Projeksiyon, Çikolata Sevdası ve Köpekler

Projeksiyon, ilkokul çağında “şanslıysak” sınıfta yer alan perdeye bilgisayar ekranını gönderdiği ışınlar ile yansıtan fevkalade cihaz. Özel okulların tüm sınıflarında olduğu söyleniyordu ve o perdeden izlemek nasıl bir şey diye de çok merak ediyordum. 51(?) ekran televizyondan çok daha kaliteli bir keyif olduğu pekala aşikardı. O dönemi baz aldığımızda orta gelirli bir aile için eve alınması öyle çok kolay bir cihazda değildi. 

Elektronik cihazlar o zamanlarda bugün olduğu gibi alım gücünü biraz zorluyordu. Neyse şimdi ekonomiye girmeyelim zaten onu gün içerisinde haddinden fazla konuşmak zorunda kalıyoruz. Ya da açık oturumların dörde hatta bazen beşe, altıya bölündüğü yayınlarda izlemek zorunda kalıyoruz. Tamam, tamam farkındayım girmeyelim dedim bayağı uzattım. Esas meselemize geri dönelim.

Projeksiyon denilen bu meretle tanışmam ne yazık ki erken olmadı. Zat-ı şahaneleri ile ilkokul 5. Sınıfta tanışabildim. Okulun belli başlı sınıf hocalarından birisinin şans eseri bizim şubeye atanması tüm süreci başlattı. Onun öncesinde kocaman tüplü bir televizyonumuz vardı. Kişi başı 40 lira vererek almıştık. Tüm sınıf bir şeyler izleneceği zaman gözler kısık ve pür dikkat o ekrana bakardık. Bazen hoca bazen de sınıftan bazı arkadaşların getirdiği çoğunlukla “animasyon” filmlerini izlerdik. 

O dönemde sınıfça izlediğimiz ve aklıma ilk gelen yapımlardan biri Charlie’nin Çikolata Fabrikası diğeri Mulan’dı. Mulan neyse de -zaten hiç hatırlamıyorum bile- Charlie’nin Çikolata Fabrikası’nı unutamıyorum, halen denk geldiğim zaman izlerim. Daha ilk izlememden beri çok sevmişimdir. Hayalperestliğin dibinin yaşandığı bir çağ da böyle yapımlar o yaşta bir çocuğun hayal gücünü epey zorluyor. Willy Wonka’nın efsane çikolata fabrikasındaki abidik olaylar çikolata aşkının tavan yaptığı o yaşlarda müthiş derecede beni etkilemişti. Yani bence sınıftaki herkese belli etmeseler dahi “Lan acaba?” dedirtiyordu. Açıkçası öyle bir gerçek olsa bu yaşımda dahi oraya gitmek için herhalde bütün şartları zorlarım. Çünkü iflah olmaz bir çikolata aşığıyım diyebilirim. 

Ani çikolata krizlerim halen tutuyor. İnanılması güç ama bu kriz anlarında ağzımdan şu cümle çıkıveriyor: “Benim acilen bir çikolata yemem şart.” (Ferhan Şensoy’a saygılar.) 

Bir iki sene öncesi diyebileceğim bir zaman öncesinde gece saat 01.30 falan; evdeyim ve ansızın yine bir çikolata krizi geçiriyorum. Bunlar abartı gelebilir ama inanın tamamı yaşanmış hikayedir. Neyse apar topar mutfağa mutfağa koştum acil olarak bir çikolata veya muadili bir şey bulmam gerek. Gelgelim olacağı var ya o esnada tatlı namına kesme şekerden başka bir şey yok. Ee at da değiliz nihayetinde ne yapalım kesme şekeri. Yapacak bir şey yok attım kendimi dışarı ve tek umudum eve yakın mesafede olan şarküteri dükkanı.

Çıktım evden seri adımlarla ilerliyorum bir yandan da inşallah kapanmamıştır diye söyleniyorum. Bir gittim evet tahmin edileceği üzere her gün neredeyse 03.00’e kadar açık olan yer çoktan kapanmış. O an büyük bir yıkım yaşadım. Çünkü geriye sadece bir seçeneğim kalmıştı. Eve yaklaşık bir buçuk kilometre kadar uzaklıktaki benzin istasyonuydu. Eve dönmek o an için gerçekten mümkünatı olmayan bir seçenekti. Çünkü çikolatasızlıktan inanın uyuyamazdım. Yapacak bir şey yok deyip düştüm yola. Bu arada bir şeyler dinlemeden yürümeyi de hiç sevmem ama bir çikolata alıp geri döneceğim düşüncesiyle çıktığım evden yanıma cep telefonum, cüzdanım ve anahtarımdan başka bir şey almamıştım. He bir de sigara ve çakmak var tabi. Yani özetle yanımda kulaklığım yok. 

