in ,

Paramparça Hayatım Ama Elimde Tutkalım.

Baştan belirtmem gerekiyor. Önceki yazılarımı okumamışsanız ve mental bataklığım veya cehennemdeyim hissi hakkında bir fikriniz yoksa bu yazımdan da pek verim alamayacaksınız. Güzel ilerleyen bir sürecin sonunda depresyona girip hayatını paramparça eden biri değilim, dolayısıyla bir yeniden doğuş okumayacaksınız. Evet, hayatımı nasıl toparladığımdan bahsedeceğim ama hayatım yolun en başından beri elimde tuzla buz vaziyette durduğundan, size anlatacak bir yeniden doğuş hikâyem yok. Üstelik benim hayatımı toplarlayış şeklim de fazlasıyla dağınık. Cehennemdeyim hissini sırtlanmış vaziyette yapabileceğimin en iyisini yapmaya çalışıyorum ama size, umut vadetmiyorum. Çünkü dediğim gibi, önceki yazılarımdan da belli. Ben ne hayata pozitif bakıyorum ne de elimde avucumda umudum var. Hayata tutunma çabası içerisinde olan biriyim yalnızca. Ve hayır. Lütfen tam bu noktada “evet ben de hayata tutunmaya çalışıyorum” diyerek acınızı benimkine yamamayın.

Yıllarını cehennemdeyim hissinin gölgesinde geçiren biri olarak geçirdiğim son bir yılın geneline baktığımda, gördüğüm şeyden memnun değilim. Hiçbir zaman iyi şeyler olmuyordu ve buna çoktan alışmıştım ama hayatımın en zor yıllarından biri oldu. Hayır, sebebi korona değil. Aksine korona benim yolumdaki bazı engelleri kaldırmam için yardımcı bile oldu. Ancak korona olmasa da yılım iyi değildi. Henüz bitmiş değil ama benim için kalan üç aydan bekleyecek bir şey yok. Bu yüzden ipleri elime alıp, duvara bakmaktansa yokuş yukarı koşmayı tercih ettim. İstikrarlı ve kararlı bir insan değilim. Hiçbir şey yaşamadan melankolik kitapları okuyup köşeme çekilen ve kendime jilet atan biri de değilim. Böyle biri olsaydım karşınıza geçip konuşmak yerine kendimi jiletliyor olurdum. Ama ben bunların hiçbiri değilim. Elinde kötü anlardan başka hiçbir şeyi olmamasına rağmen kocaman ümitler besleyip hayal kırıklığına uğrayan ve hayatın sillesini yiyip dizleri kanayan biriyim. Şuan ayaktayım, yarın düşebilirim. Dizlerim ve ellerim kan revan ama ertesi gün bandajlarımı sarabilirim. Düşsem de ayağa kalkabilirim ama kalkmak istemeyeceğimi de biliyorum. Yaşamak korkusu var biraz, biraz da ölüp hikâyenin kalanını görememek.

Elimde bir vazonun kırık parçalarıyla hayata başladım. Daha dünyaya gelmeden önce de nasıl bir hayatım olacağı az buçuk belliymiş. İçinde doğduğum beden ve sahip olduğum ruh da diğer etmenlerle birleşerek elimdeki parçaların dağılmasına sebep oldu. Eksik parça varsa vazoyu ilk hâline getiremezsiniz. Şanslıyım ki ben vazonun sağlam hâlini hiç görmedim. Dolayısıyla parçaların eksilmesi benim için bir şey ifade etmedi. Elimdeki parçalarla bir vazo yapma düşüncem de yok. Tek istediğim, ellerimi kanatan o parçalardan kurtulmak. Ya gidip çöpe atacağım hepsini, ki bu hayatımın sonlanması demek oluyor, ya da neye benzediğine dikkat etmeden o parçaları birbirine tutturacağım. Bir şeyleri birleştirmek söz konusuysa tutkal çok faydalı olabiliyor. Benim için tutkalın yerini uğraşlar aldı. Dikkatimi dağıtacak ve kendimi dibe çekilmekten alıkoyacak bir şey bulmalıydım. Hâlâ ne aradığımı bilmiyorum ama birkaç parçayı yerine yapıştırmayı başardım.

