Portakallı Bisküvi

Portakallı Bisküvi

Portakallı Bisküvi

Ülkemizin gerçeği ne yazık ki deprem. Bunu sadece sallandığımızda hatırlıyoruz. Çoğu insanın hala bir önlem aldığı yok. Kaderde varsa olur algısını yenerek bilinçli şekilde tedbirler almalıyız. 

Yakın zamanda Elazığ’da olan depremde yine küçüklüğüme gittim. Altı yaşındaki o kız çocuğu oluverdim. İçimde hiç büyümemiş olan, ama soğukkanlı olmayı da küçük yaşta öğrenmiş, telefonunda anlık depremleri gösteren uygulama ilk sayfasında hep olan kişiyi yine hatırladım.

Şimdi size bir hikaye anlatacağım. Şanslı olduğumuz o günlerden.

“Önceki gece lunaparkta nasıl eğlendiklerini düşünüyordu yatağında. Aile ziyaretine gelip bugün dönen küçük kuzeniyle de ne güzel oynamışlardı. Şimdi karşı yatağında kendinden iki yaş büyük ağabeyi yatıyordu. Gariptir ki onun da gözleri açıktı. Mide bulantısı kusma ikisini de yormuştu anlaşılan. İkisinden de çıt çıkmıyordu. Sırayla öğürdükleri leğen de ikisinin arasında yerde duruyordu. Maviydi.

Ağabey odanın cam tarafında yatıyordu kanepe açılıp yatak yapılmıştı onun için. Küçük kızsa duvara dayalı karyolada yatıyordu. Sıcak günleriydi mevsimin. Anne ve babaları salonda yatıyorlardı. Karanlıktı.

Küçük kız ağabeyine dönmüş sessiz sessiz uyumaya çalışırken hatta daha çok iyi olmayı dilerken bilmediği bir şey oldu. Hiç tecrübe etmediği bir şeydi bu. Ağabeyi ile göz göze geldi. Küçük kız ağabeyinin arkasındaki camdan dışarısını görüyordu. Bembeyaz bir ışık kapladı bir anda dışarıyı. Sonra söndü. Daha önce hiç görmemişti. Yıldız kaydı sandı küçük kız. Bembeyaz.

Evleri sallanmaya başladı. Beşik gibiydi. Sesler geliyordu. Kardeşler birbirlerine bakıyorlardı. Ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Bitmiyordu da sarsıntı bir türlü. O sıcak Ağustos ayının 17’si gecesi anne ve babaları girdi odaya bir anda. Sarıldılar çocuklarına. Baba oğlunu aldı kucağına, anne kızını. Bitmiyordu sallanmaları. Dış kapıya doğru yöneldiler. Anne kapıyı açmak için küçük kızı kucağından indirdi. Küçük kız “Anne terliklerimi giyeyim” dedi. Anne biraz telaşlı “Ne terliği kızım çık dışarı” dedi.

Müstakil bahçeli bir evdi onlarınki. Kapıdan dışarı çıktıklarında tüm kuzenleri arka taraftaki binadan çıkıp bahçenin önüne gelmişlerdi bile. Küçük kız dahil herkes ne olduğunu anlamaya çalıştı. Daha önce hiç duymadığı bir kelime duydu kız büyüklerinden “zelzele”. Daha sonra onun aynı zamanda “deprem” demek olduğunu da öğrendi. Şaşırmıştı. Neydi ki deprem? Neden olmuştu?Biraz zaman geçince babası ve amcaları evlerindeki kanepeyi dışarı çıkardılar. Sonra bütün kuzenler sıralandı o kanepeye. Gökyüzü yorgan olmuştu üstlerine. Hafif kızıl turuncu. Yıldızlar arkadaşları oldu. Ellerini uzatsalar yakalayacak gibiydiler. Hep kayıyorlardı. Ama küçük kız camdan gördüğü o ışığı göremedi bir daha.

Herkes sokaktaydı. Herkes korkmuştu. Ev telefonunu dışarı çıkarıp Eskişehir’deki akrabaları aramaya çalışan babasını ve annesini gördü küçük kız. Bir telefon vardı. Herkes sırayla deniyordu. Ama telefon kabloları da kopmuş olacak ki kimse kimseye ulaşamadı. Sonra amcalarına misafir gelen kadın “Benim cep telefonum var dedi. Oda da vitrinin rafında duruyor. Hatta iki tane var.” Kimse gidip alamadı telefonları. Küçük kız ve halası beraber evin arkasını dolanıp binaya girdiler. Halası kapıyı açtı kızın. Küçük kız “Ben hemen hızlıca alıp çıkarım” dedi. Küçük kız atıldı ve vitrinden kahverengi püsküllü çantayı alıp çıktı. Zaten karanlıkta neyi aldığını göremezdi. İlk tuttuğu şeyi alıp çıktı koşarak. Halasıyla binadan çıkıyorlardı ki bir küçük sarsıntı daha oldu. Hemen dışarı çıktılar. Küçük kız kanepedeki yerine geri döndü sonra. Takip etmedi kimsenin telefonla konuşup konuşmadığını.

