Tutsaklık Sınırları

 Kusurunu kusursuzlaştırmaya çalışanların, bir yaprağın damarlarına tutunmak için döndükçe yönünü rüzgâra, rüzgarı bile suskunlaştırıyor insan. Bazen kimlikler yetmiyor gerçekleri örtmeye, örtülen sadece özünü kaybetmiş benlikler oluyor. 

  Aslında bakarsanız inanma ve anlama arasındaki ince çizgiyi hiç bulamadığımız için kayboluyoruz sınırsızlıklarda. İnandıkça güveniyor, güvendikçe üzülüyoruz. Çünkü  anlamaktan korkuyor, kaçıyoruz. Dünya insansızlaşmaya başlıyor ama insan kendini hep var sanıyor, bu bir denge değil sadece yokoluşumuzun son belirtileri. 

  Bizi yok eden ölüm değil, düşüncesizlik, bencillik, yaşarken ölmek için uğraşmak, sürekli bir amaçsızlık peşinde amaç aramak, adaleti tutsak zihinlere teslim etmek ve özgürlüğü zincirlemelten kaynaklanıyor.

 Kuşların sesleri azalırken günden, ağlarken insan yüreğinden , gelecek yok oluyor bir düşünceszilik uğruna. 

 Ve bir umut daha yeşeriyor bizsizlikten benliğe.

 Çocuklar ağlarken bilmeden geleceğine, insan düşünürken geleceğini, artık unutuyor küçük büyük herkes şimdiyi. Bir yıldız daha kaydı gökyüzünde,bir umut daha doğdu çırpınan dünyaya. 

  Kendi ellerimizle tutsak ettiğimiz düşüncelerimizi ne zaman bırakırız özgürlüğün kollarına? Ne zaman kollarımız bırakır çırpınan yürekleri? 

  Merak etmeyin ” Nefes aldıkça umut vardır.” Son demeleri yaşanırken günlerin, tutsaklığın sınırları, dönüşüyor sevginin sınırsızlıklarına. 

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Bir Yorum