Dış görünüşüyle ilgili daimi problem yaşayan biri olarak ilk işim diyete başlamaktı. Hayır, birkaç gramdan fazlasını veremedim ama pes etmek için kendime biraz daha zaman tanıyorum. Üstelik diyet yapma konusunda son derece berbatım. Bu kez son derece kararlı ilerliyorum ama bunun bir diğer sebebi mutsuzluğun sebep olduğu iştahsızlık da olabilir. Emin değilim. Kilo verme konusunda ciddiyim, dolayısıyla spora da başladım. Evde yaptığım birkaç hareketin ne kadar etkili olduğunu kavrayınca sahip olmadığım motivasyonumda artış gözlemledim. Eh, bir yere varamıyorum ama yol da bitmiş değil. Kilo vermek bütün problemlerimi çözmeyecek çünkü yüzümde de ciddi eksiklikler var. Haftalarca şekerli ve yağlı yememenin artısını elbette gördüm. Cildim toparlanmaya başladı. Yıllarca eziyet görmüş bir cilt ne kadar toparlayabilirse o kadar toparlıyor. Kız ya da erkek. Cinsiyetin bu konuda hiçbir önemi yok. İyi bir cilt herkesi mutlu edebilir. Cildimin aksine diğer eksiklikler – bunun hakkında konuşmak istemiyorum – hiçbir şekilde iyiye gitmiyor. Kendimi yıllarca parçaladıktan sonra bunun çok da anormal olduğunu sanmıyorum. Yine de insan denilen canlı bir şeylerin olmasını çaresizce bekliyor.

Diğer yandan akademik anlamda güncelleme yaşadığım için allak bullak hâldeyim. Tanıyıp bildiğim hayatı geride bırakıp yeni sulara yelken açmak konfor alanımı bozuyor. Üstelik attığım adımlar da öyle Oxford, Yale filan değil. Düz ve öz yurdum akademisi. Bundan kaynaklı olarak çaba göstermek içimden gelmiyor. Ama bakarsınız birgün şans yüzüme güler ve birkaç parça daha birleşirse şayet, hayalini kurup dibe battığım şeylerden biri gerçekleşir. Artık neler olacağını kestiremiyorum. Akademik demişken, dil konusunda da yıllardır fazlasıyla ilgili olmama rağmen henüz ortak dil olan İngilizce de bile yol katedemedim. Okuyan varsa, kendime bir studybuddy arıyorum. Dil konusunda benimle eşit parkurlarda olan taliplerimi mesaj kutuma ya da yorumlara ya da arzu ederseniz instagram dmlerime bekliyorum. Ahım şahım bir rakama ulaşamasak da birileri bu yazıları okuyor. İlginiz ve alakanız için tekrar teşekkürler.

Bir yandan kendime ve eğitim hayatıma odaklanmışken diğer yandan da insan ilişkilerine yöneldim. Mümkün olursa yeni insanlarla tanışmak istiyorum. Sanaldan tanıştığım insanlar beni hiçbir zaman yormamıştır. Dolayısıyla buradan da beni tanımak isteyenler olursa bana yazsın. Çevremdeki insanları bahar temizliği yaparcasına hayatımdan çıkarırken içlerinden birinin gerçekten beni üzdüğünü fark ettim. İtiraf etmek zor ama üzdü. Bu bir gerçek. Çocukluğumdan gençliğime kadar ne yaşamışsam her ânıma dahil olan bir insanla artık konuşmadığım gerçeği beni boğuyor. Bu his sizi alıp nefessiz bırakmakla tehdit ediyor. Ama göğüs kafesinizdeki baskı yeterince güçlü değil. Nefes alamıyorsunuz, yine de durum sizi öldürecek kadar kötü değil. Anlayacağınız, ruhsal boşluğa sebep olan bir durum. Ancak bahsi geçen kişinin de geri dönme çabası olmadığını görünce bu his azalıyor. Yerini öfkeye bırakıyor. Verdiğiniz onca emeğin, onca zamanın, onca yaşanmışlığın birer birer çöpe gittiğini görmek berbat. Güneşi görmeyi bekleyerek her gün doğumunda pencereye koştuğunuzu, kahrolası her gün gün doğumunu kaçırdığınızı ve kahrolası her sabah bunu tekrarladığınızı düşünün. Güzel bir şeylerin olacağını düşünerek uykusuz kalıyorsunuz ama bitap düşmenize rağmen o ânı kaçırıyorsunuz. Günlerdir aynı hayal kırıklığıyla uyanıyorum ama ne bir mesaj ne de bir çaba zerresi görüyorum. Gün doğumu kaçıyor ve ben artık beklemeyeceğim.