Sonraki günlerde üzüm asmasının altına yaptılar yataklarını. Tüm aile beraber yatıyorlardı. Yan yana tüm aileler hatta. Babasının motoru vardı. Gölcük’e gidip gelmiş, “hiçbir şey kalmamış” demişti. Çocuklar dışarıda oldukları için mutluydular. Hep oyun oynuyorlardı. Büyüklerin yüzünde vardı telaş. Bir de dedelerinin kulağına dayayıp dinlediği radyoda bir şeyler diyorlardı. Küçük kız anlamıyordu.

Küçük müstakil evde kalmaya başladı üç aile beraber. Kuzenler sabahtan akşama kadar beraberlerdi şimdi. Sabahları anne babalarından önce uyanıp reçelli ekmek yiyorlardı. Ne güzeldi onlar için. Anlamamışlardı ki bir şey. Mahalleye kamyonlar geliyordu. İnsanlar oradan koşup sırayla ekmek ve erzak alıyorlardı. Sıralarda koşturmak da yarıştı onlar için.Oyun oynarlarken dışarıda arada sallantı olurdu yine. Dururlardı geçene kadar. Devam ederlerdi sonra. Kız erkek dört yaşından 12 yaşına kadar tüm kuzenler yengelerinden bir oya öğrendiler. Küçük bir yuvarlaktan devam ederek büyük bir sarmal yapıyorlardı tığ ile. Hepsi yaptı onu o dönemde. Onu gördüklerinde “hani depremde yaptığımız” diye bahsedecekleri o yuvarlak desen.

Küçük kız okula başlayacaktı o yıl. Çok heyecanlıydı. İki senedir bunu bekliyordu. Ağabeyi okula giderken “Ben ne zaman okula gideceğim anne?” diye sorardı hep. Ağabeyine alınca ona da defter kalem alırlardı. Harfleri yazmayı sayıları yazmayı öğrenmişti okula gitmeden küçük kız. Heyecanlıydı.

Annesiyle okul kaydına gittiler. Ama neden okula giremediler. Bir öğretmen bahçede kayıtlarını yaptı. Ağabeyinin gittiği okulun duvarı yıkılmıştı. Küçük kız üzülmüştü. Hep o okula gideceği günün hayalini kuruyordu. Okul başladı sonra. Önlük giymek istiyordu o. Ama kimse giymiyordu. Çok üzülüyordu bu duruma. Daha çok üzüldüğü ise okulu yoktu kızın. Okul bahçesine kurulmuş büyük büyük çadırlar vardı. Onlarınki beyaz olandı. Bir sırada üçer kişi oturuyorlardı. Sığıyorlardı ama küçüklerdi. Birinci ve ikinci sınıflar aynı çadırdaydılar. Birinci sınıfların öğretmeni önce ders yapardı, ikinci sınıflar dinlerdi. İkinci sınıfların öğretmeni ders yapınca da küçük kız ver arkadaşları. Onlar da birinci sınıftı ama 1-A ve 1-B sınıflarıydılar aslında. Yan yana oturuyorlardı. İki öğretmenleri vardı karşılarında. Çadır çok soğuk olurdu bazen. Yağmur yağınca çadırdan sıralarına yağmur damlardı. Şemsiye açarlardı.Birileri geldi çadıra bir gün. Onlara beslenme çantası, önlük, kalem, defter getirdiler. Çok sevindi çocuklar. Bayram gibiydi. Her gün şeffaf kapta mavi markalı portakallı bisküvi dağıttılar okulda onlara. Unicef’miş o marka. Sonra öğrendiler.

Okulda ilk öğrendikleri şey deprem olursa sıranın altına girmeleri gerektiği oldu. Deprem dedeleri vardı. Tonton bir dede. Ahmet Mete IŞIKARA.  Sonra çocuklara dergi dağıttılar. Küçük kız daha okuma bilmiyordu ama resimlerine bakıyordu. Pil, bisküvi, ilk yardım çantası… Barış ağabeyleri vardı kapakta. Barış MANÇO. Onlara öğüt veriyordu. Depremle ilgili bilgiler veriyordu çocuklara. Kahverengiydi derginin kapağı. Üstünde de Barış ağabey vardı.

Küçük kız okumayı söktü. Okuma bayramını o bir duvarı yıkılmış, hafif tamir edilmiş gösteri salonunda yaptılar. Çok mutluydular. Kırmızı kurdele aldı hepsi.İkinci sınıfta prefabrik bir okulları oldu. Nasıl sevindiler nasıl. Sıraları vardı artık ve yağmur damlamayacaktı. Sıcaktı. Her tarafı kapalıydı. Sınıflarının kapısı vardı. Koridorları. Çok mutluydular. Dört duvarın kıymetini anladılar.Küçük kız sonraki senelerde 17 Ağustos gecelerinde saat 03:02 geçene kadar uyumadan bekledi. Her sene ölen insanlar için dua etti. Unutmayacaktı ömrü boyunca o ışığı da, portakallı bisküvilerin tadını da.

okur

Yazar: efdugu

Blog Okur

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.