Ters Yüz

Uyandığımda saat tam 07.00 idi. Usulca yatağımdan kalkıp seri bir şekilde komidinin üzerindeki kalemi aldım ve şöyle bir saçlarımı elime doladıktan sonra topuzumun içinden kalemi geçirdim. En sevdiğim saç toplama stili. Hem pratik hem de hoş. “Yine bir iş günü daha” dedim kendi kendime. Yorucuydu ama mutluydum. Aşağıdan annemin sesi geldi birden.

“Aleeeevv! Hadi kızım kalk kahvaltı hazır.” Ne güzel de hazırlamış anneciğim kahvaltıyı. Kızarmış ekmek kokusu paha biçilemezdi. “Geliyorum anneee” diye bağırdım merdivenlere doğru yürürken.

“Ohhh yine mis gibi kokutmuşsun buraları” dedikten sonra annemin yanağına bir günaydın öpücüğü kondurdum.

“Senin kadar yapamasam da yapıyoruz bir şeyler” diyerek annem her zamanki mütevaziliğini göstermişti.

Birlikte kahvaltı sofrasına oturduk ve şöyle güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra üstümü giyinmek için odama çıktım. Biran önce İstanbul’un muhteşem trafiğine kalmadan yola koyulmalıydım. Koşar adım merdivenleri indim. Anneme bir hoşçakal öpücüğü kondurduktan sonra da durağa doğru yürüdüm. Havanın esintisi durmaksızın yüzüme vuruyordu. Bir yandan soluk soluğa yürürken bir yandan da elimdeki kağıttan bugün yapacağım yemek listesini okuyordum. Tam bu sırada ani bir fren sesi duydum. “Ha siktir!” dedim sesli bir şekilde  ve koşarak sesin olduğu yere doğru gittim. Ufacık bir yavru köpek nasıl da yerde öylece yatıyordu. Gözlerimin içine baktı. Beni kurtar diyordu resmen gözleri. Çarpan şerefsiz de almış başını gitmiş. Yavruyu götürecek hiç bir yer yoktu buralarda. Ya işten izin alacaktım ya da bu yavru ölecekti.

“Alo! Hüseyin abi. Ben Alev. Patron geldi mi?”

“Hayır. Daha gelmedi. Hayırdır?”

“Sorma abi ya! Yavru bir köpeğe araba çarptı. İzin isteyecektim bugün için.”

“Bugün olmaz Alev. Bugün çok önemli müşterilerimiz var. Gelmen lazım. Yemeklerini beğenirlerse bizim lokanta ile anlaşma yapacaklar. Patron bugün hayatta izin vermez.”

“Ama Hüseyin abi! Gelemem. Bu yavruyu öylece yolun ortasına bırakıp gidemem.”

“Bırak bir kenara Alev. Bişey olmaz. Birileri ilgilenir elbet. İlgilenmezse de kaderi buymuş ne yapalım. Bu işten önemli mi?”

O kadar çok sinirlenmiştim ki o an, “Gelmiyorum işe falan,” diyerek telefonu kapatıp yola doğru çıktım. Arabaları durdurmaya çalıştım. Allah’tan bir hayırsever çıktı da yavruyu veterinere yetiştirdik. Durumunun daha iyi olacağını öğrendikten sonra eve geri döndüm. Annem beni görünce şaşırmıştı.

“Ne oldu Alev? Bu saatte neden geldin kızım?”

“İşten ayrıldım.”

“Nasıl yani! Sen işini çok severdin. Ne sıkıntı oldu?”

“Boşver anne. Uzun hikaye anlatırım sonra.” Hayatımda en olmak istediğim şeydi ünlü bir aşçı olmak. Ama buraya kadarmış dedim kendi kendime ve odama çıktım. Yatağıma uzandım. Biran önce iş bulmam gerekiyordu. Yoksa bu zamanda İstanbul’da emekli maaşı ile yaşamak zor. Kirası, faturası, yemesi içmesi. Bitmez bu canına yandığımın dertleri.

Ertesi gün erkenden uyandım. Kilerdeki yaptığım tabloları çıkardım ve erkenden bit pazarına gittim. Güzelce tablolarımı yere dizdim. Uzun bir bekleyişten sonra sonunda bir müşteri çıktı.

“Ne güzel tablolar bunlar. Siz mi yaptınız?”

“Evet. Hepsi benim eserim.”

“Ressamsınız galiba!”

“Evet öyleydim bir zamanlar. Uzun süreden beri fırçayı elime almadım.”

“Ne yazık! Sizin gibi bir kadın. Nasıl olur da böyle bir yeteneği görmezden gelip bir kenara atıverir.” Adamın söylediğine bir gülümsemeyle karşılık vermiştim sadece.

