Sığınacak bir yer arıyordu, dalgalara tutulmuş bir  geminin limana sığınma isteği gibi. Cüzdanını çıkardı. Gizli bölmede duran bir vesikalığı eline aldı. Gür saçlı, donuk bir yüz ifadesi olan fotoğrafa baktı durdu. Bir bağ kurmaya çalışıyordu ama olmuyordu. Bir tek an, bir ses, bir görüntü olsaydı ona tutabilirdi ama yoktu. Gözlerine hücum eden yaşları durdurmaya çalıştı ama başarılı olamayınca tek başınaymış gibi ağladı. 

Bakkal Şükrü kapıyı kapattı. “Kapalıyız” yazısını çevirdi. Ağlaması bitene kadar bekledi. Mehmed’in gözyaşları dinmişti. Hıçkırıkları kesilmişti. Bakkal Şükrü bir tabure alıp yavaşça yanına oturdu. Mehmed’in elinde duran fotoğrafı sordu. Konuşmaya yeni başlamış gibi zorlanarakta olsa kısık çok kısık bir sesle “Babam” dedi. Öldü diye biliyorlardı. Tıpkı Mehmed gibi. Soracaktı, vazgeçti. “Bugün annemden duydum, anneannemle konuşurken, babam ölmemiş meğerse. Avustralya’ya gitmiş. Bir daha dönmeyince öldü demişler. Bunu duyunca hiç kızmadım anneme, doğruca araştırmaya başladım Şükrü abi. Gemiyle gidilebiliyormuş ama o kadar para bu yaşıma kadar cebime giren paranın toplamından daha fazla, gemide çalışayım dedim askerlik istiyorlar. Daha 4 yıl var askere gitmeme ama ben bugün hemen şimdi babama gitmek istiyorum Şükrü abi.” Bakkal Şükrü şaşkınlık ve acıyı bir arada yaşıyordu çocuklarını düşündü. Dertleri, sıkıntıları yorsa da bir baba nedir? Ne demektir? Mehmed’den öğrenmişti şimdi. Mehmed için bir şeyler yapmak istiyordu ama en nihayetinde bu bir aile meselesiydi.

-” Neslihan hanımla konuşsak önce” dedi Bakkal Şükrü. 

-“Annem le mi? Asla istemeyecektir. Anneanneme neler söyledi bi bilsen(?)” 

-“Tek başına Avustralya’ya gidemezsin Mehmed. Hem gitsen ne olacak, yeri yurdu belli mi? Avustralya dediğin koca bir kıta. Uzak, çok uzak. Gitsen gidilmez. Geleyim desen gelemezsin. Kolay mı bu işler evladım.” “Biliyorum Şükrü abi! Biliyorum! Uzak! Çok uzak! Ya babasızlık? Bakkal Şükrü’nün ayakları yerden kesilmişti sanki. Hiçbir şey diyemedi. Haklıydı. Varlığı ile güven veren, yokluğu ile küçücük çocuğu büyük adam, büyük adamı küçücük bir çocuğa çeviren babasızlık diye düşünürken; Mehmed usulca kapıyı açıp kanadı kırık bir kuş misali çıkıp gitti. 

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

2 yorum

Yorum Yazın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.