Tutkaldan yapış yapış olan ellerimle geldiğim son noktada ruhsal sağlığım yerinde sayıyor. Gerçekten yerimde sayıyorum. Farklı gecelere uyanıyorum ama aynı kâbuslar tekrarlanıyor. Aynı bataklık beni aşağı çekmekle tehdit ediyor. Zaten dibinde olduğum uçurum beni daha da derinle korkutmaya çalışıyor. Beterin beteri gelip boğazımı sıkıyor, daha kötüsünün olabileceğini aklım almıyor. Hayal gücüm geniştir ama ben bile bunlardan daha cehennemvari durumlar düşleyemiyorum. Uyanıkken kâbus görmekse içlerinde en beter olanı. Kâbustan kastım metafor. Hayatım kâbuslarla basite indirgenemeyecek kadar paramparça. Ama kâbus diyerek somutlaştırmaya çalıştığım acıları da defalarca anlatmaya çalıştım. Şuanda daha fazla yorulamayacağım.

Değişim günlükleri adı altında yazmak isterdim. Yalandan başka bir şey olmayacağını da eski takipçilerim bilir. Ben değişmiyorum. Sadece hatalı kısımları yamayla kapatıyorum. Değişim bende eğreti duruyor. Tıpkı hayattan zevk almanın eğreti durması gibi. İstemediğimden değil. İstesem bile önüme çizilen yolda taştan duvarlar olduğu için. Duvarları ben örmüyorum. Lütfen böyle bir yargıya varıp yorumlarda beni çıldırtmayın. Bir insanın gerçekten bile isteye kendini mutsuzluktan alıkoyacağına inanıyorsanız yazılarımı okumayın. Mutlu olmak hayattaki en büyük arzumken elime gelen fırsatları geri teptiğimi düşünmeyin. Elimdeki her fırsatı değerlendiriyorum ama hatırlayacağınız üzre, deveyle ayı beni nakavt etmek için arkamda bekliyor. Sizi sürekli aşağı çeken cehennem zebanileriyle – temsili anlamda – birlikte yaşıyorsanız mutlu olmak hayaldir ve daha fazlası olamaz. Cehennemdeyim hissi körüklenirken durup gökyüzüne bakmak ve “yeni bir gün, bulutlar bembeyaz” diyerek çayırlarda koşturmak imkansız. Yıllarca imkansızı mümkün kılmaya çalışan biri olarak söylüyorum. İmkansızın sözlük anlamını değiştiremezsiniz.

Bazı şeyler çabasız gelmeli. Çabalarken ellerimi, dizlerimi, yüzümü ve ruhumu parçaladım. Kanım göl oldu, boğulmama ramak kaldı. İşte bu yüzden, artık bir şeylerin kendiliğinden gerçekleşmesine ihtiyacım var.