“Ne kadara satıyorsun peki?”

“Valla siz ne kadar paha biçerseniz o kadara satıyorum.”

“Ya paha biçilmezse!”

“O zaman sadece bakıp gidersiniz.” Adam biraz daha tablolara baktıktan sonra hepsini satın almak istemişti. Mutluluktan havalara uçacaktım sanki.

“Peki bunun karşılığında bir yemeğe ne dersiniz?” Yakışıklıydı da pezevenk. Ama kendini tut Alev. Hemen koy verme. Adamın ne olduğu bile bilmiyorsun. Abazanın teki belki de. Daha silikonlarımı yaptıralı bir ay olmadı dedim içimden.

“Üzgünüm ama sadece tablolarımı satıyorum,” dedim birden. Adamın yüzündeki ifadeyi o an unutamam. Direk “Tabloları alcaksan al, almıcaksan da siktir git” deseydim yeriydi. Adam tüm asaletini koruyarak sadece tabloları almak istediğini söyledi. Üzülmüştüm o an adamı düşürdüğüm durum için.

“Sizi kırdıysam kusura bakmayın. Daha sizi tanımıyorum bile. Tanımadığınız biriyle yemeğe çıkmak bu devirde pek sağlıklı değil.”

“Sizi anlıyorum. Siz kusura bakmayın. Ama niyetim kötü değildi. Sizin gibi selvi boylu, güler yüzlü hoş bir kadını isteyen çok olmuştur elbette ki. Ben şansımı denemek istemiştim sadece.”

Adamın kibarlığı dillere destandı resmen. Tablolardan birinin arkasına numaramı yazıp adama gülümsedim. O da bana gülümsedi ve gitti. Eve döndüğümde annem tablolardan bir aylık masrafımızı çıkarttığımı duyunca çok sevindi. Ama yüzünde bir durgunluk vardı. Sanki bana bir şeyler söylemek istiyordu ama bir türlü o baklayı ağzından çıkartamamıştı. Yemeğimizi yedikten sonra odama gidip resim malzemelerimi tekrar ortaya çıkarmıştım. Bir iş bulana kadar sanırım tablolarla idare edecektik. Açtım tezgahı odamın ortasına, başladım tuvale fırça darbelerini vurmaya. O kadar dalmışım ki işime annemin odama girdiğini bile duymamışım. Birden saçımın üzerinde o şevkatli elleri hissettim.

“Ah benim güzel okyanus gözlü kızım. Bahtın da gözlerin kadar güzel olur inşallah.”

“Hayırdır anne! Ne bu efkar?”

“Daha ne olsun be kızım! Bizim için uğraşıp didiniyorsun. Ah baban olsaydı da şimdi görseydi ressam kızını.” Annemin dilinden yavaş yavaş karnındaki ağrıların sebebi çıkmaya başlamıştı. Bir yandan annemi dinliyordum bir yandan ise sanatıma devam ediyordum.

“Amcanla görüştüm bugün.”

“Amcamla mı görüştün?” Paleti ve fırçaları tuvalin yanındaki masaya koydum ve anneme doğru döndüm. “Neden aramış amcam?”

“Ne desin? Köye gelin dedi yine.”

“Sen ne dedin?”

“Bilemiyorum kızım. Çok zorlanıyoruz görüyorsun halimizi. Gidersek daha rahat ederiz.”

“Sokarım köyüne. Ne işimiz var bizim Allah’ın unuttuğu yerde?”

“Öyle deme Alev. Bak amcanlar varlıklı. Seni de çok seviyorlar biliyorsun.”

“Ama ben sevmiyorum. Onların örf ve adetlerine uyamam ben. Hiç kusura bakmayın. Sen gitceksen git.”

“Alev’im. Benim canım kızım. Ne olur şu babanın tarafına da uyum sağlasan.”

“Kendi götlerini kurtarmaktan başka bir şey bilmez onlar. Vardır yine bir miras davası. Babama kalanları sömürmeye çalışıyor o amca dediğim şerefsiz.”

“Aaaa Alev! Hiç yakışmıyor ağzına şu küfürler. Kimden öğrendiysen bunları.”

“Armut dibine düşer diyorlar ama demek ki ben biraz uzağa düşmüşüm.” Annem ona iltifat mı ettim hakaret mi ettim o an bilememişti. Bir süre yüzüme şaşkın şaşkın bakınca gülümsemeye başladı. Annemi de anlıyordum aslında. Köye yerleşip rahat bir yaşam sürmek istiyordu. Oturduğum tabureden kalkıp anneme sarıldım.

“Bulacağız bir çaresini merak etme sen. Ama orada daha mutlu olacaksan tamam gidelim o siktiğimin köyüne.”

