SAMİMİYETSİZ SAMİMİYETLER

Bazen insanlardan kaçmanın kafa dinlemek için yapılan en güzel şeylerden biri olduğunu öğrendim. İnsanın kendini dinlemesi benliğini tanımak için güzel bir fırsat. Peki biz hala kendimizi tanıyabildik mi? Yoksa insanların bizim için söylediği sözlerden ibaret olduğumuzu mu sanıyoruz? Kimiz biz? Bazen içimizdeki çocuğu neşeyle dışarı yansıtan bazen de oyuncağı elinden alınmış bir çocuk gibi kendimizi yerden yere vuran kişiler miyiz? Bildiğim tek şey insanlıktan çok uzak yaşadığımız.

Hayallerimizde hep iyi yerlerde olduğumuzu, pamuk gibi bir insan olduğumuzu resmediyoruz. Düşünsenize, yirmili  yaşlarında bir genç hayatı boyunca kendine ne kattı, nerelere geldi, hedeflerine ulaşabildi mi, en önemlisi mutlu mu? Bu sorulara hayallerimizde çok güzel cevaplar verirken hayatın gerçekleri yüzümüze öyle bir çarpıyor ki…

Dışarıda arkadaşlarla saklambaç oynayan, akşam ezanında eve giden, salçalı ekmeğimizi beşe bölüp paylaşmayı bilen belki de son nesiliz. Bunu yaşadığımız için kendimizi şanslı hissetsek de gençliğimizi yaşadığımız dönem için de kendimizi bir o kadar şanssız hissediyoruz.

Mutsuz ve hayalleri olmayan, sadece yaşamak için yaşayan genç toplumun bu acınası hali hiç mi dikkat çekmiyor merak etmiyor değilim… Aslında sorulması gereken soru gençleri bu hale getiren ne sorusudur. Düşününce pek çok cevaplara ulaşılıyor ama çözüm bulunuyor mu bilinmez…

Okuduğum bir makaleye göre şu anki gençlerin psikolojik durumu bundan 50-60 yıl önceki akıl hastanesine yatırılan hastaların psikolojik durumlarıyla eşdeğer. Ülkemizde gün geçtikçe antidepresan  kullanımı da artmakta. Ne kadar acınası değil mi? Ne sağlıklı düşünebilen ne de hayalleri için çaba sarf eden genç toplum yok denecek kadar az.

Psikolağa gidenlerin yüzde doksanlık kısmı gerçek hastalar değil, gerçek hastaların hasta ettikleridir. Bu cümle bize o kadar çok şey ifade ediyor ki bütün sorunlarımızı düşündüğümüz zaman  aslında çoğunun çevresel faktörlerden kaynaklandığını apaçık görebiliyoruz. Peki buna neden engel olamıyoruz? En basitinden şartlar bunu gerektiriyor deyip geçiyoruz.

Psikolojik destek alan bir insanın çocukluk zamanlarına gidildiğini duymuştum. Çünkü öğrenme kavramı tam da o zamanlarda başlıyor. Ailelerin bu noktada söylediği sözlerden çok davranışları etkili oluyor çünkü her çocuk taklit etmeyi seviyor. Bu yüzden bir çocuğu büyütmenin çabası bütün çabaların en büyüğüdür. Sonuçta bir birey yetiştiriliyor. O öğrenme  yaşlarında çocuğun yanında nasıl davranırsak beynine onlar kazılıyor ve onları öğreniyor. Örneğin bir anne baba çocuğunu sevgi yumağına boğsa bile o çocuk babasının annesine olan kötü davranışlarını gördüğü zaman sevgi kavramına pek inanmayacak. Elbette eşin ve evladın yeri her zaman ayrıdır, duyulan sevgiler her zaman farklıdır. Lakin bir çocuğu sevgi, saygı çerçevesi içinde büyütmek istiyorsak sadece çocuğa iyi davranarak değil aile içindeki herkese iyi davranarak, herkese doğru sevgiyi göstererek büyütebiliriz. 

Ayrı olan bir çiftin güzel bir olayına denk gelmiştim. Çocuğuyla gezen bir baba “Bugün annenin doğum günü hadi ona hediye alalım” demişti. Ayrı olmasına rağmen böyle ince düşünen bir babaydı. Eğer olumsuz yönde bir düşüncesi olsaydı bu çocuğu da olumsuz yönde etkilerdi ama babanın davranışı o çocuğa hem sevginin hem de saygının ne demek olduğunu öğretmişti. Belki büyüdüğünde o da babası gibi sevip saygı duyacaktı.

Çocuk eğitimi ilk olarak ailede başlıyor. Bu yüzden bu çocuk aynı annesi, aynı babası, aynı dedesi gibi sözler ortaya çıkıyor. Neticesinde üzüm üzüme baka baka kararırmış. Büyüdükçe okul hayatı, sokak hayatı derken kendimize çevre ediniyoruz ve çok farklı insanlarla muhatap oluyoruz. Hayatımıza aldığımız insanların da düşünceleri, davranışları bizi ister istemez etkiliyor.  Bizim kalıbımız dışında olan insanlarla muhabbetimizi kesiyoruz, bize benzeyen insanlarla ise yolumuza devam ediyoruz. Bir arkadaş, bir dost, bir abi, bir abla, bir sevgili olarak hayatımızda kalıyorlar. Hayatımıza o kadar çok kişi girip çıkıyor ki biz aslında onların bir bütünü oluyoruz. Bazıları ders, bazıları tecrübe, bazıları ise yaşam kaynağı oluyor. 

Şimdiki zamandansa eski zamanlarda olan ilişkilere her zaman özenmişimdir. Komşuluk, arkadaşlık, sevgililik bütün ilişkilerin kopmayan bir bağı varmış. Her şey saygı ve sevgi çerçevesinde ilerlermiş. en önemlisi de onarmak… Onarmak kelimesi aslında büyük bir emek ve sevgi gerektiren bir kelime. Kestirip atmamak, anlamak, anlayış göstermekse sevginin en güzel belirtilerinden. Eskiden hayatımızdaki insanların yeri ve önemi çok sağlam olduğu için bu kelimelere de oldukça önem veriliyormuş. Şimdiki ilişkiler ise çıkar uğruna… Komşusunun dedikodusunu yapan, arkadaşının kuyusunu kazan, sevgilisini kısıtlayan vb insanlarla dolu.  Sırf zaman geçirmek için oluşturulan samimiyetsiz samimiyetler var. Çünkü günümüzdeki insanoğlu doyumsuz. Ne onarmayı, ne sevmeyi ne sadık kalmayı ne de saygı duymayı bilmiyor. Herkes birbirinin olumlu yönlerini örnek almak yerine olumsuzluklar içinde boğuluyoruz. Tahammül seviyesi diye bir şey var ve biz eksilerdeyiz. Hiç kimsenin hiç kimseye tahammülü yok. Bunun nedeni ise tutunduğumuz daldaki bağların çok zayıf olmasıdır.

Kafa dinlemek demiştik ya işte hepsinin cevabı bu tahammülsüzlükten kaynaklanıyor. İnsan ilişkilerinde göremediğimiz kuvvetli bağları yalnız kalarak çözmeye çalışıyoruz. Zaten bu devirde samimiyetsiz samimiyetlere maruz kalmaktansa yalnız kalmak en güzeli. Ben bu devire ayak uyduramadım. Artık kendi ritmimle müzik oluşturma vakti… Herkesin kendi müziğini bulması ümidiyle… İyi dinle(n)meler…

okur

Yazar: SARI

Blog Okur

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.