Bu satırları, birkaç ay öncesinde beni ağlama krizlerine sokan şehirde yazıyorum. Buraya tamamen veda etmeden önce geride kalan eşyaları almaya gelmiştim. Evim diye benimsediğim küçük dairede son gecem. Hiçbir zaman bana ait olmayan ama benim kendimi ona ait hissettiğim yatakta son saatlerim. Bu yatak benim gözyaşlarımı gördü. Hayal kırıklıklarımı gördü. Oturup saatlerce duvarı izlediğimi gördü. Bazen ölmek istediğim anları gördü. Çoğunlukla hüznüme şahit oldu ama bu şehirdeki en güzel zamanlarım bu dairedeyken yaşadıklarımdı. O güzel anlar, birkaç ay için benim olan dört duvar arasında kapalı kalacak. Keşke o anıların hayaletlerini de yanında götürebilsem. Keşke. Ama biliyorum ki o hayaletler, ânın yaşandığı yere aittir. Bu yüzden bazı anlar özlenir. Bazılarını ise gözlerimizi belli bir yere dikerek hatırlama şansını yakalarız. Bu dairede yaşarken biriktirdiğim hatıralar geride kalmak zorunda. İşte bu duygu, yılların arkadaşlığına duyduğum özlemi solluyor. Hem de öyle bir solluyor ki bu anılara veda etmektense birkaç arkadaşlığa daha son verme arzusuyla doluyorum. Ama bunu yapmak bana hatıralarımı geri kazandırmayacak. Bazen veda etmekten başka şansımız olmuyor.

Buruk bir gecenin buruk atmosferinde, belki de benim için en özel yazılardan birini yazıyorum. Tarihe baktıkça gözlerim dolacak, ellerime bakıp o hatıralardaki bir yere dokunmayı dileyeceğim. Belki dairenin kapısına. Belki anahtarlara. Belki salondaki o çok sevdiğim sehpaya. Eşyaların hiçbiri bana ait değildi ama olması da gerekmiyordu. Ben kendimi onlara ait hissettim. Materyalist bir insan olmak böyle zamanlarda çok zor. Beni hiçbir şey sahip olduğum iki üç parça eşyadan daha fazla mutlu etmedi. O yüzden minimalizme sırtımı dönüyorum. Minimalist olmak için önce mutlu olmak gerekiyor. Ben de mutlu olabileceğim günü beklerken muhtemelen öleceğimden, sonuna kadar eşyalarımla yaşamaya devam edeceğim.Üstelik şimdi dönüp bakınca keşke anahtarlara bir kez daha dokunsaydım diyorum. Keşke camdan son bir kez daha baksaydım. Keşke ağlarım korkusuyla geriye bakmaktan kendimi alıkoymasaydım.

Bugün geçtiğim yollarda, bir daha asla göremeyeceğim kaldırım taşları gördüm. Bir daha asla göremeyeceğim otlar fışkırmıştı o taşların arasından. Bana fazla romantik olduğumu söyleyebilirsiniz ama o taşların ve otların gözyaşlarımı paylaştığına eminim. Bazen bir bulut bile diğer herkesten daha anlayışlı olabiliyor. Bazen bir sokak köpeğinin gözlerine bakıp içimde büyüyen hüznü görebiliyorum. Bazen bazı şeylerin cehennemdeyim hissini telafi etmek için karşıma çıktığını düşünüyorum. Beni boğan geceler şimdi daha karanlık. Cehennemdeyim hissi daha yakıcı. Ayı ve deve yine yeniden kilo aldı. Göğüs kafesimde birkaç kaburga kırık, ciğerlerime batıyor. Dertlerin içinde en küçüğü aşk ama birinin özlemi tam ruhumun merkezinde oturdu. O özlem de geçmiyor. Tuhaftır, bazen hiç bilmediğim birine veya hiç bilmediğim bir şeye özlem duyuyorum. O kadar belirsiz bir his ki aklımı kaçırmakla tehdit ediliyorum. Ve bu olabilir. Bu his öyle yoğun ki içine bir kez düşünce yüzeye çıkmak imkansız.

Yine bir gece, karanlık. Ve yine ben bir gecenin ortasında, yapayalnızım.

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.