“Alev diyorum!” Annem bu sefer gerçekten sinirlenmişti.

“Tamam tamam şaka yapıyorum” diyerek yumuşatmaya çalıştım.

“Neyse ben iniyorum aşağıya. İstediğin bir şey olursa seslenirsin. Köy meselesini de düşün.”

“Tamam merak etme düşüneceğim.” Annemle sıkıca sarıldık ve tuvalime geri döndüm.

Uzun süre düşündükten sonra köye gitmek aslında mantıklı olabilir dedim kendimce. Bol bol doğayı resmederim. Şehre dönünce de hepsini satarım. Kim bilir belki de ünlü bir aşçı olma hayalindan ünlü bir ressam olma hayaline doğru giderim. Köye taşınma işini uzun uzadıya düşünmüştüm o akşam. Düşüncelerimi annemle paylaşmak için ertesi sabahı bekledim. Kahvaltıdan sonra sofrayı toplarken annem yine köye taşınma konusunu açtı tabii ki. Hiç düşünmeden bu sefer benim için de daha iyi olabileceğini söyledim anneme. Ama bu kadar çabuk taşınacağımızı da tahmin edememiştim. Annem beni ikna edebileceğini düşünerek çoktan bavulları hazırlamış, ev sahibiyle görüşmüş bile.

“Neyse ki ev kendinden eşyalı da eşya taşıma sıkıntımız olmayacak. Yoksa iki üç gün daha ne ederdik şehirde.”

“Off Alev! Başlama kızım yine. Ne güzel işte. Sıkıntılarımızdan kurtulup yeni köy hayatımıza başlayacağız miss gibi.”

“Dimi yaa parfüm kokusundan tezek kokusuna geçiş.”

“Ah yeni nesil! Sen bilmezsin o duyduları. Tezek kokusuna kurban ol sen. Tezek değil Anadolu kokusu o ayrıca.”

“Neyse ne artık! Gidiyoruz işte. Eşyalarımı hazırlayayım da yarın yola çıkarız.”

“Tamam canım kızım. Hadi hazırlan sen. Ben de şu kira sözleşmesini feshedeyim. Zaten erken çıktığımız için kaporayı da alamıcaz. İyi oldu da tablolar satıldı.” Tabloların satıldığını tamamen unutmuştum. Halbuki çokta güzel anılar bırakmıştım tabloları satarken. Bir daha ne arayan oldu ne soran. Aman yaa banane zaten yavşağın tekiydi. İki sarkıntılık etti kaçtı hevesi diye düşündüm eşyalarımı toplarken. Ama içimde de bir ukte kalmadı değil. Yaşım geldi otuza. Artık köyde bulacaktım nasibimi. Kafamı dağıtmak için eşyalarımı ayıklamaya başladım. Bir kaçı hariç tüm eşyalarımı toplayıp valizlere yerleştirdim. Tam valizin fermuarını çekiyordum ki telefonum çaldı. Yabancı bir numara. Eski işimden hiç ses çıkmamıştı. Belki de beni tekrar çağırmak için geri arıyorlardır. Böylece gitmek zorunda kalmayız diye düşünerek heyecanla cevap verdim çağrıya.

“Alo!”

“Merhabalar. Ben Ahmet.”

“Pardon çıkaramadım. Yanlış aradınız sanırım.”

“Eğer tablonun arkasındaki telefon numarası size ait değilse yanlış aramışımdır.” Arayan oydu. Vay be! İti an, çoma hazırla!

“Merhabalar. Ahmet bey. Doğrudur. Bu numara bana ait. Ben de Alev.”

“Tanıştığımıza memnun oldum. Alev hanım! Acaba yarın müsait misiniz? Bir yemek sözünüz vardı sanıyorum.”

“Üzgünüm. Teklifinizi reddetmek istemem ama yarın taşınıyoruz.”

“Taşınıyor musunuz?” Taşınmamızın buluşmamıza bir engel olmayacağı bir ses tonu ile sormuştu soruyu.

“Yani şehir dışına taşınıyoruz.”

“Yaa öyle mi? Çok üzüldüm. Umarım çok uzak değildir.”

“Size bunu söylemem doğru olur mu telefonda bilmiyorum ama Tunceli’de bir köye taşınıyoruz.”

“Tunceli mi?” Tunceli şehrinin ismini duyunca birden heyecanlanmıştı ve konuşmasına daha cevabını bile almadan devam etti. “Bizim oralardır Tunceli. Ben de orada doğdum büyüdüm. Neresi acaba?”

“Çıralı köyü.”

“İnanamıyorum. Ben de babaocağındanım. Kader bizi böyle birleştircekmiş meğer. Yarın hemen mi gidiyorsunuz?”

