Pollyanna Öldü

İçimizde saklı kalan ne çok gülüş vardır hiç düşündünüz mü? Hani kimi zaman dudağımızın kenarından kıvrılıpta yüzümüzü aydınlatmaya hazırlanırken, hoyrat bir sözle saklanıp, derinlere inen  ve daha gülmeyi beceremeden silinen…  Ya da onca sıkıntı ve derdin içerisinde hiç bir şey yokmuş gibi davranıp kendimizi kandırmak için takındığımız gülüşler…

Gülüşlerimize neden ve  ne zaman düşman olduk bilen var mıdır? Peki, neden büyüklerimiz “Bak çok güldün ağlayacaksın şimdi “demek zorundadır? Her sevinç ardından bir üzüntüyü mü getirir ki? Yoksa acı, mutluluğun ikiz kardeşi midir? Oysa ki böyle doğmayız. Her ne kadar ağlayarak dünyaya gelsekte üzerimize düşen bakışları ilk hisettiğimiz anda gülümseriz. Ta ki büyüklerimizin bize  en büyük mutsuzluklarını miras bıraktıkları ana dek gülmeye devam ederiz.

  Pollyanna’yı bilirsiniz, pek çoğu okumuştur. Acılardan ders çıkarmayı başarabilen her durumda yüzünden gülücüğü eksilmeyen bir kızcağız. Ama yazık ki öylesine hayal, öylesine masal ki…

  Üstelik işin kötü tarafı bazen o kadar çok  isteriz ki Pollyanna olmayı, deneriz hatta acılardan saklanmayı takarız yüzümüze komik maskemizi , iyi ve güzel insan olmayı düşleriz.  Her kötü olaydan etkilenmiyor gibi yapmak, umursamıyor gibi davranmak  isteriz. Yüzümüze takındığımız sahte gülüşler, zamanla gerçeği, gerçek gülümsemeyi yok eder hatta unutturur. Bir zaman sonra dudaklarımız da alışır buna, gamzeler kendiliğinden kaybolur. İçimizde biriktirdiğimiz acılar ve hüzünler  taş olup yüreğimizde oturur. Hergün mutlu olduğumuzu ispatlamak için takındığımız sahtelik, bir bakarız ki gerçek yüzümüz olur.

   Ve fark ederiz ki Polyanna diye bir şey yok aslında. Polyanna masallarda bile ölü… Pollyanna’cılık ise koskoca bir yalandan ibaret. Herkes kızgın, herkes mutsuz…  Gerçekler o kadar acı ki tatlı masalları hatırlayan  bile yok. Hal böyle olunca bizden sonraki neslin neden depresyonda olduğunu düşünmeye utanıyorum. Çünkü sanırım onlarda bizim yüklendiğimiz miras mutsuzlukların yansıması ile karşı karşıya…

Sevgiyle kalın…

okur

Yazar: Paris

Blog OkurBlog Yazar

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.