Kulaklıksız yürümek bile başlı başına bir bela zaten. Söylene söylene içine düştüğüm duruma söve söve benzinliğe doğru yürümeye başladım. Çünkü bu durumun rasyonel hiçbir yanı yoktu. Benzer durumu bir arkadaşım anlatsa muhakkak ki kendisiyle büyük dalga geçerdim. Derken nihayet benzinliğe geldim. Hemen birkaç tane farklı çikolatayı aldım ve tekrardan dönüş yoluna geçtim. Tüm bunları yaparken gözden kaçırdığım ve son derece hayati bir detay vardı. 

Ev ile benzinlik arasında yer alan yolda hele de gecenin bu saatinde köpekler oluyordu. Bu köpekler öyle ikili üçlü de değil böyle bayağı onlu şekilde geziyorlardı ve saldırgan cinslerdendi. Benzinliğe giderken ortada yoklardı; bu iyi bir şeydi. Ancak dönüş yolunda tam da çikolataları bitirdiğim sırada yolun az ilerisinde belirmişlerdi ve işte bu çok kötü bir şeydi. 

Oldum olası büyük yahut küçük fark etmeksizin köpeklerden korkan birisi olduğumdan dolayı yusuf yusuf olmaya başlamıştım. Eve gidebileceğim tek bir güzergah vardı ve orada da köpekler vardı. Başka bir yerden gitme şansım yoktu. Başladım mini mini adımlar atmaya birkaç adım attıktan sonra beklenen felaket yaşandı ve köpekler hurra üzerime doğru koşmaya başladılar. Far tutulmuş tavşan gibi kalmıştım. 

Acilen buradan voltalamam gerekti ama ne halt edeceğim hiç bilmiyorum. Başladım koşmaya ben koşuyorum köpekler peşim sıra geliyor. Bir iki derken haliyle etrafımı sardılar. Aha dedim işte şimdi büyük sıçtım. Beni burada ne acıdır ki çikolata sevdasına lime lime edecekler. Korkumu bastırmak için bağırıp çağırıyorum eş zamanlı olarak da sövüyorum tabi köpeklere lakin ben bağırdıkça onlar havlıyor falan yani böyle ramak kalmış, tırlatmak üzereyim. 

Artık umudu kestim tamam dedim ya bunlar geceyi üzerimde iz bırakmadan bitiremeyecekler. 

Umudun yavaş yavaş tükendiği ve teslim olmaya az kala beklenen oldu ve  çaat diye bir araba bitti yanımda işte kurtarıcım gelmişti! İri kıyım bir abi “haydar” diye tabir edilen sopayla arabasından kendinden son derece emin bir şekilde aşağı inerek bütün köpekleri etrafımdan süpürttü. Beni yüzümdeki o şaşkaloz ifadeyi anlamış olduğundan olsa gerek gizlemeye çalışıyor olsa da her halinden belli edercesine gülmemek için kendini zor tutuyor. Çünkü o kadar sakil bir durumdayım ki adama ne teşekkürler ediyorum. Aman abim, kral abim benim güzel abim falan. Neredeyse boynuna sarılacağım. Adam yat yere 20 şınav çek dese çat yatarım yani tam o kıvam. 

Velhasıl iri kıyım dediğim abimiz beni arabaya aldı ve eve kadar getirdi. Tabi arada geçen sürede köpeklerden korunmak için sürekli tekrarlanan o klişelere maruz kaldım ama umurumda bile değildi. O sırada adama karşı o kadar minnettardım ki ne derse şüphesiz kabul edip onaylarım. 

“Kardeşim sen yavaş yavaş yürü onlar bir şey yapmaz, korktuğunu belli edersen başından onların anlayabileceği bir duman çıkar üzerine daha çok gelirle, baktın kaçarı yok otur yere çömel” diyor. Hiçbiri tutmazsa soyun kaçarlar dedi falan neler neler yani. Diyemiyorum ki abi bunlar canavar beni beş dakikada patates yaparlar.

İşte böyle konuşup durdu. Ben de başımı sallayarak onaylıyorum. Adam sonuç itibariyle beni kurtarmıştı o cendereden. İşin özü o gece bana büyük bir ders oldu. O gün bugün asla kendimi çikolatasız bırakmam. Ofiste, evde ve çantamda olmak üzere, zor zamanlar için yanımda mutlaka bir çikolata bulundururum. Çünkü krizin ne zaman geleceği belli olmadığı gibi her zaman iyi kıyım bir abiye de rast gelemeyebilirim.

okur

Yazar: Vito Scaletta

A ship in harbor is safe, but that is not what ships are built for.

Blog OkurBlog Yazar

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.