“Öğleden sonra çıkarız yola.”

“Ben de bu hafta o tarafa doğru gidecektim. Biraz erken gitsem sorun olmaz sanıyorum. Yarın kaç gibi sizi almaya geleyim?” Ahmet ile memleketli çıkmamız beni ona daha da yakınlaştırmıştı.

“Bu biraz emrivaki olmadı mı?”

“Yapma Allah aşkına. Aynı yöne doğru gideceğiz. Ne var yani birlikte gitsek.”

“İyi bakalım öyle olsun. Adresi mesaj olarak göndereceğim.”

“Buna çok sevindim işte. Yarın sizi almaya geleceğim.” Ahmet’in sevinci otuz kilometre öteden hissediliyordu neredeyse. Eşyalarımı toplamayı devam ettireceğimi söyleyerek telefonu kapattım. Tüm valizlerimi kapının girişine istifledim. Annem gelene kadar evdeki son yemekleri ben yapmak istedim ve mutfağa girdim. Yemekleri hazırlayıp sofrayı hazır ettikten sonra annemi beklemeye başladım. Saatler geçti annem hala ortalıkta yoktu. Komşularıyla vedalaşmaya gitmiştir diye düşünmek istiyordum ama aklıma kötü kötü şeyler geliyordu. Allahım nerede bu kadın! Üstüme montumu alıp koşaradım sokaklara döküldüm. O bakkal senin bu esnaf benim sor sor kimsecikler görmemişti.

“Hay sıçayım böyle işe!” Elimi cebime soktum telefonumu bulamadım. Evde unutmuştum. Tekrar eve döndüm. Belki aramıştır ya da eve dönmüştür umuduyla kapıyı açtım. Ama maalesef! Hemen mutfağa yöneldim ve telefonuma baktım. Beş adet çağrı vardı. Geri aradım. Bir adam sesi duyuldu karşıdan. Neler olduğunu anlayamamıştım. Beynimden vurulmuşa döndüm sanki. Annem bir kaza geçirmiş. Adamın sesinden anladığım kadarıyla durumu ciddiydi. Birden aklıma Ahmet’i aramak geldi. Aramamla gelmesi bir oldu sanki. Hemen hastaneye gittik.

“Buraya acil bir kadın getirilmiş. Adı Ayşe Demir.”

“Evet. Şuanda yoğun bakımda. Üçüncü katta. İleride hemen sol tarafta.”

“Teşekkürler.” Koşarak yoğun bakıma doğru ilerledim. Yoğun bakım ünitesinin kapısında iki kişi vardı. Önlüklerinden birinin doktor diğerinin hemşire olduğu anlaşılıyordu. Hemen yanlarına gidip annemi sordum. Acı haberi işte o anda duymuştum. Tüm dünyam tersine dönmüştü sanki. Her yer birden karardı. Gökyüzünü tamamen üzerimde hissetmiştim. O kadar ağır ve karanlıktı ki bu acıya dayanamayıp oracıkta düşüp bayılmıştım.

Ertesi gün hastanenin bir odasında kolumda serumla uyandım. Ahmet yanıbaşımda beni bekliyordu. “Annem?” diye soruma başladım ama gerisini getirememiştim. Ahmet elimi tutarak “Başımız sağolsun” dedi.

“Ama nasıl olur? Annem o benim. Beni bırakıp nasıl gider? Birlikte köye gidecekti. En çok istediği şeydi köye gidip orada yaşamak.”

“Sakin ol Alev! Ben yanındayım. Buradayım. Geçecek hepsi.” Ahmet beni sakinleştirmeye çalışıyordu. Ama biran önce cenaze işlemlerine de başlamak gerekiyordu. Bu işi Ahmet’e bırakmıştım. Çünkü daha fazla dayanamazdım artık. Annemin istediğini yerine getirmek ve onu Çıralı köyünün mezarlığına defnetmek istemiştim. Ahmet, tüm hazırlıkları yaptıktan sonra Tunceli’ye doğru yola çıktık. Önde biz arkada cenaze aracı. Nasıl hayal etmiştik? Her şey bir anda nasıl da ters yüz oldu? Tunceli’ye vardığımızda bizi amcam karşıladı. Beni görünce sıkı sıkı sarıldı. Ahmet’i o an farketmemişti bile. Haberi duyunca şok olmuşlar sözde. Köyün imamını ayarlamış. İkindi namazına müteakip defnedilecekmiş mezarlığa. Tüm bu olup bitenlere inanamıyordum.

Yanımda hiç tanımadığım bir adam, yaşamayı istemediğim bir yer ve tüm hayallerimin birden çöp olup gitmesi. İşte böyle başlamıştı Çıralı’daki hikayem.

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.